Söyleşiyi yapan: Gizem AKSÜMER

 

 

 

Davutpaşa’da yaşanan patlama sonucunda onlarca vatandaşımızı kaybettik, yüzlercesi ise uzuv kaybına, ağır veya hafif yaralanmalara maruz kaldı. Davutpaşa’da yakınlarını kaybeden aileler, şu sıralar ceza ve tazminat davaları yoluyla adalet mücadelesini sürdürüyor. İstanbul’da faaliyet gösteren Bir Umut Derneği ise, patlamanın yaşandığı günden bu yana ailelerin yanında durmaya devam ediyor.

 

Mimdap olarak, Davutpaşa patlaması sonrasında yaşanan sürecin hikâyesini, Bir Umut Derneği Avrupa – Anadolu Yakası Davutpaşa Çalışma Grubu’nda yer alan gönüllü hukuk danışmanı Erbay Yucak’tan dinledik.

 

 

Bir Umut Derneği olarak Davutpaşa’daki facianın ilk gününden beri, patlamada mağdur olmuş ailelerin yanındasınız. Bu sürece nasıl dâhil olduğunuz?

 

 

Davutpaşa’daki patlama olduktan sonra, o günün akşamında Bir Umut’un Avrupa ve Anadolu yakasındaki derneklerinden yönetici arkadaşlarla bir araya geldik. “Ne yapabiliriz?” diye tartışmaya başladık. İlk iş olarak patlama yerine gitmeye karar verdik. Gittiğimizde orası çevrilmişti, kimseyi de almıyorlardı. Sonuçta Bir Umut’un kuruluş amacı ve faaliyetlerini göz önünde bulundurarak, öncelikli olarak kazada zarar görenlerin yakınlarını ziyaret etmemizin gerektiğini düşündük. Ayrıca gazetelerde çıkan haberleri derleyip toparlayarak, ailelerin işine yarayabilecek bir hak-hukuk bilgisini toparlamaya çalıştık. İki görevimiz bu oldu.

 

 

 

Bir hafta boyunca haberini aldığımız cenazelerin kaldırılma günlerinde defin işlemlerine iştirak etmeye çalıştık, baş sağlığında bulunduk. Diğer bir taraftan da Davutpaşa patlamasıyla ilgili sorumlunun kim olduğuna dair bilgi toplama çalışmalarımız devam etti.

 

 

 

Rahmetli olanların yedisi yapıldıktan sonra, aileleri telefonla aramaya başladık. Sonuçta yaklaşık 18 aileyi ziyaret ettik. Ailelere taziyede bulunduk, kendilerine patlamanın nedenleri ve sahip oldukları haklar konusunda ulaştığımız bilgileri açıklamaya çalıştık. Biz Bir Umut’ta faaliyet gösteren insanlar olarak Düzce depreminin sonrasında Dayanışma Gönüllüleri olarak buna benzer bir faaliyeti sürdürmüştük. Mesela o davalarda da insanlar belediyeye dava açmaktansa, müteahhitlere dava açmayı tercih etmişti. Bizse idarenin sorumluluğuna işaret etmeye çalıştık. Nitekim davalar uzun sürse de, sonuçta belediyeler %100 sorumlu tutuldu. Bundan da edindiğimiz bir tecrübemiz vardı.

 

 

İş kazaları konusunda yürütülen hukuk mücadelesinde, idarenin üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmemesine vurgu yapılması, yeni bir şey mi?

 

 

 

İş kazası söz konusu olduğunda, genelde davalar işverene karşı açılan tazminat davalarıyla geçiştirilir. İdarenin sorumluluğunu gerçekleştirmeme konusunun pek sözü edilmez. Biz burada ruhsatsız bir maytap atölyesinden bahsediyoruz. Yüzlerce kilogramlık patlayıcı madde var, buna dair patlayıcı ve parlayıcı maddeler konusunda bir mevzuat var. Binanın ise iskân ruhsatı bile yok. Sonuçta kamu otoritesi sorumluluklarını yerine getirseydi, Davutpaşa’daki bu patlama gerçekleşmeyecekti.

 

 

 

Normalde mevzuata uyulduğu zaman, ortada kayıt dışı patlayıcı veya parlayıcı maddenin olması mümkün değildi. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bağlı İş Müfettişleri Kurumu, iki tür denetim yapar: Sosyal denetim ve teknik denetim. Teknik denetimde, iş güvenliği konusunda mevzuat vardır. İş müfettişleri, bu mevzuatın gereklerine uyulup uyulmadığına bakar. Müfettişlerin senelik denetim çizelgeleri olmak zorundadır. Bunların gerçekleştiği yerde, böyle bir patlama hiç olmazdı.

 

 

 

İdarenin bu sorumluluğu yerine getirmiyor olması, Türk hukuk sisteminde bir karşılık yaratıyor mu?

 

 

Buna hukukta idarenin eylemsizliği deniyor. Deprem davalarında da aynı şey olmuştu. Ortada idareye yasalarla verilmiş bir görev var, o görev yerine getirilmiyor. Buna dair bir ilişki olunca, idarenin eylemsizliği nedeniyle sorumluluktan söz edebiliyoruz.

 

 

 

Böyle durumlarda, ailelerin adalet mücadelesini sürdürmekten ziyade, “Ölenle ölünmez” diyerek genel bir güvensizlik içine girdiğini görüyoruz. Bu güvensizlik, yalnız kaldıkça artacak, daha da ağırlaşacak bir güvensizliktir. Dolayısıyla biz de taziye ziyaretlerini gerçekleştirdikten sonra ailelere bu bilgileri aktardık ve kendilerine yardımcı olmak istediğimizi söyledik.

 

 

Nasıl karşıladılar?

 

 

Sonuçta durumu fazla müzakere etme fırsatımız yoktu, taziye ziyareti yapıyorduk. Söylediğimiz şeylere güven duyulup duyulmaması gibi bir kaygımız yoktu, bunu bir ziyarette de sağlayamazsınız zaten. Biz sadece birlikte davranmanın ehemmiyetini anlatıp, kendilerini bir toplantıya davet edeceğimizi söyledik. Bize vekâlet isteyip istemediğimizi sordular, biz bu amaçla gitmediğimizi, sadece birlikte durmalarının önemli olabileceğini anlatmak istediğimizi ilettik.

 

 

 

Ama siz oraya gitmeden önce, ailelerden vekâlet almaya çalışan avukatlar olmuştu, değil mi?

 

 

 

Tabiî vekâlet toplamaya çalışanlar oldu. Biz de ailelerle bir araya gelmek, hak arama mücadelelerinde birlikte uğraşmak gibi konularda çalışmak istiyorduk. Bunun ailelerin yaşadıkları travma sonrasında onları ayağa kaldıracak bir şey olduğunu düşünüyorduk. Bütün bu anlattıklarımızın faydasının dokunup dokunmadığını, yaklaşık 1 ay sonra aileleri davet ettiğimiz toplantıda gördük. O toplantıya da ziyarette bulunduğumuz ailelerin hemen hemen hepsi geldi.

 

 

 

O toplantıda ailelerin sürdürecekleri davadaki haklarını konuştuk ve vekâlet verdikleri avukatların bu hakları bilerek davranmalarının önemli olacağını belirttik. Her şeyden önemlisi birlikte davranmalarının önemini anlattık. Biz onlara işlevimizin o noktada bitebileceğini, ancak şayet isterlerse de, bu süreci Bir Umut olarak onlarla birlikte sürdürebileceğimizi söyledik. Sonra bir toplantı daha yaptık. Orada aileler bizlerden avukat önermemizi, tanıdık avukatlarımız varsa kendilerini görüştürmemizi istediler.

 

 

Biz bu konuda bir miktar çekingendik. İdareye karşı açılacak tazminat davası meselesinde İçişleri Bakanlığı, Büyükşehir Belediyesi, Zeytinburnu Belediyesi, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın sorumlu tutulması gerektiğini düşündüğümüzden, ailelerin avukatlarının davalarını bu kurumlara açmaları konusunu sorun etmeyecek kişiler olmaları gerektiğini ifade ettik.

 

 

 

Ailelerden daha önce başka bir avukata vekâlet vermiş olanların avukatları, tazminat davalarını idareye karşı açmayı düşünüyor muydu?

 

 

 

Düşündüklerini söylemek zor. Ailelerin bulduğu avukatlar için yeni bir şeydi bu. Dolayısıyla bütünüyle düşünmemişler demek de yanlış olur, ama Bir Umut’un bu konuda oluşturduğu hukukî destek, buradan bir hukuk mücadelesinin mümkün olabileceğini düşünmelerine neden olmuş olabilir.

 

 

Diğer bir konuysa, bu davalarda avukatlık asgarî ücret tarifesinin daha üstünde bir rakamla ilişki kurulmaması gerektiğini ifade ettik. Ailelerin üzerinde para baskısı hissetmemeleri gerekiyordu. Esas olan, bu memlekette iş kazaları ve iş cinayetleri konusunda idarenin sorumluluğunun bulunduğunu ispat etme konusundaki amacın gölgelenmemesiydi. Aynı zamanda bu aileler dar gelirli, yoksul, emekçi ailelerdi. Yani o kazada hayatını kaybedenler, genellikle ailenin tek çalışanı olduğundan, geride kalanların hayatlarını eskisi gibi sürdürmelerine olanak tanıyacak ekonomik destekleri yoktu. Ailelerin bundan sonraki hayatlarını daha rahat geçirmelerini sağlayabilecek tazminatın fazlasıyla onlarda kalması, ahlâken de en doğrusuydu.

 

 

Bir diğer konu ise, bu davanın avukatlarının dava sürecinde birlikte konuşarak, tartışarak ve ortak bir yaklaşımla süreçleri idare etmeleriydi.

 

Bir Umut’un ailelerin avukatlarıyla birlikte çalışmak, fikir teatisine gitmek konusundaki şartı neydi?

 

 

Bir Umut olarak, ailelerin bulduğu avukatların bu ilkeleri prensip olarak kabul ettikleri takdirde, onlarla sonuna kadar birlikte yürüyeceğimizi anlattık. Nitekim sonraki süreçler de böyle gelişmeye başladı. 13-14 aile kendi davalarının sahibi oldular. Mesela aileler, geçtiğimiz gün patlamanın yaşandığı atölyenin korunan bir alan haline getirilmesi konusunda taleplerini ilettiler. Belediye de bu taleplerini olumlu karşıladı. Yani sonuçta aileler sadece dava süreçlerinde değil, diğer her türlü meselede de birlikte davranma refleksine sahip olmuş oldu.

 

 

Bazı ailelere valilik ve Büyükşehir Belediyesi yardımlar verdi, bazılarına vermedi. Hangi aileye neye göre yardım verilip verilmediği, kamuya ait bu kaynakların hangi kritere göre harcandığı açıklanmamıştı. Bu kaynağın keyfî ve adil olmayan biçimiyle kullanılması konusunda, buna dair dilekçeler verildi, bu konuda idarenin cevap vermesi bekleniyor.

 

 

 

Bunun dışında, geride kalan ailelerin pek çoğu kiracı kadınlar. Şimdiye kadar iş tecrübesi olan insanlar değil, kaldı ki çocukları da var. Dolayısıyla KİPTAŞ ve TOKİ gibi İstanbul’da pek çok sosyal konut projesine imza atmış kurumların, Davutpaşa mağduru ailelere de bu konuda yardımcı olabileceğini düşünerek, sosyal konut talebinde bulunmak üzere dilekçe verdiler. Bunların hepsi, avukatlardan bağımsız olarak sürdürüldü.

 

 

Aileler bu arada kalabalık bir basın toplantısı düzenlediler ve taleplerini de ilettiler. Sadece dava süreci konusunda değil, onun dışında psikolojik destek verilmesi, gereken evrakların edinilmesinde sorun yaşanmaması gibi konularda da talepleri vardı.

 

 

Diğer bir talepleri ise adlî yardım talebi oldu. Tazminat davası açarken yatırılması gereken harç konusunda adlî yardım talep ettiler. Hatırlayacağınız gibi, deprem davaları sırasında bakanlık bir genelge yayınlayarak depremzedelerin davalarında harç alınmamasını sağlamıştı. Davutpaşa’daki patlamada mağduriyet yaşamış aileler de, benzer bir yardımın kendilerine yapılması yönünde talepte bulundular.

 

 

Sonrasında ceza davası konusunda bilirkişi raporu geldi. Bilirkişi raporu, Bir Umut’un ifade ettiği yaklaşımla aynı paraleldeydi. Rapor, kamusal yetki kullanan kurumların sorumluluğuna işaret eden bir rapordu. Dolayısıyla şu anda bu davanın bir ilke oluşturduğunu söyleyebiliriz. İş kazaları konusunda sorumluluk sahibi olan kurumların sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiğini hatırlatan bir toplu dava olması konusunda, bir ilki işaret ediyor.

 

 

 

Şu sıralar iş kazalarından bahsettiğimizde, aklımıza gelen ilk örnek Tuzla oluyor. Size göre Davutpaşa davalarından çıkacak sonuç, Tuzla davaları konusunda emsal olabilir mi?

 

 

 

Orada sendika ya da duyarlılık gösteren kurumlar ve kişiler bu tür bir yola giriyorlar mı bilmiyorum. Ama bildiğim kadarıyla çok örneği olan bir şey değil. İş güvenliği konusunda önlemler almak, kamu otoritesinin bu konudaki sorumluluğunu vurgulamak yoluyla gerçekleşebiliyor.

 

 

Biz Davutpaşa patlaması sonrasında yaşanan dava süreçlerinde izleyeceğimiz yolu kamuyla paylaştık, ancak Tuzla’da yaşanan can kayıpları sonrasında bizimle ilişki kuran olmadı. Bu ilişki kurmama hali nedeniyle de, böyle bir şeye ihtiyaçları olmadığını düşündük. Orada işçiler adına hareket eden Limter-İş ve Dok Gemi-İş gibi sendikalar var; dolayısıyla bu örgütlülükleri yürüten insanların bahsettiğimiz tüm bu hususlarda düşünüyor olduklarını varsayıyoruz. Gidip de onların bu süreçleri nasıl işlettiklerini kontrol etmek nezaketen de doğru olmayacağından, kamuoyuna yansıttığımız kadarıyla haberdar olduklarını sanıyoruz. Şayet istiyorlarsa bu ilişkileri de kurabilirler. Biz de onlara yardımcı olmaktan zevk duyarız.

 

 

Davutpaşalı ailelerin birlikte hareket etmeye başlaması sayesinde edindiği fazladan bir duyarlılık halinden bahsedebilir miyiz?

 

 

 

Aileler, her iş kazası olduğunda kendilerinin başına gelenin diğer iş kazası mağdurlarının başına gelen şeyle aynı olduğunu düşünüyor. Mesela iş kazasında mağduriyet yaşayan bir aileyi taziyeye gitmek, o duygudaşlığı yaşamak gibi konularda hassasiyet gösteriyorlar. Unutmamak gereken, o ailelerin yoksul ve dar gelirli olmaları sebebiyle araç bulmak ve kalkıp gitmek konusunda sorun yaşıyor olmaları. Zamanla bu tür dayanışma hallerinin çoğalacağını umuyoruz. Bir Umut olarak da bu konudaki çalışmalarımızı sürdüreceğiz.

 

 

Bu mücadelede bir sonraki adım ne olacak? Örneğin Davutpaşa’daki ailelerin örgütlenmek, dernek kurmak, iş kazaları konusunda odak olmak gibi kaygıları olabilir mi?

 

 

Bu tür bir organizasyon sadece Davutpaşa’daki ailelerle olmaz. Eğer önümüzdeki zamanda kendileri böyle bir şeye niyet ederlerse, iş kazalarından ve iş cinayetlerinden mağduriyet yaşamış kişilerle birlikte, onlarla duygudaşlık yaşayacak kişilerin yer aldığı bir organizasyon biçiminden bahsedilebilir. Ama şimdilik ailelerin telaşeleri, adalet mücadelesine odaklanmış durumda.

 

 

Bir yandan oda, sendika, siyasî parti gibi kamusal muhalefet odağı olabilen kurumların, bu tür olaylar sonrasında olay yerinde basın açıklaması yapmak dışında yolların olabileceğini de anlaması gerekiyor. Umuyorum en kısa zamanda bunun idrakine varırlar.

 

 

 

(Davutpaşalı ailelere sürdürdükleri hak arama mücadelesinde destek olmak ve son haberleri almak için www.davutpasayiunutma.org adresini ziyaret edebilirsiniz.)

 

4 Comments

  1. Bu tarz felaketlerin kavramsal düzeyde “iş kazası” terimi ile açıklanması adetten ve ne yazık ki hukuki platformda bile bir süre sonra “kaza” terimi ağır basıyor ve felaketlere karşı önlem alması gereken kamu görevlileri bir biçimde suçsuz, sorumsuz tutuluyorlar.

    Aslında Davutpaşa ve şu anda potansiyel olarak bulunan Davutpaşalar için iki önemli sorun var. Birincisi üretimi azalan karlar ile rekabet koşullarında alabildiğince maliyet bakımından alta çekmek isteyen girişimci ve onun tesisinin felakte açık durumu. Ülkenin ucuz emek cenneti olması, can güvenliği ve işçi sağlığı önlemlerinin (eğitim, araç-gereç ve her türlü donanımın) masraflarında kaçınma eğilimi; yani insan hayatını hiçe sayan vahşi bir kapitalizmin hüküm sürmesi.

    İkinci temel sorun ise (ve daha da önemlisi hatta) işyerlerini denetlemekle görevli olan Çalışma bakanlığı ve yerel yönetimlerin bu görevlerini yerine getirmemeleri, felaketlere göz yummalarıdır. Buda göstermektedir ki aslında “kaza” denilen şey devlet gözetiminde denetimsiz ölümler. Hukuk sistemi ise bu durumu aradan biraz zaman geçirip soğutan ve sonra meşrulaştıran bir işlev görüyor.

    İş yaşamının güvenlikli hale getirilmesi, bunların standartlarının belirlenmesi, gelişmiş ülke standartlarının taşınması, ilgili uzmanlıklar ve hukukçuların ortak bir çalışması ile kalıcılaştırılmalı, bu konuda bir AGARİ PROGRAM yazılı hale getirilmelidir. Felaketlerin ardından durumu teşhir etmekten öteye geçmesi gereken böyle bir bilinç olmalıdır. Değerli dostumuz Erbay Yucak bu konudaki özverili çalışmaları ile konuya ön ayak olmaktadır. Davutpaşa “iş kazaları” terimini yaygın kullanımdan çıkaracak, onu olması gereken dar alana hapsedecek bir çalışma perspektifi sunmaktadır.

    Güvenli yaşama, güvenli iş koşulları… Konuya emeği geçenlerin eline sağlık.

    Saygılar

  2. kentsel risklerden biri de deprem afeti gibi, yanıcı parlayıcı imalathanelerin bulunduğu bölgeler. bu işyerlerinin mutlaka özel koşullarda çalışması ve çalıştırılması lazım. işyeri düzeni, sağlık koşulları, yanıucı ve patlayıcı maddelerin korunması kurallara bağlı olmalı ve insan hayatı iş yeri müfettişleri tarafından son derece önemli bulunarak denetlenmeli, kural ihlali halinde üretim durdurlmalıdır. ama her zaman olduğu gibi tedbirsiz iş sahipleri onları denetlemeyen yerel ve belediye temsilcileri ve korkunç bilanço Davutpaşa mutlaka ders olmalı ve bundan sonra böyle felaketlerin yaşanmaması için kalıcı önlemler alınmalıdır. sayın Yucak’ın da içinde olduğu bu girişim bence kentsel risklerin azaltılmasında önemli bir işlev görecek, insan yaşamının önemi konusunda bir ilki başlatmış olacaklardır.

    saygılarımla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir