“MİMARLIK İNSANIN MUTLULUĞU İÇİNDİR AMA MUTLULUĞA ULAŞMAK İÇİN TEK BİR MİMARLIK YOLU YOKTUR”
Mimar Zaha Hadid ve Londra Tasarım Müzesi Direktörü Deyan Sudjic, Vitra’nın ana sponsorluğunda gerçekleştirilen “Tasarım Kentleri” sergisi kapsamında İstanbul’da 14 Mayıs 2008 tarihinde Mimar Sinan Üniversitesi’nde bir söyleşi düzenlediler.
Bu söyleşinin kısmen özetlenmiş bölümü aşağıda sunulmuştur.

Deyan Sudjic: Öncelikle serüveninden başlayalım, Zaha Hadid. Nasıl oldu?
Zaha Hadid: Ben Irak’lıyım. 1960 sonları ve 70 ler Ortadoğu’da ve Beyrut’ta değişim yıllarıydı. Beyrut’tan ayrıldığımda durum çok karışıktı, iç savaş başlamak üzereydi. Erkek kardeşim Londra’daydı, onun yanına gittim. Londra’yı çok sevdim. Bağdat’a döndüğümde Londra’ya gidebilmek için aileme baskı yaptım.
Irak’ta 1960-1970 yılları “ulus inşa süreci” idi. Yeni fikirler konuşuluyordu. Bu inşa süreçleri aslında bir anlamda moderniteye geçiş dönemleridir. Lübnan’da Amerikan etkileri olmuştu. Irak’ta okur yazarlığın geliştirilmesi beni çok etkilemişti.
Deyan Sudjic : Bağdat’ta iken mimar olmayı düşündünüz mü?
Zaha Hadid: Tam olarak mimar olacağım demiyordum belki ama 10 yaşında mobilyaları değiştirmeye çalışıyordum. O yıllarda yaşamlarımızda değişiklik oluyor ve evin eşyaları değişiyordu. Ben asimetrik bir oda düzenlemesi yapmıştım ve aile içinde çok beğenilmişti. Yine o yıllarda Bağdat’a bir sergi geldi ve ben o sergiden o yıllarda çok etkilendim. Mimar olma düşüncesi daha sonraları belirdi.
Deyan Sudjic: Ulus oluşma süreci mimaride bir etki yarattı mı?

Z. H : Bu süreçler aslında alt üst oluşların yaşandığı zaman dilimleridir. Güney Amerika’daki kolonyal yönetimlerde, sömürgecilikten kurtulan ülkeler başka bir kültür inşa etmeye koyuldular. Yeni bir kimlik yaratma dönemleri mimariyi mutlaka etkiler.
Babam Irak Demokrat Partisi üyesiydi. Ailemde siyaset konuşulurdu, siyasetin içindeydiler. O nedenle devrim, ihtilal ne demekmiş bilirdim.
D.S: Peki ya matematik?
Z. H : O da aileden. Manastra gönderildim ve orada dersler çok iyiydi. Matematik çok iyi öğretilirdi, çok sevdim. Ama kariyerimi matematik üzerine yapmayı düşünmedim.
D.S : R. Koolhas sizin fakültedeydi, ne hissettiniz? Okul geçmişinizi bize özetler misiniz?
Z. H: Devrim sonrasında 68 kuşağı etkileri hissedildi. O dönemde çok siyasi tartışmalar yapılıyordu. Londra’da Covent Garden ki o zaman bugünkü halinde değildi, tartışmaların yapıldığı; toplaşılan yerlerin başında geliyordu.
Biz fakültedeki sınıfımızda 120 kişiydik ve bir tasarım stüdyo istedik. Bu isteğimiz önce anlaşılmadı, “ne istiyor bunlar” denildi. Söylediğim gibi Covent Garden o dönemde terke edilmiş; araf gibi bir yerdi. Biz sonra orada bir yer kiraladık. Ama öncesinde iflas ettik sonra stüdyo ile tanıştık.
Benim kariyerim açısından okuldaki hocamız j. Dickson önemliydi. Benden hoşlanmazdı. Beni aralarda prova yapan artis gibi görürdü. Aslında öyleydim de. Bu okulda herkesle çalıştım.
Hocalarımız çizime çok önem verilirdi, çizimi hiç bırakmamam söylendi. Bu çalışmalar sırasında 15 kişilik bir grup oluştu ve bu grupta bir yıl içinde büyük bir dönüşüm gerçekleşti.
Modernizm, rasyonalizm, historisizm bir dönüşümdü örneğin. 1979 da metafizikten olasılık projesine bir dönüşüm oldu. Postmodernizme bir direnç vardı. Karşı çıkış kendini çoğalttı ve alternatif arayış, alternatif yaşam yeni modernite ile özdeşleşiyordu.
4. yılımda çizimle fazla ilgilenmiyordum. Mobilya ve Rus Konstrüktivizmi beni ilgilendiren şeylerdi. Bu gezinmeler beni değişime götürdü. 5. yılımda somut bir şeyler çıkmıştı.

O dönemde fikirler inşa etmekten daha önemliydi. Liu, “mimarlık Avrupa’nın inşa edilme suçuna ortak edilmemeli” derdi. O derce görüşler vardı. Burada tabi biraz pasifizm var. Fikri daha başka bir düzeye taşımak gerekir.
O dönemde yarışmalara katılır diskurları öğrenirdim. Bunlardan biri, “her şey inşa için” di. Bu anlamda “ mümkün olabilir mi, inşa edilebilir mi” diye bakılırdı. Fikirlerle ilgili gelişmeler oldu bu arada. Mesela “katmanlama” fikri, önce fikrin gelişimi ardından mimari…
Fragmantasyon, bölümleme o dönemin işiydi. Fragmantasyon bir şeyleri, birbirine zıt olanları bir araya getirmeye başladı.
19977-182 arası büro tasarım ödülü aldım. Akışkanlık, oriantasyon hep o dönemler gelişmeye başladı.
D.S : Londra’da sizi tutan neydi?
Z. H: Orayı severim. Başlangıçta şikayet ettim ama orada pek çok proje gerçekleştirdim. Başka yerlerde de projeler yaptım.
D.S : Vitra –İsviçre için mobilya tasarlamak istemişsin ama sana yok demişler…

Z. H: Bir sandalye tasarladım ama o dönemde onların ürün gamında böyle bir ürün yoktu. Onlar da bana sanalye değil yangın söndürme birimi tasarla dediler.D.S : Akışkanlık…
Z. H. Akışkanlık fikri o dönemde başlamıştı. Ama mekanlar arasında geçiş fikri Vitra ile çalıştıkça gelişti.
D.S : Bina ile şehir arasında ne gibi bir ilişki kuruyorsun?
Z.H: Genellikle çalıştığım projelerde hem ölçek hem kapsam olarak bina ile kent iç içe. Bunlar sürekli gidiş geliş içinde. Obje ile yakın planda inceleme merakım, objeyi geliştirme, onu bir nesne olarak farklılaştırma çalışmalarımın içindeki unsur.
D.S : İstanbul için yaptığın projeyi biraz anlatır mısın?
Z.H: Kartal-Pendik için yaptığımız proje aslında hem mimarlık hem planlama disiplinlerini içeriyor. Planlamayla iç içe, bütünleşik.
Akışkan mekan, topoğrafya, yol aksları, gökdelen, sahil… her şeyi bir arada ele alıyoruz. Bir ağ gibi, coğrafyada var olan ve içinde şu anda yerleşmeler bulunan, yarılmış iki yakayı birleştireceğiz. Düşü/yüksek yoğunluk, ekoloji ve denge kıyıya kadar aradığımız özellikler.
Burası Adalara açılıyor. Çalışmamızın bir bölümü İstanbul topoğrafyasına ve sayfiye fikrine açık olacak.
D.S : Bu proses küçük ölçekten büyük ölçeğe devam mı edecek?
Z.H. İspanya’da ve Moskova’da buna benzer projelerimiz oldu. Fabrikasyon fikri ile bir objeyi alıp bir formu oluşturabiliyorsunuz. Fikirler bir takım elevasyonlara gitmemize yol açar. Yapının nasıl işlediğine dair fikirler ortaya çıkıyor ve ARGE ler yapılıyor. Bu yol hiç bırakılmadan denenerek tekrarlanıyor.

D.S : Şu anda 300 kişiyle çalışıyorsun…
Z.H: 300 e yakın.
D.S : Çok başarılısınız, başarılı olmak zor…
Z.H: Evet 10 kişiyle çalışıyorsanız aile gibisinizdir ve anlaşmanız kolaydır. Bu durumu biliyoruz ve şu anda bizim durumumuz çok zor. 100 kişiyi geçtiyseniz grubu yönetmek diye bir sorununuz var demektir. Eğer böyle bir noktaya geldiyseniz hep elinizde büyük bir işinizin olması gerekir. Bize iş lazım.
Ayrıca grup içinde herkesle aynı oranda ilgilenemiyorsunuz. Bazılarına uzanamıyorsunuz ve ilgisiz kalıyor.
Ayrıca krizlerden etkileniyorsunuz, sonuçta ücret ödüyorsunuz ve bunların her zaman beklentileri karşılayacak kadar tatminkar olduğu söylenemez. Her zaman her şey harika gidecek değil. Ama şu anda elimize işler var, durum muhteşem.
D.S : Mimar olmak için iyi zaman mı, tavsiye ediyor musunuz?
Z.H: Evet. Bizim şu anda yaptıklarımız 20- 30 yıl önceki araştırmalara dayanıyor. Daha sonra başka bir süreç gelecek, o çalışmalar ve araştırmalar öne çıkacak, bugünkü durumu aşacak.
İç bir şey araştırma olmadan ilerlemedi. Yeni fikirler ve araştırmaların sonunda mutlaka yeni bir yerler varılacak
Siz hala hocalık yapıyorsunuz değil mi?
Yapıyorum. Korkutuyorum galiba öğrencilerimi. Benden korkuyorlar çünkü, birincisi beklentilerim çok yüksek. Ama ikincisi buna katlanıyorlar çünkü benzersiz bir an yaşayacağız birlikte. Onun için sonuçta çok çalışıyorlar.
Ders vermenin araştırma boyutu da var.Ben bir şey öğretiyorsam onlar da bana bir şeyler öğretiyor. Karşılıklı olarak öğreniyoruz.
D.S : Sürprizlerle karşılaşıyor musunuz?
Z.H: Evet, karşılaşıyorum. Bu insanı dinlendiren birşey. Ben daha beş ay öncesinden şunları istiyorum demiyorum. İstekleriniz olmalı diyorum. Amerikan sisteminde bir hafta süre eskizleri getir. Benim yöntemim başka. Amerika’da çok standart var, maketler-çizimler.Bu şekilde ilerlemek mümkün.
Bizde biraz daha farklı. Bir dönem çok yoğun çizimler sonra haritalama yöntemi. Araştırma ve haritalama yöntemi ile çok şey öğrenebilirsiniz. Bazen fikir ölü de doğabilir.
D.S : Bitirdiğiniz yapılara bakar mısınız?
Z.H: Bunu çok yaparım. Her şey aynı görünmüyor çünkü. Onlara bakmak önemli. Büroda çalışanlara imkan tanımalısınız. 10 yıl önce, her şey için uzun zaman gerekirdi. İki boyutlu eskizlerden mimariye dönüşmeleri için.
D.S : Şimdi geriye baktığınızda şaşırıyor musunuz?
Z.H: Biri gelip büronuzda kaç kişi var sayıyor. Kaba bir davranış aslında. Sonra da “sizin çizimleriniz okunamıyor” diyor. Ama inşa edilebiliyorlar. İnşa edilebiliyorlar; okumaya gerek yok.
Kardif Opera Binası, okunamıyor değil aslında. Binanın kendi karmaşıklığı yüzünden normatif bir planı yok. Çok değişik bölümleri ve kesitleri ifade etmişiz. Biz sonuçta çizimlerle bina fikrini ortaya koyduk, çok ufuk açıcıydı.
D.S : Bir yavaşlık var mı?
Benim de sıfır töleransım var. Zamanım değerli. El hatası olabilir, küçük farklar olabilir. Ama çok büyük hatalar olmaz. Bu durumda yapabileceğiniz en küçük objeden başlayarak bütüne varıncaya kadar her şeyi test etmektir.
Amerika’ya girerken kontroller sırasında parmak izi alıyorlar. Parmağımın izini alamadılar. “Siz mimar mısınız, heykeltıraş mısınız” diye sordular. Elimizi, işaret parmağımızı fazla kullanmışız demek ki.
D.S : Şu anda nasıl çalışıyorsunuz?
Z.H: 100 kişiden fazla çalışanınız varsa yönetiminiz güçlü olmalı. Patrick, 20 yaşnda bir ortağım. Patrich rahat ortamı sever ama her şey kaotiktir aslında.
Proje liderleri var, üretim liderleri var. Her ekibin kendi ruhu var. Gruplar hep ev, hep gökdelen olmaz. Bugün bir şey yapılıyorsa başak bir zaman başka bir şey. Ortalama yaş 25, daha da aza indirmeye çalışıyoruz. Takım liderleri daha da gençleşiyor. Burada bilgi alışverişi çok önemli tabi.
D.S : Müşterilerinle iletişimin nasıl?
Z.H: Onlara çok iyi davranırım. Bürodaki herkes kendini baskı altında hissetmez. Siz müşterilere iyi davranır, onları korkutmazsınız. Ama müşteriler bazen sizi korkutmaya çalışırlar.
Benim tavrım, icad konusunda onların beklentilerinden fazlasını vermektir. Onların sandığından daha fazlasıyla onları karşı karşıya bırakırım. Bazen aynı yer için iki müracaat olur. Birisi yapmak için birisi fantezi proje.
D.S : Irak kimliğinize dönelim, ulus üstücülüğünüz…
Şimdi insanlar yöresel olsa da kültürden etkileniyorlar. Kültürün ve geometrinin etkisi çok yüksek. Artık kültürlerin ulus sınırlarını aştı bir iletişim ortamındayız.
Zaha Hadid söyleşisi bittikten sonra salondan bazı konukların sorularına geçildi.
Salondan soru: Tasarımlarınızda teknolojiyi hangi aşamada kullanıyorsunuz?
Z.H: İlk andan itibaren teknolojiyi kullanıyorum. Ekibim ve ben teknolojik olarak ne gerekiyorsa yapıyoruz. Ama ben elle çiziyorum. En büyük tarejedi ben çizim yaparken bunu okuyamıyorlar. Bir keresinde küvet yaptım mutfak sandılar. Ekip liderim var Kıbrıslı. Bazen öyle oluyor ki, çizimlerimi hem yanlış anlıyorlar hem de üstünde emprovize yapıp daha da anlaşılmaz bir noktaya geçiyorlar. Bunlar da oluyor bazen.

Ayrıntıları teknoloji ile daha iyi ve sağlıklı halledebiliyorsunuz. Ama hepsi değil tabi.Bir de mimarların çok çalışmaları mesela üç gün durmadan uyumadan çizim yapmaları çok özel durumlar ortaya çıkarıyor. Mesela hem uyurken hem çalışmaları mimarların kendilerini cezalandırmalarıdır bana göre. Masada oturmaya çalışırlar mesela. İsviçre erken yatılan bir memlekettir. Gece on odlumu neredeyse her kes uyur. Geç vakit bir gün, bir evin ışıkları yanıyor, dedim “bu evde mimar” var.
Salondan soru: Sizi etkileyen sanat hareketleri var mı?
Z. H: Hayır yok. Başta Rus avantgartlarından etilendim. Rus konstrüktivistlerinden de. Ama Avrupa’da modernizim dilinin yeniden yaratılması beni daha çok ilgilendirmiştir.
Akışkanlığın dili beni etkiledi.
Salondan soru: İstanbul’da bir şeyden etkilendiniz mi?
Z. H: Her yaz gelirim. Boğazı severim. Şehir bütününde farklıdır İstanbul’da. Eski ve yeni çatışması derin yaşanır ve bunun çatışması vardır aslında. Kartal’da bunlardan faydalanıyorum. Cadde paterni ile bir çeşitlilik yaratmak istiyorum. Geometri takip ediyor bunu, eski ve yeni kent ve bunun biçimlemeleri…
Salondan soru: Sizi ve yaptıklarınızı ilgiyle izliyorum. Ama bir derenin kenarındaki bir balığı sizin kıvrım kıvrım planlarınızın içine akıtmak, doğru olur mu? Bizim meydanlarımız sokaklarımız var. Mekanlarımızı güzel seçersek insanlar mutlu olur. Sizin yaptığınız Kartal çalışması ile belki çok güzel bir proje yapacaksınız ama insanlar ne olacak?

Z. H: Bu projeyle insanlar daha mutlu olacaklar. Cevabım budur.
Kim mutlu olur kim olmaz bunu tayin edecek değilim. Bunu da zaman içinde siz bulacaksınız.
İnsanlar elbette mutlu olmalı ama sadece belli şekillerde yapılırsa mutlu olunur başka türlüsü olursa mutlu olunmaz diye bir şey yok.
Bir bölüm insan fantastik olana inanmıyor. Ayağı yere basanlar başka türlüsünü sevmiyorlar. Başka türlüsü olsun istemiyorlar. Mimari için şu çok önemli, insanlığın iyiliği kadar onların hayal güçlerinin de yükseltilmesi önemlidir.
Elbette mimarlık insanın mutluluğu için çaba gösterir ama bunu sadece bir mimarlık yolundan yapılması beklenemez.



17 Yorum
Alişan Ortaç
bir usta mimarın söylediklerine bakın mutluluk için, öyle kolay Zaha olunmuyormuş demek, alkışlıyorum
hasan
hadid inde agzından duyduğumuz gibi projelerinde asimetri yi tercih ediyor.Acaba projelerinde simetriye de yer verse bir takım şeyler doğar mı? merak ediyorum
Mustafa Tokmak
Hadid’ten öğreneceklerimiz çok. Mimarlık açısından olduğu kadar dünyayı kavrayışı ve onu değiştirmekle ilgili olarak da…
mehtap
hep takdir ettiğim bir şahsiyettir, çok kuvvetli bir yanı var, tartışmasız.
ferhan deniz
hayat hikayesi “mimarlık dersleri” gibi sanki. sıradan bir başalangıcın farklı bir akıl ile nerelere gelebildiğine dair şifreler gizli. takdire şayan gerçekten
Dilek Özgür Saatçi
Hadid hayatını abartısız sade bir hayat olarak anlatırken tasarımcı yanının nasıl doğduğunu ve üzerinde yoğnlaştığı akışkan mimari ile nasıl bir serüveni olduğunu bize satır arası gibi bahsetmiş. Bir söz var ya hani, ormanda karşıma iki yol çıktı, ben az kullanılandan gittim ve hayatım tek düze olmaktan çıktı, herşey farklı oldu diye. Hadid’e soru soran bir izleyicinin garantili ve sığ alanlarda, gelenekselci yaklaşımla, yani ormanda en sık gidilen yoldan niye gitmiyorsunuz sorusuna tam bir devrimci gibi cevap verişi bence ibretlik…
Evet mimarlık mutluluğa giden yoldadır ama bu yol gelenekselcilerin, muhafazakarların bellettikleri “biricik” yol değildir, yollar fikriyatıdır, aramadır, serüvendir.
Saygılarımla
Tınaz Gözlükçü
Zaha gibi dünya çapında olanlar söz konusu olduğunda “yabancı değil yerli isteriz” sözcüğü biraz naif kalıyor besbelli. Bu çapta olanlara özel bir konu verilir zaten ve biraz da öyle olmuş sonuçta. Elbette hep yabancılar olsun demiyorum ama artık bu isimler dünya çapında ve onlar için yerli-yabancı demek yerine ulus üstü, heryerin insanı diyebiliriz. Söyleşi de bütün ip uçları var.
saygılarımla.
Hayati Binler
Memleketimizde yabancı mimarların değil, yerli meslektaşlarımızın eserlerini görmek isteriz. Kendisi de bir mimar olan Sayın Belediye Başkanının yerli mimar hususunda hassas olmasını temenni ediyoruz.
Yılmaz Kuyumcu
İdeal olan idealleri olan, araştıran, okuyan, kendi başına karar verme becerisi olan, kendisi olan, sonuna kadar gidebilen, korkmayan, özgür düşünceli, saplantılarını aşmış, dinleyen, anlayan, anlamlı tepki verebilen, uygarlığın her yönüyle, sanatla, bilimle, toplumla ilişkili, kültürlü, aydın, dünya vatandaşı, uygar, olumlu, sevecen, hayatın tadını çıkartabilen, eleştirisinde de acımasız olabilen, geniş ufuklu, “saçlarının arasında çağdaş uygarlık esen” gençler… Aysel Hanımın beklentisine devam etmek istedim sonucun tanımlaması bile güzel.
AYSEL CAN EKŞİ
Bugün 19 mayıs atatürk’ü anma gençlik ve spor bayramı kutlanırken okudum söyleşideki anlatılanı ve yorumları.
Özellikle mimar zaha hadid’in gençlerle çalışmasını anlatırken ülkemizdeki gençlik-güven-demokrasi – para ve mimarlık ortamını 19 mayıs kutlamasına çok benzettim. Gösteride sadece verilen komutu uygulayan denileni yapan ve yaptığının da nasıl bir şey olduğunu bile göremeyen hissedemeyen (ama bir tarftan hata yapmamak için ter boşaltan) tamamen resmi bir tören olan bu kutlamadaki görev alan (belki de almak zorunda kalan) gençliğe disiplini emir komutayla veren, ama bu kadar disiplinsiz ve plansız kent yapan siyasetçilerimizi düşünerken; cumhuriyetimiz çocuklarımız geleceğimiz ve mimarlık………..nereye?
fikret edanur
Son soruya verilen cevap çok öğretici. Sapla samanın feci şekilde iç içe geçtiği, kafa karışıklığının had safhada olduğu bir dönemi bilhassa ülke ‘aydın-mimar-öğretim üyeleri’ açısından yaşadığımız soru sahibinden anlaşılıyor. Paralize olmuş, kenisine dair bir üretimi olmayan ama grup anlayışıyla mızıkçı çocuk sendromu içinde olan düşünce en kibar şekliyle kendini bu şekilde dışa vuruyor. Bundan daha kaba dışa vurumları da var tabi ve bunlar gerçekten çekilmez, ucuz polomikler.
Fakat cevap net. Mutluluk mu dediniz? nasıl olsun efendim, nasıl siz buyurursunuz efendim, Kartal halkı için siz ne önerirsiniz efendim, onların şimdiye kadar mutlu olmaları bilimsel mesleki yaşantınızda ne kadar yer tuttu, bundan sonra üstelik de daha mutlu olmaları sizi nasıl enterese ediyor?
Diskurcu, idealist-ülkücü ama kökünden kurtulmuş, altı boşalmış sadece üst dilde kalmış (bu üst dil nerdeyse biyolojik manada da dile pelesenk olmuş, bir düşünce istemine dayanmadan, alışkanlıkla, gelenekçilikle anlamında kullanıyorum) söylemler gündem dışıdır, bu dünyanın hiç bir yerine tutunma şansı yoktur.
Saygılarımla
Ceyhun Kartek
Zahan’nın inatçı ve çalışkan kişiliği, arayışçı yapısı ne dese gerçeklerin altından ortaya çıkıyor. Aman star mı, o da ne diyenler bu yönü hiç bir zaman görmeden geçemezler. Çalışkanlık, deneme ve yeni bir yol arama azmi hayatına şekil vermiş. O da herhangi bir Iraklı gibi olabilirdi ama değil? Evinde oturur, başına gelenlere küfreder, vatandaşlarının mağduriyetine üzülürdü. O başka bir şey yapmış gerçekten.
Yılmaz Kuyumcu
Kendimi hatıracı gibi hissetmeye başladım ama yazmadan edemiyeceğim. Sene 1976 mimarlık öğrencisiyim, okulumuza eski Roma Belediye başkanı, Kominist partili ve çok önemli bir sanat tarihçisi olan Argan geldi. Seksen yaşını aşmış, güleryüzlü bir adam. Tabi biz o zamanki kafamızla sanat tarihini bir kenara bıraktık iki saat boyunca adamcağızı politika üzerine konuşturduk. En son toplantının bitimine yakın bir arkadaşımız “bize ne önerirsiniz? mimar olarak ne yapmalıyız?” diye sordu.
Seksen yaşındaki sanat tarihçisinin sorumuza cevabı hepimizi çarptı: “-Avangard olun. geçmişi bilin ve hiçbir zaman tekrarlamayın. Sizin varlığınızın tek anlamı ortaya koyacağınız yeniliklerdedir. Yoksa kötü mühendisler olursunuz!”
Dün gece bir öğrencim projesini gönderdi. Kendisine bir meslektaşımdan gelen eleştiri üzerine korkmuş çalıştığı “yeni”yi bırakıp güvenli zannettiği sulara açılmış. Ona korkusuyla başarılı olamayacağını, güvenli zannettiği projesiyle de kesinlikle kalacağını söyledim. Mimarlığın bir bilim olmadığını ve her sanat alanının da ancak yeni olduğu ölçüde anlamlı olduğunu anlatmaya çalıştım.
Hadid’de otuz yıl öncesinden hala yaşayan Argan da sözlerimi herhalde desteklerlerdi.
Fatih Soytekin
Standart, bilimci, kendi yerine yurduna bağlı, ‘bilimsel mimarlığa’ inanan bir önemli kesimimiz var elbette. Onlara öyle kıvrım kıvrım, akan giden, ‘farklı bir mimarlık’ sunarsanız, gidin istediğiniz yerde yapın, burada ne arıyorsun derler. “Bak biz burada, inançlı dik duruşumuzla böyle yenilikçi arayışlara fırsat veriyor muyuz? ” derler açıkçası.
Eee, zordur bizim burada insanları ‘mutlu’ etmek. Önce üst kuruldan, cemmat önderlerinden el almak, göz hizasından olur bulmak gerekir. Şaka gibi belik ama değil ne yazık.
Saygılarımla
Rengin Sarıyerli
İzleyememiştim, çok detaylı vermişsizniz, gitmiş gibi oldum. Çok teşekkür ederim.
Kemal Songülen
Zaha’nın star olduğu hususu tartışma götürür birşey zaten değil. Bütün çağ açanlar gibi o da felsefesinle geometrisini birleştirmiş bunu üstelik bina ölçeğinin dışına mega ölçekte yapabilmiş biri. Evet düşünmüş fila değil, yapmış biri sonuçta.
cengiz küçüksemerci
Hem yaşam felsefesi hem de mimarlık anlayışı olarak bu kadar azimli çalışmanın, bu kadar arayış içinde olmanın doğal onucu bu denli başarı.
Star mimar kavramı bazılarınaa itici geliyor ve bunu gazetelerin star artislerine verdikleri şımarık payeler gibi sanabiliyorlar. Ama bu denli güçlü tasarım çizgisi ve ardında bu kadar araştırma duran bir insanın ki yaptıkları ortada starlığı bence tartışılmaz. İyiki varsın Zaha Hadid.
Saygılarımla