Söyleşiyi yapan: Seval KALKAN
Bir süredir sokaklarda otomobillerin egemenliği yerine insan egemenliğinin artması için “Ayda Birgün Sokak Bizim” etkinlikleri düzenleyen Sokak Bizim ekibiyle, kentlerimiz, trafik ve sokak kültürünün yeniden yaşatılması üzerine konuştuk.

MİMDAP: İlk olarak Ayda Birgün Sokak Bizim ve bağlantılı diğer etkinliklerin nasıl başladığını anlatabilir misiniz?
KEVSER ÜSTÜNDAĞ: Ben doktora çalışmam kapsamında “İnsan Öncelikli Ulaşım Planlaması” çalışıyordum. İnsan Öncelikli Ulaşım Planlaması örneklerine baktığımda, bu örneklerden yegane, biricik olan bizim aslında İstanbul’daki bir adalar grubumuzdu. Oralarda ciddi anlamda insanlar böyle yaşamayı tercih edebilir konumdalar.
2003 yılında bu çalışmalar sürecinde bir konferansa dahil oldum ve bu da “Otomobilsiz Şehirler Konferansı” başlığı altında bir networkün hazırladığı bir programdı. O programda ben “Anakaradan Mesaj Var: Büyükada”, “Büyükada’dan mesaj var” şeklinde bir mesajlar içeren bir sunum hazırladım. O sunum aslında bir modeli içeriyordu. Neydi model? Eğer eğimli arazide ve belirli zamanlarda bile olsa, insanlar yaşamlarını otomobilsiz devam ettirebiliyorlarsa ve bu da İstanbul’a çok yakın bir alandaysa, oradaki yaşam kalitesini İstanbul’un içerisinde bazı adacıklar yaratarak oluşturamaz mıyız?
Bu sorudan yola çıkarak bu modeli “acaba İstanbul’un içerisine bazı alanlarda -Otomobilsiz Kent- yaratma, pilot bölgeler yaratma modelini kuramaz mıyız” şeklinde, çözümünü bilmediğimiz için zaten sorular sorarak aramaya başladık. ve orada tabi ki ilgi odağı oldu. Süreç bizi İstanbul gibi bir kentte yaşayıp burada otomobilsiz adanın olduğunu dünyanın yani daha doğrusu oraya katılanların (Amerika ve Avrupa’dan gelenler çoğunluktaydı) öğrenmesini sağlamaya yöneltti. Bu network içerisine böylece girmiş olduk ve herkesin ilgisini Adalar çekmeye başladı, böyle bir örnek olduğu için. Tabi ki örnek olarak Venedik var ve bütün ülkelerin şu anda pilot proje olarak gerçekleştirdiği mahalleler var, yeni Hollanda örnekleri de var. Avrupa Birliği sürecinden sonra, bir çok ülkede oyun sokakları gibi ya da daha sonra çıplak sokaklar gibi mekansal olarak ortaya çıkan bir çok akademik çalışma var. Bunları biz artık güncel olarak takip eder duruma geldik.
2005’teki toplantıda, diğer konferansın yapılacağı yerlerin seçimine sıra geldi. İki yılda bir yerler belirleniyordu. Seçim sırasında Türkiye yani İstanbul, Fas ve bir de Portland Oregon vardı. Network’ün içerisinde oylama yapıldı ve sonuçlar belli oldu. Türkiye-İstanbul 2005’te deklare edildi bu konferansın gerçekleştirilmesi için.

2006’da tekrar bir genel toplantı oldu ve orda da İstanbul’un olacağı kesinleştirildi. Fakat ben o toplantılara akademisyen kimliğimle katılmaz durumdaydım. Çünkü onlar aktivist bir ekip oldukları için dünyada da bu anlamdaki uygulamaları hayata geçirmek istiyorlardı. Akademisyenler biraz daha teorik bakıyor ve o konuda daha çok bilgi üretmeye çalışıyorlar diye bu grupların bir Sivil Toplu Kuruluşu tarafından desteklenmesini isteyen bir karara varılmıştı. Sonuçta Türkiye’de biraz daha kapsamlı ele aldık. Her bir farklı belediyenin bu anlamda kendine düşen görevi yerine getirmesi için konferansı her biri için farklı mekanlarda, farklı stratejilerle yan yana getirdik. Tek bir belediyenin yaptığı konferans haline gelmedi, biri de diğerinin desteğini almış oldu. Bundan önceki yapılan konferanslarda bilgi paylaşımı, Network olmasına rağmen, kent bu kadar duyarlı değildi. Ama biz bunu Büyükşehir Belediyesi, Küçükçekmece Belediyesi, Beşiktaş Belediyesi, Şişli Belediyesi, Adalar Belediyesi ile çok kapsamlı şekilde gerçekleştirdik.
MİMDAP: Peki, bu kapsamda nerelerde ne gibi etkinlikler gerçekleştirdiniz?
YEŞİM AYÖZ: O zaman bizim için harala-gürele geçti ama hakikaten çok dolu bir program yaptık. Boğaz Gezisi’nden Adalar’a, Küçükçekmece’sine kadar, katılımcıların bütün İstanbul’da kullanmadıkları yer kalmadı.
KEVSER ÜSTÜNDAĞ: Ve tüm bunları, Belediye Başkanları’ndan mesajları taşıyarak, Belediye Başkanları’yla birebir, nerde sorunları paylaşacağını tanımlayarak gerçekleştirdik. Çeşitli sözler verildi.
Burada belediyelerle bu işi yapmaya başladıktan sonra “artık dünya bu işi koşul olarak koymuş” mesajını aldı Belediye Başkanları. Ama bunu bizim aracılığımızla mı yapar yoksa farklı grupları mı bu mesleğe çeker bilmiyorum. Mesela o Dönem Toplu Taşımacılar Derneği, Türkiye ile bağlantı kurmaya çalışıyordu destek vermek amacıyla. Hemen böyle bir bağlantıya geçildi.
YEŞİM AYÖZ: Görüntü itibariyle bütün belediyeler çok özümsemiş şeklinde. Yani, her türlü ulaşım koordinasyonu, planlaması yani her türlü organizasyonu, kağıt üstünde olması gereken her birimi var. Ama aktif mi çalışıyor? Hayır. Halkı dinliyor mu? Hayır. Yani uygulamaya geçirmesi gereken her birimi kurdu ama bunlar ne yapıyor? Hiç bir şey demiyorum, yapıyorlar belki ama sadece ve sadece olması için kurdu. Yasa çıkarken de öyle olur ya, yasa çıkar ama yönetmelik yok. Halbuki uygulamayı yapıp ondan sonra o birim kurula, çok daha iyi olacak. Mesela Bisikletliler Derneği’nden Murat Suyabatmaz ile o zamandan beri beraber bir takım aktiviteler yapıyoruz. O zaman da 40 km bisiklet yolu yapılacaktı. Şu zamanda da 40 km bir bisiklet yolu yapılacak. Yani İzmit’te yapıldı, ama burada daha 1 km bile yapılmadı. Ama proje var. Proje için çalışan bir sürü ekip var.
Bu arada işin enteresan yani, bu konu için belediyeye gittiğinizde ayaklarda karşılanıyorsunuz, çok hoş, çok güzel. Tamam, o bu konuda bizim de bir kararımız var ama onun haricinde başka bir şey yok. Hep tırmalayarak almanız gerekiyor, tırmalamadığınız sürece hep hayır. İstemediğinizde yok.
KEVSER ÜSTÜNDAĞ: Ama bunu yapmanızın nedeni, bunun farkındalığını arttırmak. Çünkü trafik çözümsüz değil. Evet, trafiğin çözümü var ama çözümü sadece yollara genişletmek ya da araçların gidişini, akışını sağlamak değil. Bunun bir sosyal tarafı var ve sosyal tarafını da birlikte düşünmek, akıl üretmek, ortak akla destek olmak gibi temelleri var. Bunları yapabiliyorsak eğer, trafiği yavaş yavaş azaltabiliriz ve yaşam kalitesini arttırabiliriz. Ama bunlar neler? Biz o konuda öncülük yapıyoruz. bu anlamda biz belki yol gösterici örgütlenme modelini kurgulayıp, insanların hangi çizgiden neler yapabileceğini sunan kişiler olabiliyoruz, bazı mahalleler bunu benimsemeyip, hayatlarına geçirip her hafta yapabilirler. Bunu yapmak çok zor değil. Eğer bir arabayla kaldırımını kapatabiliyorsa, gerekiyorsa, eğer bu örgütlenme kendini hayata geçirebilirse, parasını verip arabasını başka bir yere park edip, kendisi o mekanı kullanabilir.

YEŞİM AYÖZ: En basiti, sokağa haftada bir gün araç park etmez, gider başka bir yere park eder ve o sokağı kullanabilirler çok rahatlıkla.
KEVSER ÜSTÜNDAĞ: Yani amaç sokak kapatmak değil, insanları sokağa taşımak, eski sokak kültürünü yeniden yaşanabilir kılmak, o yaşam kalitesini arttırıp, kente kent olma karakterini yeniden kazandırmak…
YEŞİM AYÖZ: Mesela ölümlü kazaların büyük çoğunluğu kent içi kazalardır. Otobanlardaki kaza oranı çok daha düşüktür. Ama kent içi ölümlü kaza oranı her zaman için çok daha yüksektir.
MİMDAP: Ayda Birgün Sokak Bizim etkinliğinden de özel olarak bahsedebilir misiniz?
KEVSER ÜSTÜNDAĞ: 2004’ten beri Mobility Week’i yapıyoruz. 2004’ten beri Ayda Bir Gün Sokak Bizim olmadan önceki trafiğe ve otomobilsiz yaşama dikkati çekmek için Mobility Week yani Hareketlilik Haftası’nda ilk yaptığımızda Taksim’de başlayıp, Levent-Sarıyer aksında bisiklet turu yapıp, birkaç yerde mola verip, o mola noktalarında da mesajları aktarıp, kentte alternatif ulaşım olduğunu vurgulamak ve kente bisikletin bir ulaşım aracı olarak dahil edilmesi projelerini başlatmıştık 2004’te.
YEŞİM AYÖZ: 2006’da benim de ilk kez katıldığım tekneyle bisikletle ve yaya olarak Kabataş’tan Aşiyan‘a kadar gidilen Carfree Day oldukça kalabalıktı.
KEVSER ÜSTÜNDAĞ: Orda da hedef, bisiklet, otomobil ve deniz yolu aslında üçü birbirinin alternatifi ama bu üçlü alternatifin en hızlı gidenleri deniz yolu ve taşıma kapasitesi çok yüksek olduğu için, bisiklet ama zaten bu etkinlik sırasında da trafik hiç ilerlememişti.
MERVE AKI: Evet, ben de otobüsteydim ve etkinliğin sonuna yetişebilmiştim.
KEVSER ÜSTÜNDAĞ: Toplu taşımanın alternatifinin sunulması hedefi, özel otoya karşılık ya da araçlı yolculuklara karşılık deniz yolunun ve bisiklet yolunun vurgulamasıydı.
YEŞİM AYÖZ: Konferansın öncesi Şişli Belediyesi ile Ayda Birgün Sokak Bizim’e başladık. 4 tane yapıldı.


KEVSER ÜSTÜNDAĞ: Konferansın aslında Türkiye’de olduğunu garantisi ve deklare edildikten sonra Türkiye’de bir pilot proje gerçekleştirme arayışına girdik. Bu pilot projede aslında “Ayda Birgün Sokak Bizim” gibi bir organizasyonu oluşturup, ondan sonra 2007 Ağustos ayında orada sunmak adına. Tabi bu internet ortamında, Network’te çok tartışılan bir konuydu. Her ülke kendi adına ne yapabilir tartışılıyordu. Biz de bu projeyi oraya örneklem olarak ve Şubat ayında başlayarak, 4 adet 2007 Ağustos’a kadar gerçekleştirdik. Ama bunun yanında, en önemlisi bu projenin gerçekleştirilmesinde ilk oluşan çekirdek grubun farklı disiplinleri bir araya getirmesi amaçlanıyordu. Çekirdek grupta sadece ulaşımla ilgilenen, sadece planlamayla ilgilenen ya da sadece gönüllü olduğu için bu işi yapan değil yani dünyadaki bu aktivist gruplara destek vermek için bunu yapan değil, birebir trafik içerisinde bu problemleri yaşayan ve fiziksel çözümlerle değil sosyal ve kültürel, insan psikolojisiyle bağlantılı yönlerini öne çıkarılması gerektiğine inanan ve trafik mağdurlarıyla birlikte, özellikle de trafik kazalarını önleme amacı güden Yeşim’in de bu grupta olmasıyla asıl çekirdek grubun oluşması buydu.
MİMDAP: Etkinliği nerelerde yaptınız ve nasıl gerçekleştirildi, destek alabildiniz mi?
YEŞİM AYÖZ: İlk sene 2007’de biz bu işe başladığımızda Mustafa Sarıgül yani Şişli Belediyesi destek verdi ve en büyük desteği de oradan aldık herhalde bununla ilgili, yani “Ayda Bir Gün”le ilgili. Çünkü kitapçıkları bastırdı, izinleri halletti, hiçbir sorun çıkmadı. Bu izin almak hakikaten zor bir süreç, yani valilikle emniyetten mutlaka onaylı olmanız gerekiyor. Konferanstan sonra bir tek “Otomobilsiz Şehirler Günü”nü, yine aynı aksta yaptık. 2008 yılında “Ayda Bir Gün”ü yapmadık. Radyo programı ve basın bültenleriyle geçirdik çünkü izin alamadık. 2008’de Mobility Week yapıldı.
Onun dışında 2008’de de yine her yıl Kasım ayının 3. Pazar günü gerçekleştirilen “Trafik Mağdurlarını Anma Günü”nü yaptık. Bu sene Şubat ayında Büyük Şehir Belediyesi ile görüşmeye başladık. Mayıs ayında da UKOME (Ulaşım Koordinasyon Merkezi) kararı çıktı. Ulaşım Koordinasyon Merkezi’nin kararıyla yılsonuna kadar kapatacağımız sokaklar belirlendi. Bu tabi yerel yönetim ve emniyet için son derce kolay gibi gözükse de onun da kendi içinde bir takım zorlukları oluyor. Çünkü o ulaşım koordinasyonu kararını gönderdiğiniz anda tamam, sokak kapanmıştır. Zaten kapattığınız sokak ların hepsinin bir alternatif yolu var, ana cadde değil. Öncesinde mutlaka gidip o sokağa haber veriliyor, muhtara bilgi veriliyor, bütün apartmanlar dolaşılıyor, tek tek bilgi veriliyor. Bu konuda da orda bulunan yerel yönetimden destek istiyoruz. Fatih çok ciddi bir destek verdi, Üsküdar iyi bir destek verdi, değil mi? Kadıköy de yardımcı oldu.
KEVSER ÜSTÜNDAĞ: Aslında Kadıköy’de diğerlerine uymayan bir mekan seçildi. Barlar Sokağı olarak bilinen, yayanın çok fazla baskın olduğu ve trafiğin hiç ilerlemediği bir sokaktı. Park edilmiş otomobillerin ve sıkışık trafiğin yoğun olduğu bir yerdi. Oradaki hedef aslında o mahalleliyi de bir anlamda uyarmaktı ve burada bu trafiğin yani akmayan bir trafiğin durmasından, gürültü yaratmasındansa akan bir yaya hareketinin olması önemini hatırlatmaktı.
YEŞİM AYÖZ: Bir de denize en yakın sokaktı değil mi orası?
KEVSER ÜSTÜNDAĞ: Evet, o sokak, Bağdat Caddesi ile deniz arasındaki bağlantıyı kuracak en kısa mesafeydi. Ve araçlı olarak o sokağı Bağdat Caddesi’ne kadar kat etmeniz, zaten tek yön orası, “dur-kalk”larla birlikte en az 45 dakika sürüyor. Ama yaya olarak sadece 5 dakikada ulaşabiliyorsunuz.
YEŞİM AYÖZ: Kuzguncuk, Kevser’in ve Erman’ın oturduğu bir muhit olduğu için biz yarı Kuzguncuklu sayılırız aslında. Yani yerel halkla zaten bütünlüğümüz vardı. Bir de orada yerel halkın eğitim seviyesi bir miktar daha yüksek olduğu için sokağın her Pazar kapatılmasını ve o sokağın Sanat Sokağı olmasını düşünüyorlardı.
ERMAN TOPGÜL: Zaten o sokak Kuzguncuk’ta pazarın kurulduğu sokaktı. Bu nedenle her hafta bir gün kapandığı için insanlar biraz daha alışıklardı sokağın kapanmasına.
YEŞİM AYÖZ: Bu arada şöyle bir sorun var. Mesela bu sokağın Sanat Sokağı olmasını istiyorlar ama hadi imza toplayıp verin, biz de iletelim dediğimiz zaman bir şey yapmıyorlar. Yine birimizin gidip işleri halletmesi bekleniyor.

KEVSER ÜSTÜNDAĞ: Ama zaten bu etkinliğin günübirlik olması değil hedef. Uzun vadede “insanların kafalarında böyle bir soru işareti içerisinde olabilir mi?”yi öncelikle yaratmak amacımız. Ama buradaki ,parmakla sayılacak kadar az kişinin aktif olarak çalıştığı çalışma olduğu için, süre daha da uzuyor. Ama mesela bizim Valilik, Belediye ve Muhtarlar kanalıyla bir geri toplama, yani bütün verileri geri alma anlamında geri toplama/feedback alma gibi bir sürecimiz olsa, o süreç bir sonraki çalışmalara çok daha faydalı olacaktır. Neden? Mesela en son Cihangir’de yapılan etkinlikte, biz mahalleden ayrılırken “haftaya kaçta burada olalım, torunlarımıza, kuzenlerimize, çocuklarımıza haber verelim, hepsini getirelim” diye bize sorular sordular.
YEŞİM AYÖZ: Cihangir’deki o sokak da çok sanatçıların ya da çok entellerin oturduğu bir nokta değildi.

KEVSER ÜSTÜNDAĞ: Oradaki sokakların her birinin farklı bir konsepti var aslında.Oradaki katılım açısından da baktığımızda orada yaşayanlar da var, çocuklarıyla birlikte yeşil alan arayışı içinde olanlar da var. Zaten bunun gizli bir nedeni de var aslında. Sokak kapattığımız zaman bir yandan da insanları yüz yüze, komşuları yan yana getiriyorsunuz. Hani sokağın sokak olarak yaşaması demek kentlerin de yaşaması demek. Bu fırsatı insanlar arabalara bırakmışlar. Ne yazık ki onların da dili kulağı yok.

Aslında bir bakıma bu etkinlikler sırasında orada yaşayanlar sokağı kendi oturma odaları gibi kullanıyorlar. Çocuklar oyunlar oynuyor, kaynaşıyor, Gitar çalan varsa onlara gitar çalarak kendi sohbetlerini etmeye devam ediyorlar. Dilek Demirci bir çocuk atölyesi yapıyor. Dilek Demirci ile başladığımız bir resim atölyemiz var yaratıcı gençleri yönlendirmek adına: Yaratıcı Çocuk. 50’şer metrelik üç top resim ürettik bu güne kadar. O metreler devam ediyor katlana katlana. Bakalım kaç kilometre yol kapatmışız çocuklarla yazarak, çizerek, mesajlar vererek. Bütün sokak baştan sonra resim atölyesi haline geliyor. Tabi ilk çocukla başlatıp sonra anneler “ben de resmi çok özledim, ben de çizebilir miyim?” diyor.
Sonra Belediye’den aldığımız izinlere göre bazı sokakta, cephelerde renklendirme yapıyoruz ama herkese izin vermiyoruz. O konuda deneyimli gençler eğer kepenklerini boyatmak isterlerse grafik yapıyorlar. Ama bu izinle oluyor, biz yönlendirmiyoruz. Eğer uygun olursa yapıyoruz. Voleybol, yakar top, köşe kapmaca gibi hep unuttuğumuz sokak oyunları bilgisayar oyunlarına karşı gibi bir sürece giriyoruz. Herkes hatırladığı sokak oyununu oynamaya başlıyor. Ama buradaki amaç sokakta gürültü çıkartıp, şunu alın, bunu takın birlikte olalım değil, tam tersine eğer sokağınızdan araç geçmezse, eğer evinizde kapalı kalmayı göze almıyorsanız, gelin aracınız yerine siz park edin, park yapın. En son San Francisco’da yapılan bir çalışma vardı. Orada “Parking Day” olarak geçti bu. İngilizce bir kelime oyunundan çıkıyor aslında, Türkçe’ye pek uymuyor, ama park yapılan yerde piknik yapın gibi anlaşılabilir. Biz de bunu yapıyoruz.

MİMDAP: Kötü hava koşullarında nasıl gerçekleştiriyorsunuz etkinliğinizi?
KEVSER ÜSTÜNDAĞ: Yağmurda saçak altında kaldık, çok şiddetli yağmurda kalmadık şansımıza ama en son Abdi İpekci Caddesi’ni kapattığımızda büyük şemsiyelerimizle “Singing In The Rain”i söyledik. Müzik olduğu için de avantajlı aslınd,a bazen gençler yağmurda sokakta yürümeyi de oynamayı da tercih ediyorlar. Çocuğunuzu bile sokaktan alamazsınız, hadi yağmur yağıyor, eve gir dersiniz, girmez.
MİMDAP: Kevser Hanım aslında tetikleyici girişimi yapmış ardından proje gelişmiş anladığım kadarıyla, peki sizler nasıl dahil oldunuz?
ARZU ERTURAN: Ben bu çalışmalara aslında Carfree Konferansı’nda dahil oldum ve böylece bu konudan hemen haberdar olmaya başladım. Daha sonrasında bir yıl bir boşluk oldu. Bu arada çok fazla ilgilenemedim açıkçası. Daha sonra, bir sene sonra tekrar grubun bir araya gelmesi gündeme geldi. Daha doğrusu bu etkinliklerin tekrar yapılması gündeme geldiği zaman ben de tekrardan dahil olmuş oldum. Merve ve Erman ile başlattık tekrar.
Tekrar başlatma sürecinde de bir isim bulmamız gerekiyordu. Biz kimiz derken, biz “Sokak Bizim Ekibi’yiz” şeklinde yola çıktık. Daha sonra Kevser Hoca ve Yeşim Hanım ile yaptığımız toplantılarda, çalışmalarda alınan kararlar sonucunda da ilk etkinliğimizi Mayıs ayında gerçekleştirdik. Caddebostan’da oldu. Ondan sonra da sırayla Kuzguncuk, Fatih ve Cihangir olarak devam ettik.
MERVE AKI: Benim biraz daha erken başladı. Aslında benimki tam olarak Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde ikinci sınıftayken Kevser Hoca ile ikinci dönemki dersinde tanışmamla başlıyor. Benim zaten bu konuları sevmem de ona dayanır. 2007’de başlayan Şişli’deki etkinlikler, devamındaki konferans ile benim sevip, sahiplendiğim ve aslında mesleğimi de sevdiren yegane aktivitelerden, oluşumlardan biridir. Benim için de o şekilde devam eden bir süreç oldu. Hiç de bırakmayı düşünmüyorum.
ARZU ERTURAN: Yaşam biçimi oldu bizim için.
Plancı olarak da kente baktığınız zaman sorunları görüyoruz ve sorunlara bir şekilde çözüm üretmeye çalışıyoruz. Ama sözde olduğu zaman tabi ki işe yaramıyor. Bu aslında kendi adıma konuşursam, sorunları çözüme yönelik aktivist eylem içeren bir yolu.
MERVE AKI: Yani sorunlara çözüm arayışında bir şeyler yapmak.
ARZU ERTURAN: Mesela ben kamusal alanlara da yönelik çalışmıştım. Sokak ve sokakların kullanılması ya da yaşanabilir olup olmaması ile ilgili olarak bu proje aslında çok önemli, çözüm üretmeye yönelik çok önemli buluyorum ben. Çünkü sokakları tekrar geri kazanmak, arabaların egemenliğini azaltmak adına çok değerli bir yola çıkış noktası.
ERMAN TOPGÜL: Kevser Hoca benim yakınım olduğu için ben aslında hep içindeydim konunun. İlk Mobility Week’lerde biraz katılabiliyordum, Ankara’da olmam nedeniyle. Sonra İstanbul’da konferansın düzenlenmesi kararı alındıktan sonra key member olarak, yurt dışından gelen ekiple birlikte çalışacak grubun içine dahil oldum. Ama Ankara’dan olduğum için yarı zamanlı gelip gitmeyle başladı. Çünkü asıl konferanstan önce planlamamız gereken bir “Youth Exchange” vardı. Konferansın sonrasında, gelen gençler arasında yapılacak bir workshop vardı. Onun planlamasıyla aktif olarak başladık. Ondan sonra 4 etkinlik, 4 etkinlikten sonra konferansın organizasyon ekibinde yer aldım. Bir sene sonra da İstanbul’a yüksek lisans amacıyla geldim. Ondan sonra da bir fiil, aktif olarak ekipte yer aldım.
Benim lisans tezim de çevre ve otomobil bağımlılığı üzerineydi. Buradaki herkes plancı, ben sosyoloji mezunu olduğum için farklı bir bakış açısıyla belki de dahil oldum konuya. O gün bugündür “Sokak Bizim” isminin kullanılmasını en çok isteyen, kişiliğimiz, karakterimiz olması gerektiğini söyleyen ve bu seneki aktivitelerde de birazcık daha başı çekmeye çalışanlardan biri oldum.
Böylece bir ekip olundu.
YEŞİM AYÖZ: 2006 Eylül veya Ağustos’u ayıydı, ben İdil’in programına konuk oldum. Bu trafik konusuna girişim çok sempatik bir şekilde olmadı aslında. 2006 Nisan’ı kardeşimi kaybettim ben Bağdat Caddesi’nde ara sokakta karşıdan karşıya geçerken. Çarptı ve kaçtı. Onun üstüne trafik konusuna yoğunlaşmaya başladım. Çünkü çok kötü bir süreç. Bir anda her şeyiniz tepe taklak oluyor, sadece sorumsuzluk ve dikkatsizlikten sapa sağlam biri bir bakıyorsunuz yok olmuş. Bir de üstüne üstlük bırakıp kaçmak daha da kötü. Türkiye’de yargı kötü bir süreç. Kazadan sonra olanları gördükten sonra bir dernek kurduk Suat’ın adına Suat Ayöz Trafik Mağdurları Derneği diye.
Çok bir şey yapmadık bugüne kadar, çok da şey yaptık gibi geliyor bazen. İkisi arasında gidip geliniyor ama kötü bir dava süreci geçirdik. “Bilinçli takdir” denilen 15 – 21 arasında bir dava açıldı. 2 yıl 6 ay ceza aldı. Şuanda Yargıtay’dayız. Kazanın üzerinden 3,5 sene geçti. Muhtemelen 7 – 8 sene daha sürecek gibi gözüküyor. Bu sadece bizim için böyle değil ama herkes için bu böyle. Bırakıp kaçtıktan sonra 8. gün biz bir basın toplantısı yaptık ve kamera kayıtlarının elimizde olduğunu söyledik. Ertesi gün geldi, teslim oldu ama teslim olması veya olmaması, kaçması veya kaçmaması hiçbir şekilde cezayı etkilemiyor. Böyle saçma süreçler var ve yollarda minimum 8 – 10 bin kişi hayatını kaybediyor. Geçen sene resmi rakam 4 228 kişi hayatını kaybetmiş, uzmanlar bu sayının 3’le çarpılması gerektiğini söylüyorlar. Çünkü bu rakam sadece olay anında hayatını kaybedenler. Hastanede kaybedenler, eve geldikten sonra kaybedenlerin hepsi bu rakamın dışında kalıyor. Ve özellikle ortopedik engellilerin %70’i trafik kazası sonucu engelli oluyorlar. Yani bir anda omurilik kırılmaları, beyin kanaması veya kafa travması sonucunda bütün hayatını bağımlı olarak geçirmek zorunda kalan çok insan var. Bizde bu o kadar kaza kadermiş gibi gözüyor ki, mahkemelerdeki genel kanı da “giden gitmiştir, kalanı kurtaralım” mantığında gidiyor.
Bizim bu süreçte İdil ve Kevser’le yolumuz birleşti. Açık Radyo’da program yapmaya başladık. Üçümüz de çok farklı yönlerini kapadık birbirimizin ve biz Kevser’le bir araya geldikten sonra özellikle Kevser’in öğrencileri yani bunların içinde çekirdek kadroda Merve, Arzu, Erman, onun dışındaki çocuklar da hakikaten bu konuda son derece duyarlı ve çok da doğru çalıştılar. Şimdi de hala bir avuç kişiyiz ama herhalde zaman içerisinde daha farklı bir hale, biraz daha kalabalığa gelmiş olacağız. En azından artık kişilerde “a, o siz miydiniz?”, “onu yapan siz miydiniz?” tepkisi geliyor.
MİMDAP: Bu çalışmanın asıl hedeflerinden de bahsedebilir misiniz?
KEVSER ÜSTÜNDAĞ: Birçok alanda tabi daha hedeflerimiz büyük. Bu sadece gönüllü yapılacak bir şey değil. Sonuçta onu anlayalım. Gönüllülük zaten hepimizin yaşam biçimi haline geldiği için o kadar istikrarlıyız bu konuda ama insanların bunu bir tercih meselesi olarak görmesini istiyoruz. Yani hayatlarının araba içerisinde geçip ve arabayla sonlandığı bu süreçte biraz daha gözlerini açmaları gerekiyor.

YEŞİM AYÖZ: Kendi yaşamları için, kendileri için bir şey yapmaları gerekiyor. Biz genelde kuralları hep kendimize uyarlıyoruz. Biz kurallara uymayalım ama biz biraz önce radyoda da onu konuştuk, biz araçtayken yollar açık olsun, ben yürürken kaldırımda bir şey olmasın, rahat yürüyeyim, bisikletteyken rahat gideyim. Yani kural bana hizmet etsin ama ben kurala hizmet etmeyeyim. Bana bir şey olmaz mantığı çok fazla var.Bu tabi eğitimle olacak bir şey belki. Kişisel saygının olması lazım ki ben kendime saygı duyayım ki Kevser’e de duyayım. Başkasında çünkü oluşmayacak, bu böyle çok küçükten olacak şeyler tabi. Ama örneğin seminerden çıkıyorsunuz, emniyet kemeri vs. anlatıyorsunuz, sonra çıkınca bakıyorsunuz, çocuğun yanında kemer yok veya çocuğunu direksiyon başına geçirtebiliyor. Ama bana bir şey olmaz değil, her an herkese bir şey olabilir. Bugün burada oturuyoruz, bir dakika sonra bir arabanın bize çarpmayacağı ile ilgili hiçbir garantimiz yok.
KEVSER ÜSTÜNDAĞ: Hepimiz potansiyel bir özürlüyüz.
YEŞİM AYÖZ: Kavşak kontrolü diye bir şey yok. Işığa uyma gibi bir şey yok.
KEVSER ÜSTÜNDAĞ: Bunları hayata geçirmek, biz yeni bir şey keşfediyoruz demek de değil. Aslında bu bizim yaşam biçimimiz. Sokakları millet olarak da yaşamın her parçasında kullanan bir ülkeyiz. Hava şartları ona fırsat tanıyor. Biz, 8 ay kar altında olup, sokağı kullanmayıp illa ki arabayla dolaşılacak bir ülke değiliz ki. Halbuki buradaki hedef zaten bu fırsatlar varken, bir şeyin esiri olmadan hayatı sürdürebilmek. Denizle olan bağlantı da çok büyük avantaj bu durumda mesela.

YEŞİM AYÖZ: Sokak sosyalleşmesi dediğimiz insanların birbiriyle tekrardan ilişki kurması, merhabalaşması veya gittiğimiz sokaklarda da gözlemliyoruz, mesela yan yana apartmanlarda birbirini tanımayan bir sürü insan, o gün tanışıyor ve “ne iyi olmuş” diyor. Bu biraz daha hoş görüşle ilişkili aslında, bir yanıyla insanların birbiriyle ilişki kurması gerektiğine inanıyoruz. Sosyalleşmesi gerekiyor, konuşması gerekiyor.
KEVSER ÜSTÜNDAĞ: Kentin paylaşmasında aslında diğer derneklerle bağlantılı olarak diğer derneklerle kurduğu ilişkiler arasında engellilerle bağlantılar çok güçlü oldu bu platform olma sürecinde. Çünkü her bir sokak kapandığında, bizim o sokağı normal zamanda, hiçbir zaman tekerlekli sandalyeyle gelemeyecek ya da o mahallede oturup da kapısının önüne bile çıkmayan bedensel engellilerle paylaştık sokağı, çocuklarla paylaştık.

YEŞİM AYÖZ: Şişli’deki etkinliğimize Gaziosmanpaşa Sakatlar Derneği geldi, tam bir otobüs, tekerlekli sandalyeyle.
KEVSER ÜSTÜNDAĞ: En güzel duygu araçlardan arındığımız bir yerde biz bu mahalleyi yaşıyoruz ve orada yaşayanlarda da aslında kendi çocuklarını bile çıkaramıyorlar dışarı. Ama iki ayrı bedensel engelli birbiriyle karşılaşabiliyor böylece.
ARZU ERTURAN: Biz etkinlikler sırasında, resim yapan çocuklarla da konuşuyoruz. Bir etkinlikte “tanışıyor musunuz?” diye sordum çocuklara, “hayır, bu mahallede oturuyoruz ama şimdi tanıştım” dediler. O sokakta, o etkinlik sayesinde tanışma fırsatı buldular. Tamamen sosyal ilişkiler içine girme fırsatı bulunuyor, çok önemli.

Burada Belediye’nin de trafik otobüsünü bu etkinliğin içine katması da animatörleri güçlendirdi aslında. Çünkü bu alanda sorumluluğu paylaşmadan biz ne yapıyorsak ya da neyle bir arada bu gücü tutabiliyorsak aynı şekilde platforma katılan, adının olmasına gerek yok yani her şekilde o gün oraya dahil olabiliyor, sokağa gelebiliyor, bizimle o günü paylaşabiliyor.

YEŞİM AYÖZ: Bu arada bu etkinliklerde ulaştığımız en üst nokta bence Fatih’teki etkinlikti. Bir ara sokaktaki insanlar sokağa inip kartonların üzerinde pilates yaptılar. Orası muhteşemdi.
KEVSER ÜSTÜNDAĞ: Evet, orada mesela “ben inemiyorum ama karpuz göndereyim” deyip bize karpuzlar gönderenler oldu. Kurabiye, ekmek yapıp getirdiler, mahalle dışarından da gelenler oldu.
Platformun açık olduğunu, herkesin katılabildiğini vurgulamak istiyorum. Bunu biz başlattık belki ama bu bir süreç ve bunun sonuçlarını 30 yılda değil 50 yılda görebiliriz ancak. Daha henüz başındayız. Bazı şeyler bundan daha zor olacak, bu bilinçlenmeyle, etrafındakiler daha iyiye gittikçe insanlar da aynı şeyleri yapacaklar ve bu zaman alacak. Tabi planlamada öyle bir süreç var. Ürünü tasarlıyorsunuz, görebilirseniz çok iyi ama en azından eğer 30 yılda, 50 yılda onun hayata dair ipuçlarını görebiliyorsanız ne ala, olmazsa da daha sonrakilere yetişiyor. Mesela bir adada yaşam biçimi var, Büyük Ada’nın ya da Burgaz Ada’nın yaşam biçimi örneğin öyle bir yaşam biçimi ve hala devam ediyor. Ama onun devam etmesi için çabalamak gerekiyor. Şimdi mümkünse insanlar o yollara tekrar araç sokmaya çalışacaklardır. Bu kültürü sürdürmek lazım.

Araba içindeki insanların sağlık problemleri ve buna bağlı olarak sokak sorunlarının artması bir anlamda bireyselliğin, modernizmin getirdiği süreçleri biz aslında arabayla yaşamaya başladık. O hayatın koparılmaz bir parçası haline geldi. Ama bu zinciri kırma süreci belki de “sokaklar güzeldir ve sokaklara geri dönelim” fikrini benimseyerek, o toplumsal bilinci yaratarak yeniden kazanılabilir. Ama bir yandan da insanların, özellikle plancıların görevi burada ulaşım ve arazi kullanımı arasındaki ilişkinin yolunda gitmesiyle, hem maliyeti azaltmış oluyorlar, hem en son yönlendirmelere göre, çıkan verilere göre karma kent modelleri ya da akıllı kent modelleri ya da trafiği minimuma indiren home-office sistemiyle özellikle evlerinde çalışan insanların desteklendiği, yani trafik probleminin sadece araç ve yolla olmadığının keşfedilmesi, bunların bir politika dahilinde, bu politikaların bazı temeller kurulduktan sonra belirlenmesi gerekiyor. Ama İstanbul için bunlar çok yeni söylemlerdir.
1996’da ulaşım kotasındaki deniz yollunda kapatılan iskelelere siyah çelenk bırakmıştık. O zaman “bu nedir?” demişti herkes. O zaman “iskeleler kapatılmasın, yeniden hayata geçsin deniz yolunun kullanımıyla” diyorduk. Mesela şimdi bahsedebiliyoruz, sokağı trafiğe kapatıp yaya olmaktan, yaya haklarından, bisikletle olabilir mi? Bunları cümle içinde geçmesi bile bir aşama. Onun için daha sabırlı davranmak, aceleci davranmamak lazım. Ama bu süreci çelişkileri çok var. Bu alınan kararların birbiriyle çelişmemesi lazım, paradoks yaratmaması lazım. Toplu taşıma, deniz ulaşımı, entegre, yani birinden diğerine geçilebilen bir ulaşım sistemiyle ikisini de kullanıma sunduğunuz zaman halka ikisinde de cezp edici tarafıyla sunduğunuz zaman diğer tarafta insan arabasını evde bırakabilir konuma gelebilir. Ama bu hem zaman alacak hem de bu yapılan uygulamalar onunla çelişmeyecek, şu anda bu çelişkiden problem çıkıyor.
Örneğin, Kabataş’a iskele yapıldı, fünikülerle taksime çıkıyorsunuz ama Kabataş’a giden motor sayısı Beşiktaş’a gidenden çok daha az. Kadıköy’den gelen motorlar Kabataş’a uğramıyor. Bu işletme modeliyle çözülecek bir sorun. Talep yönetimi denilen bir modelle gerçekleştirilecek. Ama siz bu şekilde Beşiktaş’tan Taksim’e kadar yeniden bir trafik yaratıyorsunuz. O trafiği yaratmak yerine zaten var olan bir şeyi biraz daha kullanılabilir kılmanız gerekiyor.

MERVE AKI: Aldığımız kararları uygulama ya da düzeltme konusunda bir sorunumuz var. Kabataş’ı yaya aksların merkezi ilan ediyoruz ama yayalara açacağımız alanlaRA otopark yapıyoruz. Dolayısıyla bu sefer o insana güven teşkil etmiyor ya da Kevser hocanın dediği gibi oradan fünikülere bağlıyorsunuz, fünikülerden de metroya bağlıyor seni yine ama karşıdan gelen bir insan için direk Kabataş’a Kadıköy gelen vapurlar çok kısıtlı saatlerde.Bu bağlamda en önemlilerinden biri de bu modlar arası yürüme yolları, yaya güzergahlarının facia olması. Mesela tekerlekli sandalyedeysen Kabataş’ı kullanmayacaksın, Karaköy’ü de kullanamazsın. Herkes için eşit ulaşım sağlanmıyor.
YEŞİM AYÖZ: Bugün artık sık sık konuştuğumuz yeşili bol siteler var ya, bir saatte gidip bir saatte geliyorsun, etrafı yeşil ama yine sadece otoparkın yanında veya eğer havuza vs giriyorsan havuz kenarında insanları görüyorsun komşunu. Hiçbir şekilde sosyalleşme gibi bir amaç yok artık. Sokak yok. Ben sokakta büyüdüm, mesela biz voleybol ağı gerer, sokakta top oynardık. Ama şu anda Bostancı’da sokakta top oynayabilme gibi bir şans yok.

KEVSER ÜSTÜNDAĞ: Yavaş yavaş terk ettiğimiz yerlere bakınca bütün o bizim çıktığımız, yani insan olarak oyun oynadığımız, çocuğumuzu gezdirdiğimiz yerlerimizin yerini ya bina ya araç aldı. Bu sefer “kent nerde?” diye sormaya başladık. Kenti kent yapan en önemli özellik insanın içerisinde yaşayabiliyor olması ve sosyal aktiviteleridir. Ama o aktivitelerden birini yok etmiş oluyorsunuz. İnsanı evine ya da o metal yığınının içine tıkmış oluyorsunuz. Bu süreç zaten çok aktarılıyor, anlatılıyor, bunları biliyoruz ve farkındalığını yaşıyoruz ama bunu hayata geçirme sürecinde ipuçlarını paylaşmak da gerekiyor. Herkesin farklı inançları var, tabi ki. Mesela “ben arabamdan vazgeçmem” diyor.
YEŞİM AYÖZ: Biz vazgeç demiyoruz zaten. Yani bunu vurgulayalım. Biz arabadan vazgeçsin demiyoruz.
KEVSER ÜSTÜNDAĞ: Dengeyi sağlayıp, alternatifleri sunmak amaç. Hem araçlı hem de araçsız da toplu taşımalarla dostça ve uyum içerisinde olabilmesi… Kentsel mekanı kullanıyorsak eğer, arabayı da dostça kullanmak gerekiyor.

MİMDAP: Dünyada da bunun örnekleri var demiştiniz, biraz onlardan bahsedebilir misiniz?
KEVSER ÜSTÜNDAĞ: Almanya’da büyük caddeleri kapatıyorlar ve onlar için o kadar doğal bir şey ki… Bizim semt pazarlarımız için hafta bir gün sokaklar kapanıyor ya, orada da onun gibi. En son ben Roma’ya gittiğimde Roma’da bizim Bağdat Caddesi gibi bir caddeleri var. İspanyol merdivenlerinin olduğu mekanın hemen önündeki, bütün hafta içerisinde en yoğun trafiği olan ve Gucci, Armani gibi en büyük markaların da bulunduğu cadde. Bizim gibi ara sokak ya da alternatifi olan bir yer de değil ve oradaki dükkan sahiplerinin talebi ile trafiğe kapatılarak yaya mekanı haline getiriliyor.
Onun dışında ABD’de New York’taki ünlü Times Meydanı’nda örneğin otobüs ve bisiklet hattı ayrıldı. New York’un Belediye Başkanı’na “Avrupa’ya gitme, her Avrupa’ya gidip gelişinde bir cadde kapatıyorsun” diyorlarmış.
Bazı yerlerde, özellikle kuzey ülkelerinde hava şartları kötü olduğu için sokaklar kapatılıyor ama üzerleri Tam anlamıyla kapatılıp özel olarak kapatılıyor ve ısıtılıyor. Bu da sadece “ayda bir gün” değil bazı dönemlerde yapılıyor. Bu da soğuk iklim kuşağındaki kentlerde dış mekanın kullanılmasını sağlıyor.
İnternet ortamında bu tür başarılı projelerin yer aldığı Eltis diye bir grup var. Orda bizim etkinlik olarak yaptığımız üç program da yer alıyor. Halbuki diğerlerini bilmiyorlar. Küçükçekmece Belediyesi bisiklet yolu yaptırmıştı göl kenarına ama o Belediye Başkanı, o yolları boyamıştık.
Onun dışında mesela ilginç bir konu daha var bu çalışmalarda çıkan; araçların sadece sokakta park ettiği yerin dışında sahilde, boğazda, parkta kapladığı yerler aslında yeşil alan karakterinde ve bütün kente hatta bütün Türkiye’ye hizmet verebilecek, rekreatif olarak kullanılabilecek mekanlar ama sadece otopark olarak ayrılmış.
Antwerp’te de 19 – 22 Eylül sırasında Mobility Week’te kentin bütün sokaklarına dışarıdan kum getirdiler ve beachvolley oynadılar ki Antwerp de çok güneşli bir yer değil, ama herkes çocuklarıyla o mekana gelip eğlendi.
MİMDAP: Peki, bu kültürün yaygınlaştırılması için daha neler yapmak gerekiyor?

KEVSER ÜSTÜNDAĞ: Örneğin, Kuzguncuk’ta insanlar arabalarından kurtulma aşamasına geldiler. En azından park yeri arama probleminden öte, biz daha az arabaya sahip olmak istiyoruz, daha kaliteli bir yaşam istiyoruz, daha iyi bir çevre istiyoruz diye. Bunun için daha da ara modeller araştırıyoruz. Mesela bunun günlük hayatımızda tanıdığımız kişilerle nasıl Ikea’ya gidecek olan varsa “Ya gidilir” diye internet sitemizde duyuruyoruz. Bu bir ortak araba kampanyasıdır. Ama biz bunun işlerliğini daha çok yayarak her ailede araba olmasına gerek kalmayacak bir sisteme dönüştürmeye çalışıyoruz. İnsanlar buna gönüllü, bunu yapmak için böyle bir organizasyon kurmayı hedefliyorlar. Bu da trafikten kurtulmanın, arınmanın ya da trafiğin yavaşlatılmasının fiziksel olmadığını gösterecek bir sosyal proje. Ben, sen, o bir araya gelerek ortak araba kültürünü yaymak. Ama bunun mahalleli tarafından anlaşılmasından öte Belediyelerin de bu sokakları yaratacak ya da kurumların da bu sokakları yaratacak çözümleri üretmesi gerekiyor.Bir de tabi deniz yollarının mutlaka paralel hatlarda yolcu taşıması lazım. Deniz kıyısı çok iyi diye insanlar arabalarını alıp iskele kenarlarında bütün sokakları işgal ediyorlar ve gün boyunca orda yatan bir tonluk araçlar oluyor kapımızın önünde. Bu da dediğim gibi paralel akslarda, Kabataş-Beşiktaş-Ortaköy-Arnavutköy gibi çalışacak deniz yoluyla rahatlıkla çözülebilir.
MİMDAP: Çok teşekkür ederiz.
Söyleşi: Mimdap
Görseller: Mimdap, Sokak Bizim



6 Yorum
ferhan yılmaz
çok önemli bir röportaj, tebrikler.
mesut ertan
şayet araba lazımise ortak kullanalım
http://www.ortakaraba.com 21.yüzyıllın modern otostop sitesi
çevre dostu ulaşım diyor
tanıtalım….
Fehmi Kozal
Kamusal alan fikrinin hiç alışıklığının bulunmadığı bir ülkede gelenekten “bilime ve tekniğe” yatkın olan toplumumuz araçlarla sunulan yeni teknoljiye onun icaplarından olan yollara, otobanlara kucağını açtı. Neleri yitirdiğini pek fark etmedi. Sokaklarını kaybettiğinde dönüşü olmayan bir sürece itelenmişti.
Burada görüyorum ki şimdi içimize tekrardan bir tohum atıyorsunuz. Yaşama dair bir tohum bu. Sağolun.
ferdaçetinkoz
Ayda bir gün yetmez ayın her günü sokakların bizim olması gerekir. Yürümek için ve bisiklete binmek için. Şuanda yollar otomobiller ve onların park yerleri için işgal edilmiş durumda. İnsanlar onların müsade ettiği oranda aralardan geçmeye çabalıyor. Hele yaşlılar ve engelliler için durum çok daha feci bir vazitette. Üstelik eğer müdahale edilmez ise sokakların işgali artarak devam edecek. O yüzden bir an önce bu işgale dur demek lazımdır.
Asuman Çiçek
Ulaşım sorunu çözülemeyen bir kentte doğduk yaşıyoruz. Bisiklet ne demek bunun nasıl bir yaya özgürlüğünü temsil ettiğini bilmiyoruz. Yayanın haklarını oluşturamıyoruz. Yaşanılır olmayan kentlerin tekrar hayata dönmesi belki bu “sokak hareketi” ile mümkün olur. Çok iyi bir başlangıç olur fikrimce.
Bu çalışmaları yüretenlere şükranlar.
rengin uludere
otolara endeksli bir kent hayatında yol dendimi sadece aklımıza motorlu taşıt geliyor. yürümek ve bisiklet çok uzağımızda. bize bunları hatırlatan bir grubun olması başka türlü bir dünya olabilir hayallerinin hala kurumadığını gösteriyor. başka türlüsü var gereçkten.