Söyleşiyi yapan: Seval KALKAN
Dünyada “40 yaşın altında gelecek vaat eden 40 mimardan biri” olan Sayın Mimar Melkan Tabanlıoğlu ile, Astana Stadyumu, projeleri, AKM süreci ve mimarlık üzerine konuştuk.
Öncelikle kendinizden, eğitiminizden, Tabanlıoğlu ortaklığından ve projelerinizden kısaca bahsedebilir misiniz?

Orta ve lise öğrenimini Galatasaray Lisesi’nde tamamladıktan sonra, İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ni bitirdim. Ardından Master programı için Metropolitan Catalunya Politeknik Üniversitesi Mimarlık ve Şehircilik bölümüne gittim ve master öğrenimimi de orada tamamladım.
Milliyet Gazetesi binasının içiyle ilgili bir proje yapılıyordu. Barcelona’dan Türkiye’ye yaz tatili için gelmiştim ve bu 2-3 ayı çalışarak değerlendirmek adına bu projede çalışmaya başladım. Bu sırada da Murat Tabanlıoğlu ile tanıştım. Bir yıl birlikte çalıştık, projeler yapmaya başladık ve ardından da evlenme kararı aldık.
2008 yılında, “Avrupa Mimari, Sanat, Tasarım ve Şehircilik Merkezi” (The European Centre for Architecture Art Design and Urban Studies) ve “ The Chicago Athenaeum Mimari ve Tasarım Müzesi” tarafından, “40 yaşın altında gelecek vaat eden 40 mimar ”dan biri olarak seçildiniz. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz ve bu ödülü almanızı sağlayan özelliklerden, proje yaklaşımlarınızdan ve varsa bu ödülün size kazandırdıklarından bahsedebilir misiniz?
Kendilerinden bir talep geldi ve sorular yolladılar. Genel kriterlere bakıyorlardı temel olarak ve son zamanlarda yapılan projelerle bizi tanımlayan projelerin ne olduğunu öğrenmeye çalışıyorlardı. Biz de Loft, DMC Ankara ve İstanbul Modern projelerini gönderdik onlara.



Bu sene tekrar katılmamızı istediler ama biz kabul etmedik. Geçen sene alınmış bir ödül var ve bir daha yinelemenin pek de manası yok diye düşündüm. Bu ödülde ve davetin tekrarında bugüne kadar yaptığımız tüm işlerin büyük bir payı var. Şu anda içinde bulduğumuz organizasyon, bu işi nasıl götürdüğümüz, neler yaptığımıza bu üç proje iyi birer örnek oldular.
Böyle ödüller insanın gururunu okşar, yüzünüzde tatlı bir gülümseme olur ama sonra kafanızı çevirdiğinizde aynı sorunlar, ayrı projeler devam ediyordur. Açıkçası, kazandığımız bu ve diğer ödüllerde kendimizi değerlendiriyoruz ki herkes değerlendirir. Hayatınızda her zaman bir muhakeme yaparsınız, ben bugüne kadar ne yaptım, ne yapmadım şeklinde. Dışardan başka gözlerin de sizi değerlendirmesi çok önemli.
Bundan bir ay önce Arredamento Mimarlık’nın yaptığı Tabanlıoğlu hakkında yeni bir güncelleme var. Uğur Tanyeli Türkiye mimarlık camiasında benim çok değer verdiğim bir eleştirmendir. Onun söylediği şeyler en az bu ödül kadar hoşumuza gitti açıkçası. Hatta daha çok hoşumuza gitti. Çünkü sonuçta biz yaptığımız işlerle her gün test ediliyoruz. Mimari öyle bir alan ki hem fonksiyona dayanıyor hem de estetiğe. İkisi bir arada ve bir inşaat sistematiği içinde bütün bunları çözmeniz gerekiyor. Yani bir taraftan bir hayali gerçekleştirmek var ki o hayalin kullanıcıları gerçek aktörler var, diğer yandan da onu meydana getiren, belli bir ekonominin içinde yapan bir inşaat grubu var. Esasında bunların hepsi de teker teker aşmanız gereken setler. Üçünü de başarıyla aştığınız anda o bina başarılı bir bina ve siz de başarılı bir mimar olabiliyorsunuz. Tabi onların da kendine özgü ayrı sıkıntıları var çünkü kişiler ve davranış biçimleri bu sistematiğin içinde farklılıklar gösteriyor. O nedenle bu tür ödüller, yorumlar bizlere çok ciddi güç veriyorlar.
Son zamanlar da en çok Astana projenizle gündeme geldiniz. Bu projenizden biraz bahsetmenizi istiyorum ama bunun yanında, başka Kazakistan projeleriniz de var. Kazakistan’la bağlantınızdan ve süren ya da gelecekte yapmayı planladığınız projeler hakkında biraz bilgi alabilir miyiz?
Kazakistan’da yaptığımız ilk projemiz Palace of Peace yani Barış Piramidi’ydi. Onu Norman Foster’la birlikte yaptık. Kazakistan’da davetli bir yarışma oldu, Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev hem Foster’ın hem bizim projelerimizi gördü ve birlikte çalışmazı öngördü. Bu süreçte onların da bizim de yararlandığımız tecrübelerimiz oldu. Çok uzun senelerdir mimarlık camiasında var olan, bence hem ölçeği hem de mimari özeni bir arada götürebilen takdir edilecek bir grup Foster grubu. Biz de çok daha genç, dinamik, bu coğrafyanın koşullarını iyi bilen, bu coğrafyanın zorluklarına karşı da dünyada var olma direncini gösteren bir mimari atölyeyiz. Bu ikisinin kaynaşması ortaya enteresan bir iş çıkardı.

Ardından yine Sembol grubuyla Astana Stadyumu’nu yaptık. O da davetli bir yarışmaydı ve biz kazandık. Astana’da sıcaklık farkı çok fazla ve binanın bu iklim şartlarına uygun şekilde hareket etmesi gerekiyor o nedenle de açılıp kapanabilen bir yapı tasarladık. Aslında stad demek yanlış, bu bir arena. Stadyum sadece futbolun oynandığı bir yerdir ama arena içinde birçok başka aktiviteleri de barındırabilme kabiliyeti gösterebilen bir binadır. Burada konserler ya da başka spor aktiviteleri de olabilecek ve bildiğim kadarıyla Kazakistan’ın 35 bin kişilik tek arenası. Kazakistan’ın krizi dünyadaki bütün krizlerden çok daha önce başladı ve bu krizi biz çok net hissettik çünkü orada birçok proje sürdürüyorduk ve bunlar birden bıçak gibi kesildi. Bunlardan biri de bir Kazak yatırımcı için hazırladığımız Expo Projesi’ydi. Çok önemli bir proje olduğu için devlet onu yapmak üzere tekrar gündemine aldı. Bu kriz sürecinde devlet projelere el koydu ama iyi proje olarak gördüklerini kendileri devam ettiriyor. Önümüzdeki günlerde Expo Projesi’nin inşaatının başlayacağını ümit ediyoruz. Diğer projemiz de bir bankaya ait olan ofis kulesi projelerimiz ve bir Fitness Center. Fitness Center projesi inşaatı başladı ve sonrasında devlet bankaya el koyduğu için proje yavaşladı ama onun da tekrar başlama ihtimali var.

Geçirdiğimiz bu yıl bizim için çok önemliydi. Bir ay önce Astana’nın açılışını yaptık, 35 bin Kazak, ilk olarak bizim binamızda bir araya geldi. O kadar insanın bir araya gelmekten duyduğu heyecan, canlılık, coşku ve sinerji içinde bir açılış gerçekleştirildi. Bu tip binalara alışık olmayan ülkelerde bu tür yapılar önemli hale geliyor çünkü insanları bir araya getiriyor.Bu açılıştan iki hafta sonra da Dubrovnik’te inşaatını Sembol grubunun yaptığı, 1991’de iç savaş sırasında bombalanmış ve yıllarca terk edilmiş bir otelin yeni haliyle Rixos Libertas’ın açılışı gerçekleşti. Dubrovnik tarihi doğal çevresi, Avrupa kıyısındaki konumuyla, doku olarak çok iyi korunmuş bir bölgenin parçası. Bu otel de o korunmuşluğun, o sürecin içinde kendisine iyi bir yer edinmiş. Binada düğünler, toplantılar gibi sosyal faaliyetler yapılıyor yani halkın daha önce de gündeminde yer almış bir nostaljk bir yer. Asıl amaç şehrin yaşamında sosyal ve birleştirici bir yapıyı yeniden kazanmak, renovasyon ve eklenen bölümlerden sonra birbirlerine geçişlerin önemli olduğu bir planlamayla bir sahil ve tatil oteli olduğu kadar bir kentsel mekan olmasını da sağlamaktı.
Buradan bağlamak istiyorum, bu hafta da yine Astana gibi Türkiye’nin üstü açılıp kapanabilen ilk alışveriş merkezi, Metro Merter Meydan Alışveriş Merkezi’nin açılışını yapacaksınız… O projeden de bahsedebilir misiniz?

Biz açıkçası açık mekânlara önem veriyoruz. Aynı şeyi Kanyon’da da yapmıştık. Kanyon Gültepe ile Büyükdere Caddesi’ni birbirine bağlayan bir geçiştir. Hatta ilk planlandığında güvenlik kapıları da yoktu, tamamen geçitti ama tabi 11 Eylül’den sonra dünyadaki tüm güvenlik sistemleri değişti.Aynı şekilde Metro’da da bir kot farkı var; üst kotu alt kota, yani konut alanını bir ulaşım kanallarına, caddeye bağlıyor. Bu bina yine bir geçit görevi görüyor ve bu sayede şehrin de bir parçası oluyor, orada yaşayanlara bir katkı sağlıyor. Nasıl ki Kanyon’un önündeki meydanla, içinden arka sokaklara geçişlerle orayı kamusallaştırıyor, aynı şekilde bu alışveriş merkezinde de üstü açılır olmasından ziyade içinden geçilir olması daha önemli. Çünkü böylelikle insan akışı sağlanmış oluyor. Alışveriş merkezlerine inanmıyoruz artık; bizce artık alışveriş merkezleri şehrin parçaları, yaşam alanları, birbirimizle buluştuğumuz ve daha çok vakit geçirilen sosyalleşme mekanları olmalılar.

Bugün artık internetten de alışveriş yapılıyor. Ama insanlar niye alışveri, merkezinden ya da sokaktan alışveriş yapmaya devam ediyorlar? Bunun en önemli sebeplerinden biri sosyalleşmedir. Bu tarz mekanların da bu nedenle sosyalleşmeye açık bir alt yapı oluşturan mekanlar olması çok önemli. Metro’da yaptığımız gibi, hava koşullarına göre açılır kapanır olması, yağmurdan, rüzgardan korunup rahat hareket etmenizi sağlıyor. Dumansız Türkiye’den sonra artık dış mekanlar iç mekanlardan daha çok rant getirir bir hale geldi. Sigara içenle içmeyen tabi ki ayrılmalı ama ben sigara içenlerin de haklarının korunması gerektiğini düşünüyorum. Farklı kişileri bir arada barındıran yerler olmalı. Biz binalar daha çok kullanılsın, tüketilsin istiyoruz. Mekanları yaratmak bir ekonomi ve o ekonomi de ne kadar tüketilirse fizibilitesi de o kadar artar. İnsanların oradayken mutlu ve huzurlu olması, daha çok zaman geçirmesi, huzurlu insanın üretkenliğin artması bir sosyal ekonomidir.
Açılır kapanır olması ya da mimari özellikleri Metro Grubu’nun talebi miydi yoksa tamamen sizin öneriniz mi?
Her bina mal sahibiyle yapılır. Sizin mimar olarak bir binayı tasarlarken muhakkak birçok ön görünüz vardır ama müşterinizin ya da yatırımcının bir bakışı bile size başka şeyler hatırlatabilir, bunların hepsi farklı sinerjilerdir. Tabi her şey o sinerjiyle gelişti ama mimari projede alınan tüm kararlar bizim kendi kararlarımızdır.
Birçok ilkler yaptınız İstanbul Modern, Loft, Kanyon, Sapphire gibi. Türkiye’de ilklerin kabul edilmesi biraz daha zordur aslında. Siz de bu zorluğu yaşıyor musunuz? Ve bu proje süreçlerinden biraz bahseder misiniz?

Bir şey yapabilme şansını elde etmek bir süreçtir. Senelerce yaptığınız işe emek veriyorsunuz ve o işten sonra hem kendiniz hem de çevreniz tarafından kabul edilir bir yere geliyorsunuz. Bence mimarlık sadece oturup masa başında çizmekle değil, hayatı yaşamakla, dünyadaki eğilimlerin, gelişmelerin neler olduğunu bizzat gidip görmekle, takip etmekle, araştırmakla gelişiyor. Teknolojiyle beraber insanların da alışkanlıkları değişti. 10 sene 20 sene öncesiyle bugün yaşadığımız hayat arasında büyük farklar var. Tüm yaşanan gelişmeler dünyayı başka bir yere götürüyor. İnternetten sonra ülkeler arasında keskin sınırların kalmadığına, böylece artık ulusallıkların çok daha zor korunduğuna inanıyorum. Çünkü insanlar ve kültürler arasında çok büyük bir geçişkenlik var. Bence bundan sonra artık halklar kendi kimliklerini korumakta daha çok zorlanacak ve insanlar arasında artık dünyalı olmak deyimi daha kullanılır olacak. Yere ve o yerin özgün değerlerine sahip çıkmak çok önemli tabi ama ihtiyaçlar ve talepler benzer hale geliyor. İnsanlar daha küçük alanlardan daha hızlı, daha pratik bir şekilde faydalanmak istiyorlar ve dolayısıyla o alanları maksimum derecede kullanmak gerekiyor. Bence lüksün tanımı sana verilen, sahip olacağın metre karede en iyi şekilde hayatı yaşamaktır. Yoksa 1000 metrekare, 50 ya da 100 metrekare fark etmez. Bazen 50 metrekare bir yer 500 metrekareden daha lüks olabilir çünkü hayatınızı kolaylaştırır. Şu anda en önemli şey zaman, onu kazanmak lazım.
Loft iki fabrikanın ortasında mevcut bir mekandı, bize ait bir iskelet değildi. İstanbul Modern’de de aynı şey geçerliydi. Sonuçta bir karkas sistemli, kaba inşaatın olduğu bir binaydı. 1970’lerde Amerika’da doğmuş olan loftun mantığı, birçok fonksiyonu birarada karşılayan, hem iş hem yaşam için kullanılan alanların geçişli olarak değerlendirilmesidir. Biz de bunu yakalamak istedik: mekanlar birbiriyle geçişli olsun, küçük üniteler oluşsun ama içeri girdiğinizde bütün her yeri bir arada hissedin ve istendiği zaman bölünebilsin, kapatılsın. Yatak odaları belirli bir metrekarede ama en az onun kadar bir ıslak hacim de mevcut. Binayı çok iyi bir altyapıyla tasarladık; bilgisayarınıza kabloyu taktığınızda her yere ulaşabiliyorsunuz, televizyonunuzu da çok amaçlı kullanabiliyorsunuz. SPA ve fitness gibi herkesi birleştiren bir sosyal alanı var.
Loft çok modern, çağdaş bir bina, hatta ‘Türkiye’de değilmişiz gibi geliyor bize’ diyorlar ama aslında 144 tane birimin bu kadar Anadolu gelenekleri izinde yaşandığı başka bir yere şahit olmadım. Müthiş bir komşuluk yaşanıyor. Biz bu bina için ilk prezantasyonu yaparken orada yaşayacak kişileri düşündük, yapının son kullanıcılarını da projenin en başında belirlemek gerekiyor sonuçta yaptığınız tasarım birbirine benzeyen insanları bir araya getiriyor. Bu binada şu anda en başta gösterdiğimiz mimari proje slaytlarında tanımladığımız tarzda kişiler yaşıyor. İnsan renderı tuttu yani; insan renderı tutunca bina renderı ve yaşantı da tutuyor. Zaten Loft yapıldı, reklam dahi yapamadan satışı tamamlanınca yatırımcı ikincisini istedi. Orada da aynı temayı biraz daha farklı bir biçimde, soft lof olarak uyguladık; öncelikle biz kendimizi tekrar etmek istemiyoruz. Bizim için bizim bir önceki yaptığımız bile son. Bu anlayışla olduğunuz zaman da ilkleri yapıyor oluyorsunuz zaten.
Biz genelde mevcut binaları bir katman oluşturarak ele almayı seviyoruz. Eski katmanı görmek, bir de bizim üzerine eklemiş olduğumuz seneler sonraki katmanı hissetmek doğru bir yaklaşım bize göre. Şu an Beyazıt Kütüphanesi’nde de aynı ilkeyle hareket ediyoruz. Çünkü surlarda yapıldığı gibi bir renovasyona ben inanmıyorum açıkçası. Her yapı ait olduğu dönemin izini açıkça taşımalı ama yeniden ele alındığı dönemi de yansıtmalı ve bir önceki dönemin gerçeğiyle çelişmemeli.
Bunun yanında İstanbul Modern bir dönüşüm projesidir. Sedad Hakkı’nın yapmış olduğu antrepolardan birinin müzeye dönüştürülmesiyle meydana gelmiş bir bina. Galataport Projesi’ni aldığımız zaman proje 100 bin metrekarelik, boğaza 1.2 kilometrekare kıyısı olan bir alanın yenilenmesini içeriyordu. Buranın çekim merkezinin bir kültür merkezi olması gerektiğini düşündük. Karşısındaki Tarihi Yarımada, Tophane’nin hemen alt tarafı, Beyoğlu gibi İstanbul kültürünü oluşturan güçlü bölgelerle çevrili bir lokasyon, dolayısyla burada bir kültür aktivite merkezi olması gerekiyordu. Proje tamamıyla gerçekleşemedi ama İstanbul Modern bu fikirden doğdu. Türkiye’nin ilk modern sanat müzesi olarak kültür hayatımızda bir yer edindi.
Bu renovasyondaki ana amaç, Sedad Hakkı Eldem’den kalan o binayı genel hatları ile korumak ve onun üzerine kendi mimari yaklaşımlarımızı koymaktı. Sade bir bina olması, transparanlığı, dışa dönük olması çok önemliydi ki genelde müzeler içe dönük oluyor ve gün ışığı almayıp yapay olarak ışıklandırılıyor. Biz İstanbul Modern’in Tarihi Yarımada’yla süperpoze olması gerektiğine, yani sergilenen çağdaş eserlerin ve arkasındaki Tarihi Yarımadanın biraraya gelmesinin yapıya bir özellik katacağına inandık ve öyle de oldu gerçekten.
Kanyon da az önce de değindiğim gibi şehrin bir parçası olması amacıyla başladı. Emre Arolat Mimarlık ile birlikte hazırladığımız Zorlu Center Projesi’ni de şimdi aynı yaklaşımla yapıyoruz, kocaman bir meydan var ortasında ve her şey onun çevresinde gelişiyor. Merkezler şehirlere sırtı dönük kutular olmamalı, şehirle kucaklaşan, insanları içine çekebilen ve o çevrede eksik olan şeyleri halka ve çevreye sunabilen yerler olmalıdır diye düşünüyoruz. Biz bütün çatıları yeşil alan olarak değerlendirdik. Evlerin terasları, bahçeleri var. Bina da hem yatay hem dikey olarak kullanılabiliyor.


Metrekare yerine metreküpten bahsetmenin daha faydalı olduğunu söylüyorsunuz bir röportajınızda. Bunun nedenini anlatır mısınız?
Bir mekanı üç boyutlu hissetmek çok önemli. Eski yapılara bakalım; hep yüksek kapılar ve tavanlar var. Metrekaresi büyük ama tavanı alçak binalarda nasıl kendinizi kutu içinde hissedeceğinizi düşünün. Lüks dairelerde metre kareler büyük ama 2.40 tavan var. O mekan size ne hissettirebilir ki? Hacim algılamasıyla çok daha küçük mekanlar, size çok başka duygular verir. Bu aslında insanların kendilerini iyi mekanlara layık görmeleriyle de alakalı bir durumdur. Mimar olarak insanların kendilerine layık mekanların neler olduğunu saptamamız ve bunları onlara seçenek olarak sunmamız gerekiyor.

Metreküp esasında unutulmuş ama geleneğimizde olan bir kavramdır ama bence bu hatırlanmalıdır. Az önce yenilikleri kabul ettirmekten bahsettik, bizim yaptığımız Sapphire’de net yükseklik 3,20’dir. Aslında öyle bir gökdelende 3,20 tavan yüksekliği demek, bir yarım cephe daha yapmak demektir. Bunun da bir maliyeti var. Bina yarısı kadar daha büyüyor. Ama bu öngörülü bir davranıştır ve yatırımcı da bizimle aynı fikirdeydi ve böylece tavanlar yüksek olabildi. Yine Loft’ta da, tavanları kapatmamamızın, kasetleri açıkta bırakmamızın sağladığı yükseklik, ferahlık, dolayısyla mekan büyüklüğüdür. Eğer o mekanları alçak yaparsanız o mekan artık “loft” olmaz, “lost” olur.
Sormak istediğim bir diğer soru da Atatürk Kültür Merkezi ile ilgili. Sayın Hayati Tabanlıoğlu tarafından tasarlanmış olması nedeniyle Tabanlıoğlu Mimarlık için AKM’nin özel bir değeri olduğunu ve yenilenmesi konusuyla yakından ilgilendiğinizi biliyoruz. Son haberlerde önce ihalenin Özsoy İnşaat tarafından kazanıldığını ve 1 yıl içinde tamamlanacağını, hemen ardından da açılan bir davanın kazanılması nedeniyle sürecin tekrar durduğunu öğrendik. Son durum hakkında ne düşünüyorsunuz? İstanbul için bu kadar önemli bir yapının bu kazar uzun zamandır sürüncemede kalmış olması, bir süredir kullanılamıyor olması ve belirsiz bir süre daha kullanılamayacak olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? AKM için yapılması gereken nedir?

AKM, bizim için manevi sorumluluğu çok yüksek bir yapı. Murat’ın babasının yaptığı binayı renove etmek için görevlendirilmek heyecanlı bir süreçti. AKM’nin kurtulması için 99’da Hayati Tabanlıoğlu’nu Anma Günü adı altında biz bir hareket başlatmıştık. Çünkü binanın hakkettiğ kadar özenle korunmadığına inanıyorduk. Binanın yenilenmesi için ciddi girişimlerde bulunmak gerekiyordu, binaların da bir ömrü var neticede. O yıl Anıtlar Kurulu tarafından tescil edildi. Ardından yenilenmesi için bir vakıf kuruldu ve çeşitli toplantılar yaptık. Bu, benim unutamadığım organizasyonlardan biridir. Ama ne yazık ki olumlu bir sonuç alamadık. Daha sonraki on yılda da kamuyu bilgilendirdik, kentlinin, mimarların, sanatçıların çok büyük desteğini aldık ve 2007’de bina 1. grup kültür varlığı olarak tescillendi ve Anıtlar Kurulu’nca da “Korunması Gereken Yapılar” listesine alındı. Hepimiz de rahat bir nefes alabildik.
Ardından mimari projenin hazırlanması gerekiyordu ve biz Tabanlıoğlu olarak Bakanlık tarafından görevlendirildik ve yenileme projesini bedelsiz olarak üstlendik. Ülkenin gelişmesindeki en büyük etkenlerinden biri de tabiî ki kültürdür. Gençler o kültürde yaşamalı. Bu yapı da çok önemli ve o binada çalışmak bizim için çok büyük bir mutluluk. Renovasyon projesini tamamladık, Anıtlar Kurulu ve Bakanlık da onayladı ve ihaleye çıkıldı. Yenilemede sadece 1977’deki değil, 1969’daki ilk projeye de referans alındı.Örneğin, ilk aydınlatma projesini Hayati beyle yapan grup şu anda varlığını etkin olarak sürdürüyor ve yine onlarla çalışıyoruz. Aslına sadakatle ve sosyal alanlarını da iyileştirerek bir proje yapıldı, Temmuz sonunda ihale de sonuçlandı, fakat KESK’e bağlı Kültür Sanat ve Turizm Emekçileri Sendikası’nın açtığı dava ile işlemler durdu. Bence, yıkılmaması için arkasında durulması ne kadar önemliyse, yapılmasın diye karşısında durmak da o kadar sakıncalı esasında. Üzücü bir süreç ve ben bu durumun yakın zamanda düzeleceğine inanıyorum. Bu tür toplumu ilgilendiren projelerle ilgili kararlar kişilerin yaklaşıma bağlı olamaz.

Bu noktadan bağlarsak, 2010 Avrupa Kültür Başkentliği’nin İstanbul’un tarihi ve mimari yapısına katkısı ya da zararı konusunda neler düşünüyorsunuz? Farklı şekilde yapılabilir miydi? İstanbul’un kültür altyapısı çok güçlü ancak bunu ortaya çıkaracak kültür merkezi sayısı ve çeşitliliği var mı? Yoksa buna ulaşmak için neler yapılmalı?
Her şey farklı yapılabilir elbette ve bence 2010 Avrupa Kültür Başkenti sürecinden beklentilerin sonsuz olmasına gerek yok. Bu dönemde örneğin AKM hayata geçebilsin, kapılarını açsın yeter. İstanbul’un orta yeri Taksim Meydanı ve meydanın sınırı da AKM. Şehirlerde iyi huylu bakteriler çok önemlidir. Bu bakteriler maya olacak şekilde kente atılsın ve 2010 da buna destek olsun, İstanbul’la kültürü birlikte anmak bile akıllarda güzel bir iz bırakıyor, bir niyet bildiriyor. Sergilerin, kültür faaliyetlerinin, diğer aktivitelerin bugünün kültür anlayışını yansıtması yeterlidir. 4 – 5 tane iyi iş yapılması, bazı abartılı girişimlerden çok daha iyi. Avrupa Kültür Başkenti gibi tanımlamalar İstanbul’u “benim nelere ihtiyacım var, neler yapılmalı” diye düşündürmeli, bir çeşit envanter oluşturmaya yaramalı. Zaman içinde doğru bir ekonomi, görevlendirme ve anlayış içinde devamı da gelecektir.
Mimarlığın beklenen düzeye ulaşması için neler yapılmalı?
Türkiye’de mimarlarla yapılan binalar, bir de mimarsız yapılan binalar var. Mimarlarla yapılan binalar arttıkça daha farklı olacaktır diye düşünüyorum. Son zamanlarda mimarlık bir yer kazandı. Biz de mimarlığın daha popüler olması için elimizden geleni yapıyoruz. Basını bir şekilde zorlamak ya da basında bazı tartışmaları başlatmak ve onların içinde olmak bu anlamda önemli bizim için. Bir bina hakkında konuşulması ve konuşulan işler yapmak önemli, Sapphire hakkında herkes konuşuyor örneğin, AKM de aynı şekilde. Bir meslek dalında olan bir kişinin mesleği için saygıdeğer işler yapmasıyla meslek dalının kredibilitesi artar ve böylece o meslek dalının yorumlanması değişir, etkilediği çevre de genişler. Bu sosyal bilinci geliştirmektir. Önünden geçtiğiniz bina sizi ilgilendirmeye başladığı zaman mimarlık gelişir, kullanıcı dolayısıyla yatırımcı daha iyi olanı talep etmeye başlar. Bugünü dünden daha kötü bulmuyorum açıkçası. Yeterli olmasa
da mimarlık alanında çok ciddi bir farkındalık var.

Türkiye’de mimarlık ve şehircilik alanlarında yapılmış pek çok yanlış iş var. Çoğu kent kendi karakterini kendi kültürünü koruyamamıştır. Diyarbakır’da Aya İrini gibi birçok bina var ama hiç birini göremiyorsunuz. Mardin, Urfa nispeten korunmuş şehirler. Bir Samsun’a gidiyorsunuz, aynı bloklar, aynı binalar her yerde. Bölgelerin, şehirlerin yaşam şekilleri ve karakterleri vardır. Bunların korunması ve iyileştirmelerin de o çerçevede yapılması gerekiyor. Şehirlerin ne şekilde gelişeceği, o ülkede ve dünyadaki yeri ne olmalıdır gibi değerlerin saptanıp ona göre bir şehir düzenlemesi, planlaması yapılmalı. Bence çevre bilinci geliştikçe insanlar yaptığı kötü işlerden utanmaya başladılar. İyi örnekler arttıkça, kötü daha kolay saptanacak ve silinecektir.
Çok teşekkür ederiz.
Mimdap



8 Yorum
Mehmet Nuri Çağlayan
TABANLIOĞLU MİMARLIĞI KUTLARIM, yöneticileri çok iyi organizatörlerdir. Yaptıkları projelerin %99 tasarımını yanlarında 750 TL ye çalıştırdıkları genç mimarlara ve yabancı mimarlık bürolarına, uygulama projelerini İngiliz çizim bürolarına, görsellerini 3d çizimlerinide rusya daki 3d animasyon şirketlerine yaptırırlar.MASON lobisindende çok muntazam destek aldıkları içinde iş ve proje alma konusunda sıkıntıları yoktur. YINEDE BOYLE BIR ORGANIZASYONUN IDARESI KOLAY DEGILDIR. TEBRIKLER…
Salih Polatlılı
Ülkemizin üvey evlat muammelesi gören mimarlık ortamında, içler acısı tümüyle çağdışılaşmış mimarlık eğitimi ortamında, rüşvete boğulmuş idari ortamında, tek kelime ile tüm bunlar kadar korkunçlaşmış meslek odası ortamında adalar görmek yine de çok güzel. Tabanlıoğlu mimarlığı kutlarım.
Mustafa Sabri Önçler
düzgün işleri belli bir kalitenin üstünde sunabilmek ve bu anlamda bir çizgi oluşturmak çok meşakkatli birşey. hep o kalitenin üstünde ürünler veren Tabanlıoğlu topluluğu ve Melkan hanımın bu sürekli başarısı oldukça önemli. örnek olmaktan bahsedilecekse yaptıkları işle, mimarlık pratiği ile bence örnekler. hem de sadece bizim kendi sınırlarımız içinde değil yurt dışında da.
başarıların devamını dilemek lazım.
fikri özsağlamer
mimarlıkta adımlamak ve bir yerlere gelmek çok uzun uğraşılar ve reel başarılar gerektiren birşey. bunu sağlamak gerçekten sağlam bir proje bilgisi ve organizasyon becerisine bağlı.
Melkan hanım bu husularda gerçekten yetkin bir insan ve altında imzaları olan projeler kayda değer üstün özelliklere sahip.
Mimarlığa bakışı ve gelecek kuşaklar için önerileri de çok yerinde.
Kenan Ataç
mimari pratik mimari işle gelişebilecek olan bir yetenek. pratik olmadan ya da hayali projelerle mimarın kendisini geliştirmesi mümkün değil sadece dünyadaki süreci izleyebilir.
bu anlamda Tabanlıoğlu geleneği öncelikle şanslı. önemli yapıların işleri onlara verilmiş zamnında ve hala veriliyor. olanaklar, şanslar, yetenekler, tarihsel süreç bir yerde kesişiyor ve ortaya olumlu bir tablo çıkıyor. bu saptamam onların yartıcı yenilikçi ve modern yaklaşımlarının başarısını arkalamak anlamında değil. bence şu anda Türkiye’nin yanlız fikirleriyle değil pratikte yaptıklarıyla en önde gelen mimari grubu. zaten bunu örtmek, küçük görmek saçmalık olur.
Melkan Tabanlıoğlu atölyenin ortak yaratıcılarından biri anladığımız kadarıyla. mimarlık kamuoyundan da tanıdığımız Melkan hanımın genç ve başarılı mimarlar katagorisindei yeri tartışılmaz.
Başarılarının devamını dilerim.
Saygılar
Mehmet Sayım Karayeğen
Bir yapının fonksiyonel olabilmesinin mimarıyla beraber yapı sahibininde isteklerinin mantıklı ve belirli kültür seviyesinin olması gereklidir.Gereksiz ve bir noktaya odaklanmış istekler ise mimarlarımızı yaratıcılıktan yoksun bırakmaktadır.Mimari projelerimiz maalesef detaylandırılmadan tatbikata geçilmekte ve işi bilmeyen ustaların eline bırakılmaktadır.İşini tam yapmayan Mimar ,Mühendis ve diğer teknik elemanların Tabanlıoğullarının projelerini,binalarını gördükten sonra ÖZELEŞTİRİDE bulunmaları gerekmektedir
Mehmet Sayım Karayeğen-09/08/2009.
Hayati Binler
Bir meslek dalında olan bir kişinin mesleği için saygıdeğer işler yapmasıyla meslek dalının kredibilitesi artar ve böylece o meslek dalının yorumlanması değişir, etkilediği çevre de genişler. Bu sosyal bilinci geliştirmektir. Önünden geçtiğiniz bina sizi ilgilendirmeye başladığı zaman mimarlık gelişir, kullanıcı dolayısıyla yatırımcı daha iyi olanı talep etmeye başlar. Bugünü dünden daha kötü bulmuyorum açıkçası. Yeterli olmasa da mimarlık alanında çok ciddi bir farkındalık var.
Çoğu kent kendi karakterini kendi kültürünü koruyamamıştır.
çevre bilinci geliştikçe insanlar yaptığı kötü işlerden utanmaya başladılar. İyi örnekler arttıkça, kötü daha kolay saptanacak ve silinecektir.
Lüks dairelerde metre kareler büyük ama 2.40 tavan var. O mekan size ne hissettirebilir ki? Hacim algılamasıyla çok daha küçük mekanlar, size çok başka duygular verir.
Konularında sayın Melkan Tabanlıoğluna gönülden katılıyoruz. Sistem eğik yazıya müsaade etse idi alıntıların tırnak içinde görülmesi daha rahat olacaktı.
Alışveriş merkezlerine inanmıyoruz artık; bizce artık alışveriş merkezleri şehrin parçaları, yaşam alanları, birbirimizle buluştuğumuz ve daha çok vakit geçirilen sosyalleşme mekanları olmalılar. görüşüne ise bazı karşı görüşlerimiz var:
Alışveriş Merkezlerinin daha çok vakit geçirilen sosyalleşme mekanları olması isteği vahşi kapitalizmin bize olan emirlerinden biridir. Geçtiğimiz yüzyıllardaki kültürümüzle bugünü karşılaştırdığımızda gördüğümüz manzara çok farklıdır. Bir Osmanlı yani Türk kentinde insanlar camiyi mahallenin ortasına yani hayatının ortasına koymuştu. Medreseler, hamamlar, kütüphaneler ve tekkeler hayatın canlı canlı geçtiği yerler idi. Özellikle tekke ve zaviyelerde dervişler (o gün için neredeyse her vatandaşın bağlı bulunduğu bir tekke olduğunu hatırlayalım) sadece uhrevi işlerle ilgilenmez durumunda olmayıp bir dünyevi zanaatı da öğrenmek zorunda idiler. Ayrıca derdi tasası olan insanlar da tekkelerin o manevi havası içerisinde, sair insanların beraberlikteliği ile bir nevi rehabilite oluyorlardı. Günümüzde ise rahatlama yerleri AVMler olmuştur. Bu da insana çok kazan, çok harca, harcadıkça çok mutlu olacaksın emrini veren vahşi kapitalizmin bir zorlamasıdır. Kalbi ve dahili duygularını rahatlatmaz, insana sadece geçici bir lezzet verir. Manevi yaralarına merhem olmaz. Elbette bu husus cemiyetin dünya görüşüyle alakalı bir husustur. Mimarlar ise mal sahiplerinden gelen isteklere göre mekan düzenlemesi yapmakla mükelleftirler.
AKM ise adaşım olan rahmetli Hayati Tabanlıoğluna ait ve gelin olan hanımefendi ile zatın oğlu olan eşinin nezdinde elbette ayrı bir yeri var. Böylesi eserlerin hemen yık yap mantığı içerisinde ekonomik ömürlerini tüketmeden yıkılıp yerine yenisinin yapılması israftan başka bir şey değil. Bu itibarla korunmalarının ekonomik yönden gerekli olduğu açıktır. Bu tür yapıların korunması gerekli kültür varlığı olarak tescili için ise mevzuata göre 19. yy. sonuna kadar yapılmış olmaları esastır. Sadece Atatürkün kaldığı yerler ile milli mücadelede önemli yeri olan yapıların korunması esastır. Koruma kurullarının mevzuata göre karar vermeleri gerekir. Mesela; Ankarada Maltepe Camii klasik dönemin bir taklididir. 1950lerde yapılmış bir camidir. Bu eserin ne özelliği, ne dönem özelliği var ki korunmak üzere tescil edilmiştir? Yapıların meri mevzuata göre; günümüz mimarisi ve yapım tekniği açısından önemli ve değişik vasıfları taşıyor diye tescil edilmesi uygun değildir. Ancak böylesi yapıların korunmasına mani bir hal yoktur ve korunabilir. Bunlar ayrı şeylerdir. Mevzuat değiştirildiği taktirde çok yakın tarihte yapılan yapılar bile korunması gerekli kültür varlığı haline getirilebilir. Burada da esas sıkıntı kapitalizmin bizlere dikte ettiği israf öne çıkmaktadır. İşte efendim, yıkalım adam gibi bir şey yapalım, eskileri boşverelim. Düşüncesi ne kültürel ne ekonomik bir altyapısı olan bir görüş ve kanaat değildir.
taner alparslan
Her iki Tabanlıoğlu da gerçekten mimarlıkta en verimli dönemlerini yaşıyorlar. Astana Arena müthiş bence. Dünya çapında imzalarla birlikteler. Türkiye’deki yapıtlar da çok kayda değer mimari tarzları ve ölçekleriyle kente bir değer katan eserler. Çok gurur verici.