Söyleşiyi yapan: Seval KALKAN
Özellikle Tarlabaşı Projesi’ndeki “Uzlaşma Yöneticiliği” göreviyle sık sık gündeme gelen, Kentsel Strateji Ltd. Şti. kurucu ortağı, şehir plancısı Sayın A.Faruk Göksu ile kentsel dönüşüm, kentlerin dönüşüm dinamikleri ve yeni kavramsal çerçeveleri üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

İlk olarak Sosyal Bilimler ve Şehir Planlama eğitimlerinizden ve bugüne kadarki deneyimlerinizden bahsedebilir misiniz?
Şehir planlama eğitiminden önce eskiden adı o zaman Gazi Eğitim Enstitüsü olan Gazi Üniversitesi’nde Sosyal Bilimler okudum. Sosyal Bilimler konusunda özellikle felsefe olmak üzere çok kitap okumamı sağladı. Onlar benim toplumsal bakış açımı değiştirdi. Fakat son sınıfta Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ni kazandım ve bir ikileme düştüm. O zaman ki idealim öğretmen olmaktı. Ama öğretmen olmakla ODTÜ’de okumak ikilemimi ODTÜ kazandı. Şimdi de geçmişe doğru dönüp baktığımda en iyi kararı verdiğime inanıyorum. 1979 yılında ODTÜ eğitimime başladım. 1984 yılında da Şehir ve Bölge Planlama bölümümü bitirdim. Sonra da iş yaşamım başladı.
İlk deneyimimi Ankara’da Kent-Koop tarafından gerçekleştirilen Batıkent Yeni Yerleşmeler Projesinde yaşadım. Murat Karayalçın’la sekiz yıl Batıkent Projesinde çalıştım. Proje kapsamında da çok önemli deneyimler elde ettim. Çok kapsamlı, büyük bir projeydi ve kamu ile sivil işbirliği çerçevesinde bir projenin nasıl gerçekleştirileceğini öğrendim. Projenin modeli yerel yönetim, merkezi yönetim ve sivil örgüt, yani Kooperatifler Birliği işbirliğine dayalı bir saç ayağı modeliydi. 8 yıl orda çalıştım. Kent-Koop’un Batıkent Projesi, başarısı ile Dünya Konut Yılı ödülünü aldı. 1987 yılında konut kooperatif deneyimini gecekondu, tarihi doku, kent işletmeciliği, doğal yaşam, işgücü vb gibi alanlara yamak üzere bir dizi proje başlatıldı. Bu projelerden, Zafertepe Gecekondu Çevresi Geliştirme Projesi ve Halk Bahçeleri projelerini gerçekleştirdim. Sekiz yıllık süreç içinde; uygulamalı projelerde, diyalog, proje geliştirme, işbirliği yaratma konularında deneyimim oldu.
Sn. Karayalçın’ın Ankara Büyükşehir Belediye başkanı olmasıyla birlikte belediyeye geçtim. Portakal Çiçeği Vadisi Kentsel Dönüşüm Projesi’nin Genel Müdürlüğü’nü yaptım. Türkiye’de ilk kez belediye, kamu, özel sektör ve mülk sahiplerinin bir araya geldiği şirket yaklaşımında gerçekleştirilen bir projenin yöneticisiydim. Proje kapsamında “A’dan Z’ye proje geliştirme süreçlerini öğrendim. Ayrıca, kentsel dönüşüm, proje senaryosu, uzlaşma, proje ortaklığı” gibi kavramları gerçekleştirdik. Tabi burada 20 yıl öncesinden bahsediyoruz.

Portakal Çiçeği ve Dikmen Vadisi Projeleri kentleşme sektörümüzün, dönüşüm odaklı ilk örnekleri olan çok önemli projelerdi bence. Bu projelerden sonra özel sektörde çalışmaya başladım. Doğuş Grubu’nda çalıştım, özel sektörü ve özel sektörün dinamiklerini bu süreçte tanıdım. 2000 yılında da oradan ayrılarak kendi şirketim olan Kentsel Strateji’yi kurdum ve o yıldan beri de İstanbul’da ve Anadolu’da Kentsel Dönüşüm projeleri ve Uzlaşma Yönetimi yapıyoruz. Ayrıca kentsel strateji ve proje geliştirme konularında da danışmanlıklarımız var.
Sizin de bahsettiğiniz gibi Portakal Çiçeği Vadisi Projesi, Türkiye’de gerçekleştirilmiş ilk Kentsel Dönüşüm projesi olarak sayılabilir. Burada nasıl görev aldınız, neler yaptınız ve bunun dinamikleri nelerdi? Şimdi de geriye baktığınızda “şöyle de yapabilirdik” ya da “bunu yaptık, çok iyi oldu, örnek de olmalı” dediğiniz şeyler var mı?
Portakal Çiçeği Vadisi, gecekonduların olduğu bir alandı ve sorunları çok da fazlaydı. Amaç, uzlaşma yoluyla mülk sahipleri ve gecekondu sahipleri ile anlaşarak Ankara’da çağdaş bir proje gerçekleştirmekti.
Belediye yönetimin yaklaşımı her bir projenin farklı bir örgütlenme biçimi ile gerçekleştirilmesiydi. Örneğin, Portakal Çiçeği ve Dikmen Vadisi için iki ayrı şirket kuruldu. Belediye Başkanı (Karayalçın) projeyi, çok önemli bir girişimci olan Sn. Aykut Mutlu ve bana verdi. İyi bir ekip oluşturduk. İlk önce mülk sahipleriyle konuştuk. Şirket kuracağımızı, belediyeyle beraber bu projeyi yürüteceğimizi açıkladık ve bir yıllık uzlaşma sürecine girdik. Bu benim en önemli deneyimimdi. Mülk sahiplerine, mülklerinin bir vadi içinde olduğunu ve yaklaşık 240 bin metrekare olan yapılaşma hakkını kullanılmasının iyi bir çevre yaratmayacağını açıkladık. Zaten bir önceki belediye yönetimi de orası için yeşil alan yapmak üzere kamulaştırma kararı almıştı.

Önümüzde iki seçenek vardı. Vadinin ya tamamı yeşil alan olacaktı ya da yapılaşmaya açılacaktı. Yeşil alan yapabilmemiz için kamulaştırmamız gerekiyor ve maliyeti 20 milyon dolardı, imar haklarını kullanmaları için izin verirsek iyi bir çevre elde edilmeyecekti. Biz orta yolu bulmaya çalıştık. 240 bin metrekarelik inşaat hakkını 60 bin metrekareye düşürelim ve %70-%80’lik bir alanı da yeşil alan yapalım ki değeri arttıralım ve bir şirket kuralım, o şirket aracılığıyla da bunu yapalım diye konuştuk. Tabiî ki 240 bin metrekare inşaat hakkının 60 bin metrekareye düşürülmesini mülk sahipleri istemedi. O zaman vadi çevresinde, bir daire 100 bin dolara satılıyordu ve kat karşılığı anlaşma yaparlarsa her mülk sahibine dört daire düşüyordu. Biz onlara 1 daire vereceğimizi ve bunun değerinin 400 bin dolar olacağını söyledik. Yani ilk defa imar hakkı yerine değer hakkı olan bir yaklaşım getirdik. Çok ikna olmadılar ama süreç içinde bir güven ortamı yaratıldı. Mülk sahiplerine kamunun şartlarını sunduk. Bunlardan birincisi imar hakkının ¾ oranında düşürülmesi, ikincisi vadinin % 70 inin yeşil alan olması, üçüncüsü ise projenin şirket arcılığı ile gerçekleşeceği ve şirketle anlaşma yapılması idi. Uzlaşmanın kamu adına temel ilkeleri bunlardı. Kamunun şartlarına karşılık mülk sahipleri de şart koştular ve şirket kuruluyorsa o şirkette belediye hissesinin %49 olmasını ve mülk sahiplerinin de şirkette, arsa hisseleri oranında hissedar olmalarını istediler.
Böylelikle kamu, özel, sivil ya da mülk sahipleriyle beraber iyi bir proje gerçekleştirildi. Vadinin %70’i yeşil alan ve her 4 metrekarelik inşaat hakkının 1 metrekare olması sağlandı ama o 1 metrekarelik alan 4 metrekarelik alan değerinde oldu.
Portakal Çiçeği Vadisi Projesi’den çıkan sonuçları söyle sıralayabilirlim:
- Birincisi, uzlaşma. Eğer mülk sahipleri ya da gecekonducular ve belediyeler gibi doğrudan projeden etkilenecek tarafları projenin içine katarak aralarında doğru bir diyalog kurabiliyorsanız, bu projeler hayata geçiyor.
- İkincisi, kararlılık. Belediye başkanının vizyonu ve kararlılığı bu projenin devamını sağladı. Projede 8 ay içinde %51 çoğunluğa ulaştık. Sn. Karayalçın’ın %51’i kamu yararı kabul ederek projeye devam edeceğini açıklaması ile bu oran %80’e ulaştı.
- Üçüncüsü, imar hakkı yerine değer paylaşımı. Bu projede fazla imar hakkının önemli olmadığı, ancak iyi proje ve kaliteli çevre ile yaratılan değerin daha önemli olduğu ortaya çıkmıştır. Kısacası güven, uzlaşma ve karar verme – yani kararlılık – olduğu sürece proje kendi değerini yaratıyor ve gerçekleşiyor.
Peki, “bunu yapsaydık/yapmasaydık” dediğiniz bir şey var mı?

O zaman gecekondu sahiplerine Ankara’nın başka bir yerinde altyapılı arsa verdik, onlara mimari proje ve malzeme yardımında bulunduk. Bugün yine böyle bir projenin başında olsaydım iş yaratma odaklı bir yaklaşım izlerdim. Gecekondularda yaşayanlar için proje kapsamında halkın ekonomik kalkınmalarını da sağlayacak sosyal programlar da düzenlerdim ama 20 yıl öncesinin koşullarında bunları yapmak neredeyse imkânsızdı.
Bildiğiniz gibi Kentsel Dönüşüm’ün 3 bacağı var, mekansal, toplumsal ve ekonomik. Biz mekansal dönüşümü gayet başarıyla tamamladık; mülk sahipleri açısından ekonomik değeri de oldu ama gecekonduda yaşayan halk için iş yaratma ve toplumsal gelişme programları gerçekleştirme fırsatımız olmadı. Ama şimdi yetkim olsa bunları yapardım diye düşünüyorum.
Kentsel Dönüşüm sizin görüşünüze göre yanlış algılanıyor ya da kullanılıyor. Kentsel Yenileşme ya da Kentsel Yenileme nasıl algılanmalı? Dünyada aslında Haussmann’dan bu yana Kentsel Dönüşüm projeleri yapılıyor ve bunların negatif yönleri görüldü. Şimdilerde ekonomik ve sosyal boyutları da artık görülmeye başlandı. Türkiye bu örneklerin neresine bakıyor ve neresinden yola çıkıyor acaba?
“Kentsel Dönüşüm”ü tartışacaksak şunu kabul etmemiz gerekiyor: bu kavramı reddetmek doğru değil. Kentler, özellikle İstanbul, Ankara gibi büyük kentler başta olmak üzere, son 30-40 yıl içinde hızla, yık-yap yöntemiyle dönüştü. Bu süreçte de tarihi ve kültürel değerlerimizi yok ettik, kentsel arsayı çok kötü kullandık, kamu arazilerini işgal ettirdik, gecekondu gibi bir kavram ortaya çıkardık… Barınma olarak baktığımızda gecekondu yanlış bir olgu değildi ama 80’lerden sonra imar ıslah planları ile 4 kat yapılaşma izni verilmeye başlanması, hızlı bir dönüşüm sürecini başlattı. Yani, 84’ten sonra da Islah İmar Planları’nda Kentsel Dönüşümün bir biçimi gerçekleşti, gecekondular yıkıldı, yerlerine 4–5 katlı binalar yapıldı. İnsanlar bunu yeterli bulunmayınca 2 kat daha yapıldı ve sonra ne oldu? Kentsel riski yüksek olan yerler ortaya çıktı. İşte bu bir Kentsel Dönüşümdü.
Ben suçlu aramıyorum. Suçlu aranacaksa, başta mülk sahipleri olmak üzere, mimarlar suçlu, müteahhitler suçlu, plancılar suçlu, herkes suçlu diyebiliriz. Ama şimdi yeni bir dönem başladı. Yeni dinamikler var. Sorunlar çok. Kentler boşalıyor, kent ekonomileri çöküyor.
Şimdi kentleşme, durağan hale geldi. İnsanlar yeşil alanların, kentsel çevrenin, dar yolların, toplumsal olayların önemini anlamaya başladı. 99 depreminin ardından da kentsel dönüşüm kavramı sanki hiç yokmuş gibi yeniden gündeme geldi. Bu konuya her yerde farklı yaklaşımlar var.
Eğer kentsel dönüşümü gerçekleştireceksek, en başında sorunları doğru saptamalıyız. Kentlerimizde, yoğun yapılaşma, hisseli mülkiyet ve yetersiz açık – yeşil alan gibi 3 önemli sorunumuz var. Fatih, Zeytinburnu gibi ilçelerde çalıştım ve kentimizde 100 konuttan neredeyse 20’sinin riskli olduğunu gördüm. Bizim önceliklerimiz de yaşam kalitemizi yükseltecek, riskli, dar yolları genişletmemiz ve yeşil alanlarımızı çoğaltmamız yönünde. Tabi ki en büyük sorunumuz da bunu nasıl yapacağımız.
Artık kentlerimizde boş arsa kalmadı. Kentlerimizde dar yollar, yetersiz yeşil alan gibi birçok sorun var. Bu sorunları çözmek için Kentsel Dönüşüm yapılmak zorunda. Ama asıl sorun nasıl yapacağımız. Kentsel arsanın yeniden nasıl kullanacağımızın yollarını aramalıyız.
Kentsel dönüşüm eşittir uzlaşma ve kentsel arsanın yeniden kullanım becerisi. Bunun mekansal, ekonomik, toplumsal boyutlarını da içine kattığımızda böyle büyük bir kavram ortaya çıkıyor ama maalesef bunların içi boş çünkü henüz iyi örnekler göremedik.
Hep üzerinde durduğunuz “Uzlaşma Yönetimi” kavramı ve boyutları olarak tanımladığınız 6B’yi biraz açar mısınız? Nasıl çalışmalar yapılması gerekiyor bu kapsamda?
Sizinle paylaştığım ve şu anda da yürüttüğüm projelerden edindiğim deneyimle diyebilirim ki: bu iş uzlaşma yapılmadan olmaz. Uzlaşmayı her kesimle yapmamız lazım: kamu, belediye, mülk sahibi ve yaşayanlar arasında; mimarlar, plancılar, mühendisler arasında; sivil toplum örgütleriyle de birlikte yapmamız lazım. Bunun artık bir sektör olması gerekiyor ve bu yeni sektör plancılar için daha da önemli. Kentsel arsayı yeniden kullanma becerisi uzlaşmayla olur. Ben son bir yılda Tarlabaşı Yenileme Projesi ve Kartal’daki Kentsel Dönüşüm Projesi’nde Uzlaşma Yöneticiliği yaptım. Tarlabaşı Projesi’nde belediye adına çalıştım; belediye, projeyi yürüten şirket ve mülk sahipleriyle arasında 6 aylık bir uzlaşma süreci yaşadık.
İkinci olarak Kartal Derneği’nin çağrısıyla, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kartal Derneği, mülk sahipleri ve Zaha Hadid arasında uzlaşma yöneticiliği yaptım.
Gerçekleştirdiğim çalışmalarda uzlaşmanın 6 bileşeni olduğunu gördüm. Birincisi, bilgilendirme (doğru bilgi ve belge paylaşımı, şeffaflık, Kentsel Dönüşüm alanlarının nasıl ilan edildiği, seçim kriterlerinin ne olduğu gibi), ikincisi, bilinçlendirme (tarihi kültürel çevreye nasıl davranılması gerektiği, yapı risk oranının nasıl azaltılacağı, yaşam kalitesinin nasıl yükseltileceği gibi). Üçüncü aşama buluşma. Projenin anlatılacağı ve tartışılacağı toplantılara projeden etkilenenlerinin buluşturulması süreci. Dördüncüsü, beklentilerin yönetilmesi, yani özellikle mülk sahiplerinin beklentileri ile özel sektör ve kamu sektörünün beklentilerinin ortak bir paydada karşılanması sağlanmalıdır. Maalesef Türkiye’de beklentiler çok yüksek ve herkesin beklentisi farklı. Bence artık imar hakları bedava verilmemeli ve artık herkes kendi finansmanına ortak olmalı. Ondan sonra da beklentileri aşağıya çekmemiz gerekiyor. Beşincisi, projedeki tüm belirsizliklerin ortadan kaldırılması. Altıncısı ise proje ilkelerinin taraflarca benimsenmesinin sağlanmasıdır. Herkesin evet demesi mümkün değil ama asgari müşterekte buluşmaları önemli. Benimsetmek başarıyı getirir.

Deneyimlerime göre, uzlaşmanın bu 6 basamağı çok iyi uygulanırsa, başarılı projeler ortaya çıkacağını düşünüyorum. Ben kısaca bu basamaklara “6B” diyorum. Bunun içi doldurulmalıdır.
Bu aşamada size Karanfilköy, Tarlabaşı ve Kartal projelerini sormak istiyorum. Şu anda uzlaşma yöneticisi olarak baktığınızda bu projelerde durum nedir? Aslında konumunuz, özellikle Tarlabaşı ve Karanfilköy düşünüldüğünde, iki ayrı kutup gibi gözüküyor…
Tarlabaşı projesindeki çalışmalarım 6–8 ay önce bitti. Şu anda dışarıdan takip ediyorum. O projede belediye adına çalışarak, belediye, yatırımcı ve mülk sahiplerini bir araya getirmeye çalıştım. Başarılı olamadım. Çünkü belirli bir proje ihaleye konmuş, şirketin vereceği rakamlar belirlenmişti ve beklentiler çok yüksekti. Tüm bunlar bir araya gelince uzlaşma sağlanamadı. Uzlaşma süreci ihaleden önce olsaydı daha farklı olur muydu, bunu tartışmak lazım. Ama belediye süreçlerin 3 yıl önce başladığını söylüyordu. Her zaman bilgilendirme tam olmalı, halka onun diliyle, onun anlayacağı şekilde her şey anlatılmalı herşeyden önce. Şimdi dışarıdan baktığım kadarıyla projenin devam ettiğini biliyorum. Tabi ben Tarlabaşı’nda projenin belirli bir yerinde devreye girdim ve bunun dezavantajları da vardı.

Uzlaşma kavramı Türkiye’de daha yeni ve gelişmesi lazım. Tarafsız olmak zorundasınız. Tarlabaşı’nda belediye çağırdı, şirket kabul etti, mülk sahipleri bir süre kimin adına çalıştığımı sorguladı. Ancak, daha sonra beni benimsedi. Birlikte çok güzel bir Stratejik Sosyal Plan hazırladık.
Karanfilköy’de ise dernek çağırdı beni. Hem özel sektörde, hem de kamuda çalıştığım ve bu işi bildiğim için, orada modeli birlikte yapmak için çağırdılar. Sıfır noktasında işe başladım. Mülk sahipleriyle beraber bir model oluşturduk, aşağıdan yukarıya örgütlenme modelinin güzel bir örneğiydi ve belediyeyle paylaştık. Çok hoşnut karşıladılar ama pazarlık aşamasında ve arsa değerinde sorunlar yaşadık. Şu an proje beklemede.

Kartal’da da dernek çağırdı. Orada da Tarlabaşı’nda olduğu gibi, sıfır noktasında başlamadım. Bir yarışma yapılmıştı ve belediye tarafından 1/5000 planları hazırlanıyordu. Teknik anlamda uzlaşma çalışmaları yaptık. Bilgi ve deneyimlerimi paylaştım. Dernek üyelerinin de büyük bir çoğunluğu sanayiciydi. Neredeyse tüm konuları tartıştık ve planlama kararlarını gayet güzel benimsediler. Zaha Hadid’in proje yaklaşımı ile planlama yaklaşımımızı bir araya getirdik. Sonuçta Zaha Hadid’in, belediye bürokrasisinin -ki bürokrasi çok önemlidir ve 7. B olarak sayılabilir- ve mülk sahiplerinin de kabul ettiği bir plan ortaya çıktı. Ama tabi, Kartal Belediyesi’nin yönetiminde değişiklik oldu ve şimdi yeni bir alan çıktı: Politik Uzlaşma.
Şehir plancıları için bu tür uzlaşmalar çok önemlidir. Farklı meslekleri, farklı politik düşünceleri, farklı kişileri bir araya getirir. Şu an bireysel bir çalışma yürütüyorum ama bunların bir sektör oluşturacağına inanıyorum. Bu plancılar için yeni bir alan olacak ve yakın zaman içinde eğitim kurumlarında bunun dersleri verilecek.
Sunumlarınız ve yazılarınızda sıklıkla Kent Planlamada Yenilikçi Uygulama Araçları olarak İmar Haklarının Toplulaştırılması (İHT), İmar Hakları Transferi Yöntemi (İHTr.) ve Menkulleştirme kavramlarından bahsediyorsunuz. Bunları biraz açıklayabilir misiniz? Özellikle “Gayrimenkulün Menkulleştirilmesi” anlam olarak, “kullanım yerine değişim değerini öne alan” bir yaklaşım izlenimi yaratıyor. Özellikle bu konuya açıklık getirebilir misiniz?
Artık, beceri kentsel arsanın yeniden kullanımı. Boş arsa yok ve arsaların tümü maksimum kullanılmış durumda. Tarihi, kültürel binalar da finans yaratamıyor ve çoğu çöküntü halinde. Türkiye’de imar hakkı önemli ve önemliyse imar haklarını bir yerden bir yere transfer etmemiz lazım. Bunun çeşitli yolları var.
1- Eğer yeşil alan yaratmak istiyorsak ve eğer imar planlarında kamu alanları üzerinde yapılar varsa oradaki alanları kamulaştıramayacağımıza göre bu alanlardaki imar haklarını kabul edip, onları başka alanlara transfer etmeliyiz.
2- Eğer kültürel değerlerimiz yıkılıp üzerine bina yapılamıyorsa ve finansman da yaratamıyorsak, bunlara “imar bonus”u verip, orada kullanmayarak başka yere dönmesini sağlamalıyız.
3- Kentsel Dönüşüm ile belli alanlarda yoğunluklar arttırılacaksak, burada imar haklarının bedava dağıtılmaması ve ikinci maddedeki imar haklarının buraya transfer edilmesi lazım.

Bizde DOP ve KOP vardır: Düzenleme Ortaklık Payı olarak %40 alınır, yetmez, Kamu Ortaklık Payı olarak da %10-15 alınır ve kamulaştırılır. Ben bu ikisinin yeterli olmadığını söylüyorum. Birincisi, boş alan kalmadığı için yeniden DOP alamıyorsunuz; ikincisi de, kamulaştırma için kamunun yeterli kaynağı yok. O zaman, benim POP dediğim, yeni bir yaklaşım olan Proje Ortaklık Payının gündeme gelmesi lazım. Eğer belediye imar hakkını dönüşüm sürecinde veriyorsa, bunun karşılığında altyapı, sosyal projeler ve diğer projeler için bunun bir kısmını geri alması lazım. Biz Tarlabaşı’nda bunu önerdik. Uzlaşma, değer odaklı yapılıyor ve herkesin anladığı şeklinde kat karşılığına dönüyor tabi. Orada, örneğin yatırımcıyı ikna ederek, otopark yerine 8-10 metrekare daha fazla verildi mülk sahibine. Eğer bir kat daha imar hakkı verilseydi, o menkul kıymete dönüştürülerek başka bir yerde, örneğin Maslak’ta satışına izin verseydi, yatırımcı 10-15 metrekare daha fazla hak verebilirdi mülk sahibine, böylelikle uzlaşma daha kolay ve burada kalmak isteyen daha fazla olurdu.
Bu yaklaşımları Türkiye’nin artık denemesi lazım: POP, imar hakları transferi, deprem riski nedeniyle kentsel doku risklerinin arttırılmasıyla imar haklarının toplulaştırılması –ada ya da proje bazında- gibi. Koruma yasasına bu, “İmar Hakları Aktarımı” adı altında girdi ancak henüz yönetmeliği yok. Özellikle Tarihi Yarımada ve finans yaratmak için çok önemli. Gelecek 10 yılda bunların gündeme geleceğini düşünüyorum.

Son olarak yine hep sözünü ettiğiniz “Yerel Bazlı Örgütlenmeler”den de bahseder misiniz? Sivil Toplum Örgütleri yeterli değil mi artık?
Sivil toplum örgütlerinin gündemleri farklı. Orada yaşayanların sorunu, onlarla birlikte çözülecekse, biz yereli örgütlememiz lazım. Yani NGO yerine CBO (Community Based Organization).
Peki, Türkiye’de var mı böyle bir örgütlenme biçimi?
Biz Zafertepe’de yaptık. En başarılı örnek odur. Yereli örgütleyip kooperatifi kurduk ve sorunları ve öncelikleri onlar saptadı. Halkı topladık ve belediyenin ancak 10 yıl sonra yapacağı bir merdiveni, taşlarla, kovalarla 4 saatte yaptık. Çevrenin ulaşılabilirliğinin arttırılmasını sağladık.
“Destek” diye yeni bir oluşum içerisindeyiz. İki amacımız var: Yerele “kendi projeni kendin yap”; gönüllülere, yani şehir plancılarına, mimarlara, avukatlara da “kendi işini kendin yarat” mesajı veriyoruz.
100 tane gönüllü (şu anda 30 tane var) mimar, plancı, avukat ve sosyologla birlikte başta İstanbul olmak üzere, Tarlabaşı, Karanfilköy gibi alanlar seçip 2’şer 3’erli gruplar halinde kapıları çalarak birlikte yerel odaklı proje geliştireceğiz.

Ayrıca da 100 tane yerel lider yetiştirmeyi amaçlıyoruz.
Hedefimiz, “kendi projeni kendin yarat ya da ‘’kendi işini kendin yarat” gibi bir sloganla, bu yılsonunda hareketi başlatmak. 10 yıl içinde destek grubunu genişlemesi, bilgi ve deneyimli uzmanlar yetiştirilmesi, yerel örgütlenmeler kurulması da diğer hedefleri oluşturmaktadır.
Sonuç olarak, kentsel dönüşüm bir uzlaşma süreci. Amaç, süreç içinde yerelin örgütlenmesini yaygınlaştırarak yerel sorunları ve öncelikleri doğru saptamak ve çözüm yolları bulmaktır.
Çok teşekkür ederiz.
Mimdap



9 Yorum
CEMAL
DEVLET BELEDİYE KAMU YADA ÖZEL SEKTÖR HİÇ FARK ETMEZ HEPSİ AYNI HALT BİZİM HAKKIMIZ RESMEN GASP EDİLDİ FARUK BEY VE BENZERLERİ NEYİ DEGİŞTİRİRKİ İŞ ÖNCEDEN PLANLANMIŞ VE PLANLANDIGI ŞEKİLDE DEVAM ETMEKTE FAKAT HEP SÖYLEDİM VE SÖYLÜYORUM BENİM HAKKIMI YİYENLERE HAKKIMI HELAL ETMİYORUM ALLAHINDAN BULSUNLAR CEMAL ALPAT
ZEKİ TİRYAKİ ANKARA SGK
Hep Genç Kal
Ümit GÖK
Hem genç ve hemde bugünkü insan hayatının dereksinim ve layık olduğu çağdaş yaşamına yön verecek bilgilerle ileriye dönük imkanlar sunabilmek … İyiki ODTÜ’ yü seçmişsiniz. Başarılar. Ümit GÖK
Kemal Akgün
tarlabaşında söylenen “bir şirket sizin evinizin değerini belirledi. biz evi yıkıp yerine binalar yapacağız. inşaat bittiğinde size de buradan yer vereceğiz. (280m2 karşılığı 80 m2). bu öneriyi kabul etmezseniz evinizi kamulaştıracağız deniyor.
Bir adamın kafasına silahı dayayıp “dostum sana reddedemeyeceğin bir önerim var” diyen karikatüre ne kadar benziyor değil mi bu tarlabaşı uzlaşması.
“projenin toplam arsası ne kadar, kaç m2 inşaat yapılacak?” sorularına “onlar belediye ile aramızda, sizi ilgilendirmiyor. siz evinizin şimdiki değeri ile ilerideki değerini karşılaştırın” deniyor.
Kenan Ataç
Herkesin çıkarlarının arttığı bir projede kamu tarafının düzenleyici ve garantör olması şartıyla dönüşüm sağlanabilir. Burada reel gerçeklerle yüzleşmek gerekir. Son tahlilde piyasa ekonomisinin hüküm sürdüğü yerlerde piyasa zaten bir karne sunar ortama. Sizin beklentiniz ne olursa olsun değer o değerdir. Fakat ekspertizliğe güvenli kurumlara tabiki ihtiyaç var. Türkiye de şu anda değerleme uzmanlığı bu eksiği gideriyor ve çekişmelerin afaki dallarda uzamansı bir sona yaklaşıyor. Değerler içinde garimenkulü sabit bir değer olarak görmek yerine kentin değişiminde rol alan ve kendini yeni oluşumlar içinde tekrar üreten bir meta olarak görmek lazım. Yine elebette nasıl tüketiciler korunuyorsa yasal çerçevelerde mülk sahipleri değerleme uzmanlarının ekspertizliğinde korunmalıdır. Herkes sınırını ve piyasa değerini bilince uzlaşmak için şartlar oluşmuş olur.
osman çoban
emek sermaye çelişkisinin var olduğu diğer bir ifade ile ezilenlerin bulunduğu bir gündelik hayatta uzlaşma diye birşey olmaz. gelişmiş ve sosyal politikaları olan kapitalist ülkelerde alt sınıflara göreli olarak bazı haklar tanınır ve ekonomik sistemden kopmamaları için onlarla bazı koşullarda uzlaşılır. fakat sermaye birikimi doğru dürüst bulunmayan geri kalmış kapitalist ülkelerde emekçilere tölerans gösterilebilecek bir hak teorik olarak yoktur. dolayısıyla uzlaşma da yoktur. uzlaşma denilen şey onların zor kabul edeceği bazı şartları önlerine koymaktır. ben Türkiye’de son otuz senedir ezilenlere devletin merhametle yanaşabileceğini asla ummuyorum. zaten böyle bir örnek de yok.
Coşkun Erdal
uzlaşma bir kültür işidir bana göre ve uzlaşma yönetimi ise toplumdaki demokratik kültüre göre hayat bulabilir. bizim için yeni bir kavram ve yeni bir alan. biz de uzlaşma değil “kabul” veya idare tarafından söylenene “biat” daha geçerlidir. itiraz ya yoktur ya da itiraz hiç bir noktada buluşmamak için yapılır. yani ya hep ya hiç vardır. ara bir yerde buluşmak ve haklarına rıza göstermek yaygın değildir. “uzlaşma” üzerine toplumdaki grup ve zümrelerin önce bir fikri olmalı sonra icraat pratikleri yaratılmalıdır.
derya çiçek
uzlaşma teorik olarak eşit güçlere sahip kişi ve gruplar arasında anlamlı bir girişimdir. diğeri koşullu ikna demektir. idare koşulludur ve söylediklerinin olduğu gibi kabul edilmesini ister. buna karşılık birey ya da vatandaşda koşulludur bütün geleceğinin teminatını uzlaşmadan elde etmek ister.
özel mülkiyetin kutsandığı ülkelerde ve kamu mülkiyetinin vatandaşa geniş olanaklar tanımadığı ortamlarda uzlaşma o işi görev olarak yapmaya kalkanları üzen bir eylemdir. kimse veya hiç bir taraf “uzlaşıdan” tatmin olmaz çünkü.
necibe polat
kentleşmenin gayrı nizami olduğu bir ülkede, yöneticilerin bile kentsel gelişme için yol yöntem ve proje sunmayı yıllardır denemedikleri bir ortamda vatandaşın kentten anladığı şey sadece barınmak değil oraya tutunmak oluyor. tutunmak ve orada tuttuğu yerin değerlenmesiyle kendini ileri fırlatmak istiyor. kentleşmen denilen şey onlar için yoğunluk artması, çarşı pazarın etki alanının genişlemesi. hal böyleyken sap saman çok fazla birbirine karışıyor. kentsel gelişme, değişme, yenileme, rehabilitasyon, dönüşme kavramları ziyadesiyle birbirinin içine giriyor. sonra günün birinde bu gayrı nizami “kentleşme” çaresizce izlenir ve ortaya son ürün olarak çıkan “yoksulluk” ve “kent yoksulluğu” ağıtlar yakılarak izlenirken, adına “kentsel dönüşüm” (kanunu henüz yok ama her yerde buna atıf uygulamalardan söz ediliyor) diye bir “nizam” (!) çıkartılıyor.
işte kızılca kıyametin koptuğu zaman bu zaman. ne nedir, kim neye karşıdır, niye karşıdır, niye herşeyin adı DÖNÜŞÜM dür,??? sorular sorular.
bu karmaşıklık içinde UZLAŞMA yönetimi hakikaten biraz naif bir kavram bence. uzlaşma hem idare açısından hem vatandaş açısından ORTAK bir yol arayışı değil kendi fikrini beyan etmenin bir platformu olunca ortaya birşey çıkmıyor. Faruk beyin “orada başarısız oldum” dediği yer aslında eşyenın tabiatıyla ilgili. BAŞARILI olsa şaşılacak iş olurdu.
hakikaten zor bir yol seçmişsiniz Faruk bey, kolay gelsin.
saygılar