İtfaiye meydanı yıkılırken: Sistem kentleri öğütüyor, yoksullar merkezden sürülüyor

10 Dakika Okuma Süresi

Tüm dünyada yaşanan konut/kira krizinin nedeni; finans kapitalin süreğen ve giderek derinleşen bir krizde olması. Tümüyle insansızlaşmış ve dijitalleşmiş bir küresel finans sistemi kentin sakinlerini ıskartaya çıkarttı. Modern toplumun amentüleri uyarınca kanıksadığımız hakları ticarileştirdi ve bunu ödemeye gücü olmayanları da öğütecek bir rejim kurdu.

İtfaiye meydanı yıkılırken: Sistem kentleri öğütüyor, yoksullar merkezden sürülüyor

 

Etki Can Bolatcan

Ankara’da İtfaiye Meydanı’nın kentsel dönüşüm gerekçesiyle sessizce yıkılması, kentin en erişilebilir, dar gelirliyi ve öğrenciyi dışlamayan ortak hafıza mekanlarından birinin daha tasfiyesi olarak karşımızda. Saraçoğlu Mahallesinin lüks ticari işletmelere devredilmesinden Esat Halinin soylulaştırılmasına, İstanbul’da Terminal Kadıköy projesiyle kamusal alanların özelleştirilmesine kadar uzanan bu yeni “kamusallık”; kentlerin nasıl tüketim sahasına dönüştürüldüğünü gösteriyor.

Neoliberal politikaların dayattığı ve belediyelerin üstlendiği “yeni kamusal alanlar” belki AVM’lere kıyasla daha erişilebilir sayılsa da kent sakinlerinin en temel hakkı olan kamusal mekanlara erişimini harcamaya ve tüketime endeksliyor. Şehrin yoksulları, öğrencileri, esnafları kent merkezlerinden sürülürken, kent hafızasında ve gündelik yaşamda hayati bir yeri olan mekanlar şık ve soylu tüketim alanlarına dönüştürülüyor.

İtfaiye Meydanı’nın yıkılmasını ele alarak kentlerdeki dönüşümün kamusal ve toplumsal etkilerini ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Besim Can Zırh ile konuştuk.

Diyar Gündüz, İtfaiye Meydanı esnafıyla yıkım sürecini, yaşadıkları mağduriyeti ve gelecek kaygılarını konuştu.

Kentlerin tüm alanları gibi tüketim ve üretim alışkanlıkları ve mekanları da dönüşüm içinde İtfaiye Meydanı’nın kentsel dönüşüm kapsamında yıkılıyor olması da bunun bir örneği. Bu dönüşüm kamusallığı, kent erişilebilirliğini ne ölçüde etkiliyor? Nispeten erişilebilir olan bu bölgelerin dönüşümü yoksulları, öğrencileri, emeklileri nasıl dışlıyor? 

Kentsel mekanın oluşum ve işleyişini kendiliğinden bir süreç olarak görmek mümkün değil. Üç temel aktör etrafında şekilleniyor kentlerin morfolojisi: kenti kullanan bizler, kentsel alanlar üzerinden rant sağlayan sermaye ve bu ikisi arasındaki dengeyi kurmasını beklediğimiz, kendi içinde de hukuk ve yerel yönetimler gibi farklı aktörleri barındıran, kamu. Söz gelimi, 1970’lerde Ankara, İstanbul ve İzmir gibi kentlerdeki konutların %70’ını gecekonduydu. Ne demektir gecekondu: yasal olarak inşasının mümkün olmaması gereken bir tür işgal hareketidir. Fakat, köyden kentlere göç ve sanayileşme nedeniyle ihtiyaç duyulan işgücünün barınma sorununu idare olarak hiçbir sorumluluk almadan, kaynak ayırmadan çözebilmek için göz yumulan bir süreçti. Nasıl mümkün oldu? O dönemin koşulları içerisinde bu üç aktör arasındaki zımni bir uzlaşı ile mümkün oldu.

SERMAYE VE KAMU SINIRLARI BULANIKLAŞTI

1980’lerin sonuna geldiğimizde ise bu anlaşmanın zemini dönüştü ve gecekondulaşmış kentsel alanlar üzerinde başka bir mücadele/müzakere başladı bu üç aktör arasında. Türkiye tarihi açısından şunu da biliyoruz ki mücadeleye dayalı bu müzakere sürecini yönetmenin her zaman farklı yöntemleri vardır. Mesela, Dikmen Vadisi Kentsel Dönüşüm Projesi. 1989-1994 yılları arasında dönemin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Murat Karayalçın döneminde başlatılan, Türkiye’deki ilk modern kentsel dönüşüm ve yenileme uygulamalarından birini bu anlamda anmak lazım. Bugün olsa (ki halihazırda kentsel olarak dönüştürülmüş bir bölge olmasına karşın parsel parsel rantiyeye devri sürmekte) TOKİ heyulalarından birine dönüşecek alan kent sakinlerinin kullanımına açık geniş bir yeşil alan olarak tasarlanmış ve gecekondu bölgesiyken yaşayanları da mağdur etmemeye özen göstererek dönüştürülmüştü.

Bugün ki durum ise çok farklı. Bu üç aktörden kullanıcı, kent sakini olarak bizlerin hiçbir hükmü kalmadı. Ne seçtiğimiz hükümetler ne de belediyeler kentin sakini olarak bizlerin kente dair haklarımızı gözetmiyor ama diğer yandan sermayenin tüm ihtiyaçlarını ve taleplerini karşılamak üzere hareket ediyor – ki sermaye ve kamu arasındaki sınırlar zaman içinde bulanıklaşmış; ayrı olması gereken bu iki aktör iç içe geçerek fiilen amorf tek bir aktör gibi işlemeye başlamıştır.

Saraçoğlu Mahallesi, Esat Hal gibi örnekler modern dönüşüm içinde kamusallığını koruyabilen mekanlar olarak sunulsa da “modern bir tüketim” alışkanlığı da yaratarak kamusallığı tüketimle sağlayan alanlar yaratıyor denilebilir mi? İtfaiye Meydanı ve 100. Yıl Merkez Çarşı gibi kent hafızasında önemli olan yerlerin de zamanla bu örneklere dönüşme potansiyeli kent ve kentliler için nasıl bir risk barındırıyor? 

Kent sosyolojisi açısından bu aktörler arasında genelin iyiliğine yönelik bir müzakere sürmesi ve herkes için kapsayıcı kentler oluşması beklenir. Söz gelimi, Esat Hal böyle bir uzlaşının örneği olarak görülebilir ya da 100’üncü Yıl Semti’ndeki Merkez Çarşı. Tıpkı Batıkent gibi sosyal belediyecilik dönemlerinde oluşan uydu-kent konut alanlarındaki herkes için düşünülen donatı alanları gibi. Fakat, bu aktörler arasındaki mücadeleler de kimi durumlarda kent morfolojisinde kırıklar yaratır. Bunun tarihsel olarak en görkemli örneği, New York’ta 1970’lerin ortasından itibaren, sermaye sahibi sınıfların kent merkezinden kaçışıyla başlayan “kentsel çöküş” (urban decay) dönemidir. Fakat bu dönem bir yanıyla da bize bir müdahale alanı açabilir. Söz gelimi, Gordon Matta-Clark’’ın kentsel yıkım alanlarına müdahalesiyle başlayan “anarchitecture” akımı ya da hemen bir sonraki kuşakta SAMO adıyla nam Jean-Michel Basquiat’ın grafiti müdahaleleri. Bu dalgayla New York 1990’larda (Sex and the City dizisini hatırlayalım) yeniden parlamaya başladı fakat hemen sonrasında ise çok dışlayıcı bir soylulaştırma dalgasıyla kentsel çöküşün kırıklarından filizlenmiş bu kültürel dalganın kentte verdiği rengi yeniden sermayeye tahvil etti. Bu diyalektik döngüyü farklı tarihsel bağlam ve süreçlerde, farklı yapısal nedenlerle birçok kentte izleyebiliriz. Söz gelimi, Berlin – Kreuzberg, İstanbul – Tarlabaşı.

ZAMAN REJİMİ, REJİM KENTLERİ DÖNÜŞTÜRÜYOR

100’üncü Yıl’a geri dönersek bu diyalektik döngüyü orada da izleyebiliyoruz sanıyorum. Öncelikle, Merkez Çarşı’nın kullanım işlevi zaten 2010’lardan sonra Ankara’nın kentsel morfolojisinin de değişmesine (semtin kent merkezinde kalması) koşut olarak dönüşmüştü. Bizim öğrenciliğimizde hayal etmesi bile imkânsız, genç kuşaklara yönelik ve birçoğu bu kuşak temsilcileri tarafından açılan, işletilen, “eğlence merkezi” mi demek lazım, bir alana dönüştü. Bir anlamda, bir geçiş sürecinde kentsel yarı-otonom bir kırık alan oldu. Fakat, bu dönüşüm bedelsiz değildi. Yıllardır o çarşıda iş yapan esnafı dışarıda bırakan, kendiliğinden ama yine öğrencinin gece hayatına yönelik tüketimini hedefleyen bir sermaye dönüşümüydü. Bölgeyi dönüştürdü, değerini arttırdı ve gelinen noktada yarattığı bu değerin çağırdığı dana büyük bir sermayenin yemi oldu. Fakat, hatırlayalım şimdi tam o Çarşı’nın karşısında bulunan benzin istasyonunun yerinde “Isı Merkezi” binası vardı. Toplu konutların merkezi ısınmasını sağlayan bir donatı olarak yıllarca semt sakinlerine hizmet vermiş bir yapı kombiye geçişle birlikte işlevsiz kaldı. Yıkılmaması ve bir kültür merkezine dönüşmesi için bir kampanya yapıldı ama başarısız oldu. Yerine bir benzin istasyonunun açılması da manidardır.

Bu anlamda 2010’lardan sonra çok farklı bir düzleme geçtiğimizi düşünüyoruz. 1970’lerden günümüze bu süreçleri izleyen bir sosyolog olan Saskia Sassen bu süreci ekstraksiyon (extraction) kavramıyla anlamayı öneriyor. Böyle çevirince çok havada kalıyor kavram. Ben günümüz modern Türkçesine “çökme” ve dolayısıyla bir “çökme ekonomisi” olarak çevirmeyi daha makul buluyorum.

Nitekim; 2012 yılında yayınlanan “Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir” ya da bir sivil toplum refleksi olarak belgeleme yapan Mülksüzleştirme ağları. Türkiye’de bu sürecin nasıl işlediğini anlamamız açısından önemli katkılardı.

Sözün özü: tek tek örneklere inmeye gerek yok bir dönem, bir çağ olarak tüm dünyada yaşanan konut/kira krizinin nedeni; finans kapitalin süreğen ve giderek derinleşen bir krizde olması. Tümüyle insansızlaşmış ve dijitalleşmiş bir küresel finans sistemi bizi (kentin bildiğimiz sakinlerini) ıskartaya çıkarttı. Modern toplumun amentüleri uyarınca kanıksadığımız hakları (kamusal ulaşım, güvenli kamusal mekanlar, yeşil alanlar vs gibi) ticarileştirdi ve bunu ödemeye gücü olmayanları da öğütecek bir rejim kurdu.

Türkiye gibi ülkelerde ise bu süreç bir yanıyla tarihsel kültürel fay hatları boyunca yaşanan kavganın malzemesi oluyor. Ankara’daki en önemli örneklerden biri olarak İller Bankası’nın yıkımı mesela. Rejimi değiştirdiğini öncelikle kendine ispat etmek için bir dönemin bu önemli simgesel yapısını yıkmaktan bir beis görmek bir yana keyif alan bir tutum var. Diğer yandan ise zaten oturmamış kamu – sermaye ilişkisi içinde, hukuksal güvenceleri de askıya alarak sürdürülen bir rant ekonomisi var. 16 Mayıs 2012 tarihinde TBMM’de kabul edilen ve “Afet Yasası” olarak bilinen 6306 sayılı yasa ile bu rant ekonomisine karşı tabandan (kent yaşamının bileşeni olarak bizden) gelişebilecek itirazlara karşı oldukça güçlü hukuksal bir güvence sunuldu.

O dönem Ankara başta olmak üzere bu yasanın ilk elden hedef alacağı bölgelerde yaşayanların haklarını korumak üzere oluşturulan “Barınma Hakkı Meclisleri” bu konuda çok önemli uyarılar yapmıştı. Maalesef engel olunamadı. Ve bugün işte İstanbul’un Kadıköy, Yeşilköy; Ankara’nın Ayrancı gibi semtleri, dünün gecekondu semtleri gibi çok hoyrat bir rantsal dönüşümün hedefinde.

Ben sonra derece karamsarım bu gidişat konusunda. Yıkım sırasını beklerken, kendiliğinden oluşan, Ankara’da 2014 yılında bir parlayıp sönen “Atopya” gibi, süreli alanlarda bu döneme tanıklıkları biriktirmek ve aktarmak üzere bir bellek örmek dışında elimizde yapacak bir şey kaldığını sanmıyorum. Ancak, zaten normali kriz olan bu iktisadi rejim dünya ölçeğinde çöker, ondan sonra kent diye andığımız alanlardan geriye ne kalırsa, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Berlin’de yaşanan yıkımın ortasında belirlen “moloz kadınları” (Trümmerfrauen) gibi, kentlerimizi yeniden bir inşa edeceğimiz bir sürece girilir.

 

Kaynak: Birgün

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir