Söyleşiyi yapan: Seval KALKAN
ERGİNOĞLU&ÇALIŞLAR MİMARLIK’ın kurucu ve ortakları Kerem ERGİNOĞLU ve Hasan ÇALIŞLAR ile tasarım, mimarlık, kent ve projeleri üzerine konuştuk.

Hasan ÇALIŞLAR ve Kerem ERGİNOĞLU
MİMDAP: Birçok modern yapıyı titizlikle tasarladığınızı biliyoruz ve çok da başarılı örnekler ama özellikle tarihi eser niteliği taşıyan bir yapıya yaklaşırken sizin için tasarım ne demektir? Mesela son zamanlarda ortaya çıkan bir grup restoratör mimar kendilerinin farklı, “korumacı mimar” olduklarını, koruma ve tarihi bölgelerdeki işlerin tasarımcı mimarlar tarafından yapılamayacağını iddia ediyorlar. Kendilerini ayrı bir kategoride tarif ediyorlar. Tasarımcıların da sadece modern bina inşa edecekleri gibi fikirleri var diyebiliriz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Hasan ÇALIŞLAR: Bence en iyi korumayı tasarımcı mimar yapıyor. Dünyadaki örneklere baktığımız zaman da böyle. Restoratör mimarlar önemsiz insanlar değiller; çok önemli ve hakikaten var olması gereken, klonlanarak çoğaltılması gereken figürler. Bu konuya yüzde yüz katılıyorum ama restoratör mimarların daha dogmatik yapıları var. İş onu gerektiriyor. Bazı binalar var ki arkeolojik koruma metotlarıyla tek tek uğraşılması gereken, çok ciddi uzmanlık gerektiren yapılar. Örneğin Topkapı Sarayı’nın Harem Dairesi’nin altın varakları ya da kalem işini yapabilmek için sanat tarihini, uygulama tekniklerini derinliklerine kadar bilmek, bunlara hakim olmak gerekir. Bu başka bir şey. Bir de eski yapıyla uğraşmak var. Burada ise bilakis yapıyı tanımak gerekiyor bence. Yapıya hakim, inşaat kültürüne hakim bir kişi olması gerekir. Bizim Tuz Ambarı mesela, sonuçta taş duvarlardan yapılmış bir ambar. Hiçbir sanatsal değeri yok. İlk önce balıkhane olarak yapılmış. Onun için kocaman duvarları var. Sonra tuz ambarı olmuş, Tekel hububat deposu olarak kullanmış. Burada yapının karakterini anlayıp, okuyup nerde tutup, nereye kadar gidileceğini, yeni yapılan mimari nereye kadar kendisini göstersin, nerede göstermesin kararını vermek gerekiyor. Tasarımı iyi yapan şey ikisi arasındaki o dengeyi nasıl kurduğun. Bu durumlarda, bir restoratör mimar zaman zaman eski binanın ağırlığı altında ezilebiliyor. Eskiye karşı olan tutkuları, sevgileri, bağlılıkları gerçekliliklerin üzerine geçebiliyor. Bu gibi durumlarda restoratör mimarlardansa konuya daha liberal bakan mimarların yaptığı işlerin çok çok daha güzel olacağını, yurt dışındaki örneklere de baktığımızda görüyoruz.
Kerem ERGİNOĞLU: Önemli olan şey; bir binanın yaşaması, binanın kullanılması. Binaya kullanılmamak üzere bir şey yapıyorsanız zaten o, bina olmuyor bence. Evet, bazı örnekler var; mesela Ayasofya artık müze. O zaman o öyle yaşaması gereken bir şeydir. Sabah 9’da açılır, akşam 5’te kapanır, o şekilde yaşar. Ama bazı yapılar, bence kullanılarak yaşar. Aslında baktığımız zaman da Bizans yapısını Selçuklu ya da Osmanlı almış, onu kullanmış ve yaşatmış. Onu kullanmadıkça zaten bina bitmiş. Çünkü bina yıpranan bir şey. Yapının ömrü nedir hepimiz biliyoruz. Çürür; onun yaşaması gerekiyor. İşleyen demir ışıldar, bina da öyle.
MİMDAP: Türkiye’de korumacılık üzerine çok şey konuşuluyor ve çok tıkanılan noktalardan biri de koruma nesnesinin ne olacağı sorunsalı. Sokak yapıyorlar Amasya’da, Kastamonu’da örneğin, ama herşey müzeye dönüşmeye başlıyor. Kullanımı yok, bugünkü hayatla bütünleşmiyor. Koruma altına alınan doku içinde bir sokakta bir tane evi müze yaparsın kabul ama bütün evleri de müze zannetme saçmalığını görüyoruz. Çünkü kullanılamadığı, güncellenemediği zaman, modern hayatla birleştirilemediği zaman bir sıkıntı ortaya çıkıyor. Ama bu nokta henüz aşılamadı ve korumaya bakış tutuculuğu ve bunun üzerinden yapılan tartışmalar Türkiye’de bitmiş, tüketilmiş değil.
Hasan ÇALIŞLAR: Tabi hepsinin bayıldığı o evlerin içinde kim bilir neler var… Paris’teki bulvara bakıp “a, bak ne güzel korumuşlar” diyorlar ama girip bakınca her cephenin askıda olduğu, içeride bambaşka bir mekan olduğunu görürsünüz. Önemli olan kent cephesinin korunması ve binaların yaşaması…
MİMDAP: Geçmiş görüntüyü hala taşıması, sokak cephesi ya da kent duvarı diyebileceğimiz şeylerin bugüne taşınması, bunlardan vazgeçmeden içinde iyileştirmeler olabilir tabi.
Hasan ÇALIŞLAR: Muhakkak. Gidip tabi eskinin taklidi cephelerin yapılması da son derece yanlış. Kurul çok yakın zamana kadar bu tür şeyleri kabul ediyordu; Restoratörlerin de kendi içinde zaten bir konsensüs olduğunu zannetmiyorum. Farklı farklı fikirler olması, doğal ve iyi bir şey ama baktığımız zaman en iyi korumayı yine tasarımcı mimar yapıyor. İyi tasarımcı mimar her işi beceriyor. Masa da tasarlasan şehir de tasarlasan tasarımcılık tasarımcılıktır.
Kerem ERGİNOĞLU: Ayrıca iyi tasarımcı her zaman bir danışmanlık alır. Ben katılıyorum; “ben çizdim oldu” mantığı değil, ekiple birlikte oluyor bu işler. Bizim de elimizde sihirli değnek yok, kimsede de yok. Hep baktığınızda ekip işi, dünyada baktığınızda da. Bu komplike hale geldi artık. Tek başına Howard Rourke gibi şövalyeliğe falan da gerek yok.
Hasan ÇALIŞLAR: Biz Tuz Ambarı’nda örneğin derzleri aldık, nasıl dolduracağız, yıkattıktan sonra taşlar dökülüyor, ne süreceğiz üzerine diye. Biz üniversiteye gittik. Kendi kendimize karar vermedik. Restoratöre gitsek bize o “Tekel’in 60’ta yaptığı makasları söktür sen yine ahşaplarla yap burayı” diyecek. Ahşapların arasında belki dikme var, dikme yap diyecek. Bilmiyorum. O zaman öyleydi, şimdi böyle olması lazım. Şimdi depo yapmıyoruz. Ahşap dışında da malzememiz var.
“Doğru yapılar tasarlanmasına aracı oluyoruz”
MİMDAP: Mimarlık düşüncenizi, mimarlık deyince oluşan fikirlerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Kerem ERGİNOĞLU: İlk başta mimarlık bir hizmet sektörü. Bir şekilde bir hizmet veriyoruz. Doğru yapılar tasarlanmasına aracı oluyoruz. Böyle bir görevimiz var. Biz de aldığımız bir takım komutları, bu iş hayatından alınan komutlardır, belediyenin veya yönetmeliklerin verdiği bir takım komutlardır, bunları alıp kendi süzgecimizden geçirip, bir ürün haline getiriyoruz; böyle bir misyonumuz var. Bunu yaparken bizim açımızdan sadece iyi olacak hasta yok. Çok farklı hastalar var ve bu hastalara biz bir şekilde belli noktaya kadar bir tedavi yapabiliriz, bir şeyler önerebiliriz. Meşhur bir doktor var, Mehmet Öz mesela diyor ki “ben sadece bana gelen hasta bir daha sigara içmeyeceğine, içki içmeyeceğine dair imza atıyor, ondan sonra ameliyat ediyorum”. Hayır, değil. Sigara içecek hasta da, yaşayacağı kalan 10 yılında veya 20 yılında iyi yaşamalı. Biz buna da gereken operasyonu yapmalıyız. O da belli bir noktaya kadar gitmeli. Bu mesleğin görevi bence budur. Kimisi başka bir şey için gelebilir, kimisi belli bir noktada gelebilir, ama burada bir iyi niyet veya yapı anlamında daha iyi bir ürün hedefi varsa biz her birine gerekli hizmeti vermekle yükümlü hissediyoruz kendimizi ve elimizden geldiği kadar da veriyoruz. Mimarlık görüşümüz bu.
Tabi ki bunları yaparken çevreye de artı bir takım değerler katabiliyorsak bu önemli bir şey. Aslında doğru iç mekan ya da dış mekanların yaratılması, insanları bir şekilde mutlu ediyor. O mutlulukta payımız olabiliyorsa biz de mutlu oluyoruz bu işten ve bir yandan da hayatımızı kazanıyoruz bunu yaparak, böyle de bir fonksiyonu var.
MİMDAP: Farklı nitelikte binalar tasarlıyorsunuz. Sadece bir dalda gitmiyorsunuz. Bir anlamda hayatın içinde karşı karşıya geldiğiniz her konuyla yüzleşiyorsunuz. Profesyoneller olarak bu çok çeşitli-yönlü tasarım serüvenine ait tavrınızı yorumlar mısınız?
Hasan ÇALIŞLAR: Bizim için konunun kendisinden çok, Amerikalılar “case study” derler ya “case”in kendisi asıl enteresan olanı”. Mesela biz restorasyon yapmıyoruz, restorasyondan hiç hoşlanmıyoruz desek, Tuz Ambarı gibi bir işle karşılaşamayacağız. Yahut da büro binaları hep aynı, çekirdek çöz, devam et deyince bir dolu yaptığınız o matrak mekanları, Turkcell gibi bir binayı mesela yapamayacağız. Onun için bence önemli olan konunun kendisi değil, konunun nasıl ele alındığı, kimlerle, ne şekilde işlenildiği. Mimarlığın çok değişkenli bir yapısı var. İşveren bir tane ucu, müteahhit öbür ucu, mimar var, arazi var.
Biz bir konser salonu yapmışız, kutup dairesine 5 paralel kala bir yerde. Bir kültür merkezi yapmışız Bering Boğazı’nda. Askeriyeye üs yapmışız Kızıl Deniz’de. Şimdi böyle bakınca hakikaten diğer taraftan belediyenin bir yarışmasında da ödül almışız örneğin, 6 metrekarelik büfe gibi bir konuda. Onunla uğraşan adam bununla uğraşır mı? Ama hala portfolyomuza baktığımız zaman belki de en çok zevk alarak yaptığımız, eğlendiğimiz iş Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği için Kilyos’ta yaptığımız Plaj’dır. Yaptığımız şey de bina değil, iki tane soyunma kabini ile bir tane duş. Çatısı kapısı yok ama eğlenceli ve heyecanlı bir iş olabiliyor. Diğer taraftan da 200 bin m2 bir toplu konut, bir şehir yapmak son derece antipatik bir hale gelebiliyor. Elinize yapışıyor, bir takım şeyler olmuyor, iyi gitmiyor iş ve tadı kaçabiliyor. Bu hale gelmemesi için biz, işin sonucunda iyi çıkabilecek bir şey varsa ona doğru yöneliyoruz. Bakıyoruz mesela geliyor işveren “işimiz var, yapar mısınız?” Bazılarında hakikaten gözlerimiz parlıyor, dalıyoruz. Bazısı çok daha büyük bir iş olduğu halde “bu işe girersek nasıl çıkacağız? Bu çevrede iş yapılır mı? Burayı çevreyi bir “challenge” olarak alsak kendimize, ona karşı çok radikal bir tavır alsak, o radikal tavır için son derece bizim arkamızda duracak bir işveren, bir müteahhit lazım. Bunlar hakikaten o formda insanlar mı?” diye düşünüp bir değerlendirme yapıyoruz. Onun için ‘ne iş olsa yaparım, ağabey’ düşüncesinden ziyade tavrımız, ‘hangi işten bir yere varırım’ yolunu gütmek.
“Proje, doğru mimarlık yapmak için araç olmalıdır”
MİMDAP: “Proje” sizin için ne demektir? Proje bir “iş” midir, yeni bir “düşünce” üretme noktası mıdır, kente bir “armağan” mıdır, hayatı sürdürmek için yapılan zaruretlerden kaynaklanan birşey midir?
Hasan ÇALIŞLAR: Hepsi var, çok iyi anlattınız aslında. Ama bir konu var ki en önemlisi bence proje, doğru mimarlık yapmak için araç olmalıdır. Tamam, elbette ki bir fikri sunmaktır, fikirdir ama gerçekleşmemiş bir proje de arşivlerde yok olmaya, gündemden silinmeye mahkumdur. Çoğu zaman, araştırmacılar dahi, mimarlık derlemesi yapınca bina üzerinden yapıyor, Görsel tarihimiz bizim biraz kısıtlı belki ondandır ama yine de yapı üzerinden değerlendirme her zaman projeden daha etkili olur.
Kerem ERGİNOĞLU: Biz kendi yaptığımız sunumlarda da bina bittiyse illa ki portfolyoda binanın kendi resmini koyuyoruz. Arada render yapıyoruz, maket çalışması vs. yapıyoruz ama onlar onu yapmak için zaten gereken şeyler. Başarı oranı değişebilir. Biz % 100’ü hedeflemişizdir ama % 70 olmuştur. Olabilir ama sonuçta odur. Onun üzerinden artık tartışmak lazım konuyu veya görüşleri, hataları. Bina yaşarken de oluyor değişmeler sonuçta.
MİMDAP: Mimarlık mesleğinin yapılabilir olmasıyla ilgili bir sıkıntı yaşıyor musunuz? Mesleğe başladığınız yıllara, bugüne ve bundan sonrasına baktığınızda, talebe göre verilme biçimlerini öncelikle ülke ölçeğinde, sonra da kendi ölçeğinizde tanımlarsanız mesela bundan 15 sene öncesine baktığınızda neydi de bugün böyle, bundan sonra da şöyle olacak dediniz şeyler var mı?
Hasan ÇALIŞLAR: Hem mimarlık hizmetinin verilişi, hem de bu hizmeti bizim veriş biçimimiz. Bir 15 yıl önce bizim verdiğimiz proje kalitesi ile şimdi verebileceğimiz proje arasında dünya kadar fark vardır herhalde.
Kerem ERGİNOĞLU: O değişti evet ama bir de proje talep edenlerin yaklaşımı da çok değişti 15 yıl içinde. Biz tabi tecrübeye bağlı olarak değiştik. Ama işveren konumu daha bir bilinçli hale geldi bence.
Hasan ÇALIŞLAR: Eskiden Rusya’ya çok detaylı proje çizerdik. Şimdi Türkiye’de de yapıyoruz. Bu açıdan inşaatçıların yurtdışına gitmesi gelmesi iyi oldu, bir sistem öğrendiler. Kesinlikle kalite artışından söz edebiliriz.
Kerem ERGİNOĞLU: Sektör, inşaat sektörü veya yapı sektörü çok yükseldi son 15 yıl içinde. 1998’de Paris’teki inşaat fuarına gittik, daha tecrübesizdik ama her salonu didik didik gezip, her salona hayranlıkla baktığımızı hatırlıyorum. Sonra 2002 ya da 2004’te tekrar gittik. Herşey artık bizde vardı, şaşırmadık. Arada Türkiye yükseldi ama hem malzeme açısından hem üretim açısından herkesin bir takım oyunuydu bu. Siz tek başınıza dünyanın en iyi mimarı olabilirsiniz ama bu ülkenin seviyesiyle, sektörün seviyesiyle, bunu üretenlerin seviyesiyle, bunu anlayanların seviyesi ile beraber yükseliyor.

Hasan ÇALIŞLAR: Batı’da daha iyi mimar olduğu için değil, daha iyi bir mimariye talep olduğu için yapılıyor. Onu yapabilenler olduğu için yapılmıyor. Öyle bir şansa sahip oradaki mimarlar. Oradaki adam da 20 yaşında işe başlıyor, 40 yaşına gelince başka bir ortamda başka bir şansı oluyor, burada başka. Herkes gelen şansını en iyi şekilde değerlendirmek zorunda.
Kerem ERGİNOĞLU: Devlet kanadında bence biraz gerileme var gibi geliyor. Baktığınız zaman o dönemi yaşamadık ama 50’li, 60’li, 70’li yıllarda devletin bunda çok daha öncü olduğunu, bir takım daha kreatif projelere veya yarışmalar vs. olsun, hep ön ayak olduğunu, daha iyi bina yaptırmaya çalıştığını görüyoruz. Çünkü aslında maddi güç belki daha çok devlette.
Hasan ÇALIŞLAR: Devlet yapılarının üretim kalitesi de arttı ama tasarım kalitesi düştü. Eskiden devlet yapıları baktığınız zaman özellikle Ankara’da tasarım kalitesi olarak mekan değerleri, kütle organizasyonu bizden daha önceki jenerasyon iyi mimar, ağabeylerimiz tarafından tasarlanmış binalar. Ama malzeme yok, çiniler merdivenlerde, beş para etmez doğramalar… Şimdi bakıyoruz mesela şurada Adliye Sarayı yapılıyor. Bomba gibi bir inşaat gidiyor, tıkır tıkır herşey gerçekten. En iyi kaplamalar, betonlar vs. dökülmüş, lokum gibi. Ama tasarım düzeyine baktığımız zaman, bir Adliye Binası öyle mi olmalıydı ben bilmiyorum. O tasarım nasıl elde edildi, ilk önce onu merak ediyorum. Kongre Vadisi’ni kim yaptı mesela? Şehrin ortasına böyle bir proje yapılıyor, iyi kötü tartışmıyorum, kim yapıyor bunu? Merak ediyorum.
Kerem ERGİNOĞLU: Kamuya ait çünkü. Ahmet Bey’in kendi tiyatrosu olsa canı istediği yere, istediği şekilde gelsin yapsın tiyatroyu. Kimse bir şey diyemez.
Tarlabaşı’nda eleştiriliyoruz mesela ama o süreçte Belediye koydu maketini, tek tek projeleri anlattı. Defterini açtı. Herkes yorumu yazdı buna. Ama bunu yapamaz mıydı Harbiye’nin göbeğine, şehrin en merkezi noktasına böyle bir şey yaparken ki üst üste tepkiler alırken. Bence çok daha akılcı bir yöntem. Tepkiye karşı “buyur ben bunu yapıyorum, bu sebeple yapıyorum, şöyle bir yöntemle yapıyorum” demesi bile yeter. Açıklama yapmadan birşey yapıyorlar sonra da bizim Başbakanımız, Belediye Başkanımız “bir şunu dediler, bir bunu dediler” diyorlar. Ama kardeşim sen de bunu güzel anlatsaydın başta. “Bunun yöntemi bu olacaktı buraya şunu yapmıyoruz; buraya şunu yapıyoruz, yapacağımız proje de budur, bu şekilde biz bunda ilerliyoruz” deseydin tepki gelmeyecekti belki. Böyle bir tepkiye gerek kalmayacaktı.
“Planlama bu işin esası”
MİMDAP: Genel olarak kentsel planlamaya nasıl bakıyorsunuz? Bugün kentlerimize dair ve onların imar şartlarına ait düşünceleriniz nedir?
Hasan ÇALIŞLAR: Sorarlar ya hani, sihirli değneğin olsa ne yaparsın diye. Ben hemen bu imar planı işine girerdim. Planlama o kadar bu işin esası ki çünkü, ne yaparsanız yapın dünyanın en iyi mimarlarını getirip yan yana bina yaptırın, planlama olmazsa her şey boşa gider. Alışveriş merkezinde bile dükkanları yapan iç mimarlar götürüyorlar projelerini onaylatıyorlar işletmeye.
Kerem ERGİNOĞLU: Onun yanında alışveriş merkezlerinde bile “shop mix” yapıyorlar mesela değil mi? Adam diyor ki “bak, buraya bu mağaza olursa yanına bunu koy ki dengelensin”. Orada da bir uyum var, yoksa “en fazla parayı verene ben burayı kiralarım” demekle olmaz, çalışmaz. Devletin de konumu o olması lazım. Mesela 10 yıl, 20 yıl gibi bir hedef koymalı, bu sürede burası hep çalışmalı ve hep dengeli çalışmalı. Ben ilk açtım hemen kiraya verdim demenin bir anlamı yok. AVM 3 ay dolar, 3 ay sonra kimse gitmez, sonra sistem çalışmaz. Aynı şey.
Hasan ÇALIŞLAR: Buradaki mağazanın dekoratörün durumuyla mimarın durumu aynı şey. En önemli şey doğru planlama. Bu işin olmazsa olmazı. Fakat diğer taraftan da “bugüne kadar planlanmış bir kent parçasında iş yaptınız mı?” deseler, hayır. Bir takım şeyleri yollar geçirip parsellere ayırmayı planlama zannedenlere söyleyecek bir şeyimiz yok. Zaten ben hakikaten görmedim önden kentsel tasarım yapılıp da siz de şurayı yapın diye organize bir şey.

Bu iş bir tasarım işidir. Planlama daha istatistik, matematik hesapları da içeriyor. Burada 3.000 m2 okul alanı lazım, burada 5.000 m2 ticari alan lazım, yol da buradan geçiyor. Buraya kadar tamam. Bunu kim tasarlar? Ve bana bunca senedir bu şehirdeki, ilçelerdeki planlamayı kimin tasarladığını biri söyleyebiliyor mu? Belediyede çalışan bir plancı, aynı zamanda yetkin bir tasarımcı demek değildir. -‘şehir ve bölge planlama’ mezunu olmak demek- tasarım konusunda yetkin yapmaz kimseyi, Mimarlık için de aynı. Ülkenin en önemli toprağını orada cetvelinin düz geldiği şeklinde yolu geçirip ya da gelen siyası baskıyla Mehmet Efendi’nin orada arazisi daha çok rant kazansın diye ilkesizlikle yapılıyor. Bu tasarlanmıyor. Burada politik bazı değerler ve arazi fiyat değerlendirmesi üzerinden parselasyon yapılıyor. Tasarlamak da ayrı bir şey. Tasarım politikacıların yaklaşmadığı bir şey. Çünkü olayın işleyişini bozar. Bir sistem vardır orada, o sistemi bozacak herşey kötüdür, tasarım da bunun başında gelir. Çünkü tasarım Mehmet Bey’in arazisinin önünden yolu geçirtmemeyi gerektirir. Grafik olarak o Mehmet Bey’in arazisi, en kötü yerde kalır. O da meclis üyesi filandır. Budur Türkiye’deki durum.
MİMDAP: İstanbul’un planına ait birçok tartışma yapılıyor yıllardır. Bir mimar olarak sizin İstanbul’da görmek istedikleriniz ve acilen değiştirilmesi gereken şeyler nedir diye sorsak…
Hasan ÇALIŞLAR: Bir tane daha fazla insan görmek istemiyorum; burası doldu. Bu şehrin 60 km dışında FiYaka, buraya ŞuYaka, şuraya BuYaka… Halkalı’da 3 milyon konut yapıldı, iyi bravo, peki nasıl gidilip gelinecek oraya? Bu şehri sürekli lineer olarak büyütmekten vazgeçelim…
Kerem ERGİNOĞLU: Büyütüyorsak bence önce bunların bağlantılarını yaparak büyütmek veya bunların yeni bir mantığının olması lazım. Beylikdüzü ve Mimar Sinan tarafına kadar olan bölgede inanılmaz bir konut var. Buna rağmen bu insanların tek yolu E-5 hattı, bir de TEM hattı var. Bunun dışında bir ulaşım alternatifi yapmıyorsun ve oraya o kadar büyük bir konut yatırımı yapıyorsun. Yakın çevresinde mutlaka yaşayan bir şey vardır; fabrikası vardır vs. Fakat burada yaşayabilmek için, kente kolayca gelebilmesi lazım bu kişilerin. Deniz otobüsü koyuyorlar, sabah bir tane gidiyor, akşam bir tane. Bu kaç kişi taşıyor? Madem elde var, suyu kullanman lazım. Bir şey yapıyorsan onun bir mantığını oturtman lazım Çok da zor gelmiyor bana. Çünkü inanılmaz yerlere inanılmaz paralar yatırılabiliniyor. E-5 yapıyorsan, TEM yapıyorsan bunun bir yerini de toplu taşımaya ayır. Bu insanlar 45 dakika gittiğini bilsin ve ona binerek gidebilsin. O anlamda metrobüs projesi belli bir noktaya kadar mantıklı. Ama daha iyileştirilir belki başka bir şey de yapılabilir… Belki de o raylı bir sistem mi olmalıydı? Bu tür şeyleri bazen insan kendi kendine düşünüyor, sen düşünüyorsun, o kadar adam düşünmez mi? Ama galiba düşünmüyorlar ve o da korkuya sebep oluyor. Çünkü inanılmaz bir bütçe inanılmaz bir para yönetiyorlar.

MİMDAP: Kentsel tasarım denilen ölçeğe ait düşüncelerinizi merak ediyoruz. Mimarın kentsel ölçekten azade tutulduğu, uzmanlıkların yüceltilip işbölümünün kutsandığı bir dönemde mimarın kentsel ölçekten dolaylı olarak el çektirilmesine ne diyorsunuz?
Hasan ÇALIŞLAR: Bizim şehir içinde bir araştırma yapsak kaç tane kullanılmayan boş bina var? İnanılmaz çok çıkar. Eski bina, tarihi bina, yeni, eski olmayan bina… “Yok, vermeyelim, değeri artar” diye boş tutulan binalar… Bizde nasıl oluyor? Yatacak yeri olmayan gidiyor, devlet arazisine gecekondu yapıyor, bir yeri işgal ediyor ve orada yaşam kuruyor mecburiyetten, iyi niyetten, kötü niyetten… O ayrı konu; bin bir türlü hal var. Avrupa’daki fakir halk ne yapıyor? Bir tane boş binanın camını kırıyor ve orada oturmaya başlıyor. Sonra onu kimse oradan çıkartamıyor. Bizde bir kanun olsa hakikaten belirli bir aydan sonra, 6 aydan fazla boş tutamazsın gibi ve muhtar kayıtları ile de takip edilse, bu kadar gecekondu olur mu? Olmaz. Üç beş tane mülkiyet sorunu olan yer dışında çoğu şahane bina, “belki imar çıkar, belki bir kat çıkarız” diye böyle hep bir beklemede. Bu da şehrin ruhunu bir anda değiştirecek bir şey. Bugün biz İstanbul’da yeni bina yapma yasağını getirsek, bir yandan yalnızca eskileri tekrar toparlamakla uğraşıp yirmi seneliğine başka hiçbir şekilde yeni bina yapmayacağız desek, hem dünya kadar iş çıkar hem de kesinlikle daha hayırlı olur. Yıkmadan toparlasak da bir dolu iş var bu şehirde.
MİMDAP: “Mimarlar daha güzel binalar yaparsa kent güzelleşir” bu veciz söze ne diyorsunuz? Ya da bazı köşe yazarlarının mimarların ‘hatırını’ sormak için çalakalem yazdıkları “bakın bu beton yığınını yapanlar…” demelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Kentlerin bugünkü konuma gelmelerinde mimarların rolü sizce nedir?
Hasan ÇALIŞLAR: Türkiye’nin hakikaten çok kötü mimarları da var. Tasarım kalitesi hiç önemli değil. İyi tasarım yapıyor ya da yapmıyor değil. Mimarlığın belli bir yapı bilgisi vs. var. Bina akmıyor, kokmuyor, çevresi düzgün gibi… Standart bir Avusturya köyüne gittiğiniz zaman gördüğünüz bütün binaları büyük mimarlar yapmamış, değil mi? Hiç birinin altında yapanın ismi gibi bir şey yazmıyor. Otobanda istediğin çıkıştan çık, en ücra köyüne git, orada bir meydan var, Belediye var, 3 katlı – 4 katlı sardunyalı pencereleri var. Ama hiçbir şeye çirkin, beton yığını vs. demiyoruz. Çünkü hepsi dikdörtgen, hepsinin pencere denizliği, panjur detayı düzgün, hiçbir iddiası olmayan, şehir planlaması yapıldığı için küçücük köyde saçak kotu, girişi vs. ayarlı, hepsi bir araya gelince nasıl bir yoğunluk yapacağı önceden düşünülmüş. Binaların hiç biri bizim bu Bağdat Caddesi çevresinde yaptığımız binaların müştemilatı olacak kalitede binalar değil. Ama yine de daha güzel olabilir. Ama bizim mimarlarımız bu kalitede bile bina yapmadılar yıllarca. Bir şeyler yaptılar sonra da “ben böyle istiyordum da yapmadılar, ben altın kaplama istiyordum, paraları yetmedi” dediler. Dur kardeşim, sen sordun mu adama kaç parası var, kaç günde yapılacak, hangi kalfayla yapacak, hangi metotla inşa edecek onu, o metotla inşa ederken başına gelecekleri önceden bir düşündün mü, ona göre bir gardını aldın mı? Bir mimar karikatürü vardır: “ben böyle istiyordum, böyle oldu ”diye. O tip meslektaşlar galiba bu sektörü biraz mahvetmiştir.
“Farklı ruhsat tipleri uygulanmalı”
MİMDAP: Bir de ruhsat eki proje üreten bir sektör vardı, eskiden “Aksaray piyasası” derlermiş İstanbul’da. 1/50 bir proje var, sadece metrekare bölüntüleri gösteren ama ona da uyulmuyor zaten. O da ruhsatın içinde, dosyaysında üstü çeşit çeşit mühürlenmek üzere duruyor. Gerçekte ise yapı üretim süreci başka bir yoldan ilerliyor, böyle yaygın bir sektör var mesela. Sizin yorumlarınızı alalım…
Hasan ÇALIŞLAR: Niye böyle bir proje yapılıyor? Bence bunu araştırmak lazım. 10 tane mimar çağıralım buraya, eş-dost, tanıdık, beğen-beğenme, hepsi de bundan yakınır. İlk yakınılan konu ya budur, ya Kurul’dur, ya Belediye’dir, hep aynı şeyler. Neden biz ruhsatta onay aldığımız projenin aynısını inşa edemiyoruz? Çünkü bunu, çok basit ve analitik bir cevabı var, bizim imar kanunlarımız yanlış. İmar kanunlarımız, yönetmeliklerimiz gerçek dışı. Günün ihtiyaçlarından habersiz. Küçük tuvalet yapınca ona 80 cm hava bacası istiyor. 3 katlı binada ne gerek varsa? Bir pimaş çıkartıp, aspiratör koyamazmışız gibi. Çünkü bizim imar kanunlarımız aynı bizim askeriyemiz gibi. Askerliği kısa dönem yapanlar bilir orada herşey en zavallıya, hiç bir şeyden haberi olmayana göre ayarlıdır. Sen Einstein de olsan fark etmez. Onunla aynı saatte kalkacaksın, aynı şekilde giyineceksin, aynı yemeği yiyeceksin, aynı şeyleri yapacaksın. “Ama boşu boşuna vakit kaybediyoruz” vs. diye bağır, yakın kimse dinlemez seni…
Bizim imar kanunlarımız böyle; herkesin çalacağı, herkesin çırpacağı, herkesin havalandırma gösterip ondan sonra oradan 50 lira tasarruf edip, o aspiratörü koymayacağı, onu uygulamayacağı öngörüsü üzerinden kurgulanıp herkesi bu şekilde bir zapta alma üzerine yapılmış kanunlar bunlar.
Bunun tek bir tane çözümü vardır; A tipi, B tipi, C tipi, D tipi ruhsat uygulaması getirmek lazım. Ben binama 9 m konsol yapamıyorum. Niye yapamıyorum? Statik bilmem birşeye aykırı. Niye aykırı? Çünkü yıkılır. Hayır, ben Calatrava’yı getiriyorum, yapıyorum, yıkılmıyor. Sen bana A tipi standart ruhsat yerine, D tipi sofistike ruhsat ver. Ona göre ruhsat harcı al, ona göre beni denetleyen adam gelsin. Ben 9 m de konsol yapabileyim, 17 m saçak da yapabileyim. Onu kategorize etmek lazım. Her ruhsatın da harcı farklı olsun. Havalı bina mı yapmak istiyorsun, çok mu paran var? Tamam, o zaman yolumu kapatma. 12’ye 12 bir binaya da 1,5 m konsol yapıyor, 300 metre binaya da 1,5 metre konsol yapılabiliyor. Bu temel tasarıma aykırı zaten.
Zaten bizim çatı eğimi %33’tü. Çatı katı kazanacaklar diye %40 çıkardılar. Türkiye’de bir binanın güzel olma ihtimali yok. Çünkü eğer diyelim ki hakikaten de 1,5 m saçak yapıp, 50 cm saçak ucu payı veriyorsun. Oradan da %40’ı hesaplıyorsun. 3 katlı binada ne malzemeden yaparsan yap o geometri yanlış, güzel olamaz.
Zaten çatı katları böyle yapılmıyor ki. O kadar çok yapılan bir şey neden yasak?
Kerem ERGİNOĞLU: Bunun hepsi sonuçta bir milli servet. Mesela yapılan bodrum kat 2.20’den yüksek yapılamaz. Sen buna iskan da verebiliyorsun. Senin o zaman bunun denetimini, kontrolünü sağlaman lazım. Neden %33? 1900’lerde karar verilmiş ve %33 kalmış yıllarca. Ancak 2004’te mi, 2005’te mi bizde değişti %40 oldu.
Şimdi yeni emsal konusu çıktı. Emsel vererek bu konu biraz daha rahatlıyor. Diğer şeylere yönetmeliklere vs. uyacaksın diyor ama hiç olmazsa emsalle belli bir yükseklik limiti koyuyor ama hiç değilse o emsal içinden bir takım şeylerle oynayabiliyorsunuz. Bu biraz daha açık hale getirdi. Ama yine yüzlerce gereksiz konu var; “orası bodrum, emsale dahil değildir, açığa çıkarsa dahildir” filan. Herkes ama bir şekilde yapıyor, bunu da herkes biliyor. Ama bunlar isteniyor çünkü bir şekilde sistemin çalışmasını sağlıyor.
MİMDAP: Geleneksel yapı üretim piyasası (küçük-büyük müteahhit düzeni açısından…) mimari proje ne anlam taşımaktadır? Genel olarak burada “işveren” tarafı tavrını ve yaklaşımlarını yaşadığınız yahut gözlemlediğiniz ölçülerde irdeler misiniz? Bir dönem mesela bütün eski kentler yıkılıp yeniden sokak sokak yapıldı. Bahçeli arsalar içinde köşkler alındı, köşk de yıkılıp taşındı kenara, yanına apartmanlar dikildi vs.
Hasan ÇALIŞLAR: Bizim ailemizde var mesela. Bire bir ben bunları canlı yaşadım. Ben çocukluğumda yazlarımı öyle bir köşkte geçirdim. İlk önce köşkün bahçesi çok büyük, bunun yarısı kesildi, ayrıldı, bir müteahhite verildi. Bir mimar geldi, havalı perspektifler çizildi, sonra inşaat yapıldı. Sonra yetmedi. Ben üniversite 1 ya da 2. sınıftaydım, kalan kısımdan da köşk kaldırıldı, onun yerine köşkün aynısından yapıldı bir tane. Çıkan panjurlar, süslemeler temizlendi, aynen yeniden takıldı. İkinci apartman yapıldı. Şimdi kalmadı bir şey, rahatlar…
MİMDAP: İşte, biri bir şey talep ettiği için mimarlık yapılıyor ya, talep de bu yönde geldi. Şimdi de bakarsak, bu kırıldı mı artık?
Hasan ÇALIŞLAR: Herkes bunun büyüyebileceğini tahmin ediyordu herhalde. Politikacılara filan kızıyoruz ama bu kadar teknokrat adam var, hepsi bu kadar öngörüsüz olamaz bunların herhalde. Muhakkak aralarında birkaç tane bilen vardır diye düşünüyorum. Bu kadar hızlı büyüyeceğini tahmin etmediler herhalde. Kendilerince planlar yaptılar da tutmadı.
Ataşehir, örneğin… Bu Ataşehir denen yer, güzel-çirkin, ne zaman yapılmaya başlandı da bu hale geldi? 1996’da başlandı, o civarda olması lazım. Şu an 2010’dayız; 10–15 senelik hikaye. İlk Bağdat Caddesi furyası 1976–78 yıllarında başlamıştı. Oradaki bahçesi demir salıncaklı evlerin yerine apartmanlar ortaya çıktı. Orası zaten bir cadde, kendince şehir düzeni olan bir yerse arkaları her zaman boş duruyordu. Sen bu şehir büyüyeceği yerde illa oradaki bahçeli evlere rant kazandırmak zorunda değilsin. Ataköy gibi bir organizasyon örneğin var daha evvelden de… Git, Ataşehir’i o zaman yap, planlarını yap. İlla 2. Köprü bağlantısını bekleme. Ataşehir olmazdı da Kazasker olurdu diyelim; her yer dağ taştı. Plan yapmadıkça yoğunluk gelecek; yoğunluk için yer açmadıkça mevcut yerler yoğunlaşacak. Hep bizde mevcut yerler yoğunlaştı.
Şimdi moda Alaçatı, orayı da bitirene kadar devam ederler bu şekilde.
“Mimar, işverenin parasını yönetir”
MİMDAP: Kendini biraz da olsa mimarlara teslim eden, onunla kültürel boyutta da paylaşımlara giren, mimara güven duyan, ne istediğini bilen, mimarın getireceği şeyin de kendisine değer katacağını fark eden müşteriler de var mutlaka. Diğer grup herhalde sadece para kazanmak istiyordu.
Kerem ERGİNOĞLU: Hala var; müteahhit hala para kazanmak istiyor. Ama şunun farkına vardı; iyi tasarlanırsa aslında bunun üzerinden daha fazla para kazandığının farkına vardı. O yüzden o zaman bunu çok talep etmiyordu. Çünkü zaten o kendi kendine ne yapsa satıyordu, öyle bir şey vardı. Ama şimdi onun biraz farkına varılmaya başlandı. Onlar “mimara ne para veriyoruz ki? Emlakçiye verdiğimiz para daha fazla sonuç olarak hesaplarsak. Hiç olmazsa mimara veririz. Bunlar bize daha şık bir şey çizerler, daha havalı bir şey olur. Ben de bunun m2’sini 3 bine satacağıma 4 bine satarım.” denmeye başlandı. Şimdi öyle bir uyanıklık var.
O dediğiniz türü de daha bilinçli, belli doygunluğa gelmiş kişiler talep edebilir. Ama herkeste aslında bir geri dönüş anlamında bunun bir beklentisi var. “Mimara gidiyorsam bunun bana da bir şekilde dönüşü olacak”; iyi tasarım gibi. “Ben eşime dostuma daha fazla hava atabilirim diyebilir. Herkes ona “ah, ne kadar güzel şık bir ofiste çalışıyorsun” diyebilir. Bunların hepsi bir küçük küçük şeyler aslında; geri dönüşler ve maddi olmasa bile endirekt kazançlar aslında. Bunların hepsi aslında yine de bir çıkar ilişkisi oluşturuyor ya da bunu yaparken parasını iyi yönetecek bir kişiye gidiyor. Çünkü aslında bizim böyle bir misyonunuz var; bir kişi geldiği zaman bize belki 1.000 m2 bir yer yapıyorsa en azından m2 maliyeti 1.000 USD olsa ne yapıyor? 1.000.000 USD’sini kişinin yönetiyorsunuz. Kağıt üzerinden bunun kararları alınıyor. Bunu iyi yönetirseniz bu 1.000.000 USD’lik harcama belki ona 5 katı olarak dönecek. Daha kötü yönetirse 1.200.000 USD olarak dönebilir, örnek veriyorum. İllaki dönüyor bir şekilde tabi. Ama oradaki o beceri ile parasını iyi yönetmiş oluyorsunuz bir anlamda.
MİMDAP: Mimarın rolü de tam burada anlaşılabiliyor ya da fark edilebiliyor.
Kerem ERGİNOĞLU: Evet, farkedilebiliyor ve bir de artı bir değer kazandırdı. Bu manevi bir değer de olabilir o anlamda.
Hasan ÇALIŞLAR: Yatırımcı ile müteahhit eskiden aynı şapkayı gidiyorlardı. Şimdi çok farklılaştı. Yatırımı yapan kişi ile inşaatı yapan kişinin farklılaşması ile mimar gerçek rolüne dönüyor belki de. Çünkü diğer türlü işverenle müteahhit aynıysa müteahhit şapkasını taktığı zaman bir takım projede bir yerlerden kaçabilir, çalabilir, yapmak istemez. Çünkü parayı da kendi veriyor, düdüğü de kendi çalar. Şimdi parayı verenle düdüğü çalan ayrı kişiler olunca mimarlara iş veriliyor.
MİMDAP: Türkiye’de serbest mimarların kendi konularını doğru bir mecrada icra edebilmeleri için var olan düzenlemeler sizce yeterli mi? (asgari ücret tarifesi, meslek etiği şartları, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, müelliflik hakları…vs)
Hasan ÇALIŞLAR: Bunların bir bağlayıcılığını görmedim 20 senedir.
Kerem ERGİNOĞLU: Karşınıza böyle bir şey çıkabiliyor aslında. Oda’nın asgari ücret tarifesinden bu, bu tutuyor. Tamam da, o zaman şunu da diyebilmem lazım; “ben de o zaman, devletin belirlediği o asgari ücret üzerinden maaş öderim”. Böyle bir şey kabul edilebilir mi? Asgari şartlarda mı çalıştırıyoruz? Asgari bir hizmet mi veriyoruz? Bizin verdiğimiz hizmetin bir normu var ve ona göre oluyor. Oda’nın bence böyle bir şey koymaması bile lazım; olmamalı bile.
Hasan ÇALIŞLAR: Benim müşterimle aramdaki ticari ilişkim de gizlidir ayrıca, Oda’ya ne?

MİMDAP: Sizce bu ilişkilerin düzenlenmesinde, mimarın arkasında güvence yaratma konusunda meslek odası bir düzenleme içinde olabilir mi?
Hasan ÇALIŞLAR: Telif hakkı ne işe yarıyor? Biri gidip sizin projenizin aynısından bir yere yaparsa o zaman ona dava açabiliyorsunuz. Ama sizin projenizi alıp prekast kaplamanızı alikobonta çevirse, doğramalarınızı griden pembeye çevirse, gidip dava açsanız hiçbir yerde kazanamazsınız. Çünkü Belediye’nin onayı esastır. Eğer giriş kotu doğru, çatı doğru, saçak altı doğru vs. ise, orada verdiğiniz binaya da benziyorsa o zaten tamam. Ama “senin yaptığın binayı beğenmedim, senin istediğin gibi yapmadım” derse hiçbir davayı kazanamazsın. Ben 30 avukat gezdim Serbest Mimarlar Derneği’nde görevliyken ve böyle bir şey yok. Ama projenin aynısını yaparsa biri, o zaman sizi koruyor.
Kerem ERGİNOĞLU: Projedeki çizilmiş veya uygulanmış bir kısmını değiştirme anında da koruyor. Hatırlarsanız Şevki Vanlı’nın yurt binasını hatta Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı bir vakıf sökmüştü, tekrar yaptırdı.
Hasan ÇALIŞLAR: Bitene kadar olan kısmında ne oluyor? Kaç kere başımıza geldi. O paneller gitti yerine abuk sabuk şeyler geldi. Prekastlar gitti laminantlar geldi.
“Mimarlar Odası’nın yapısı farklı olmalı”
MİMDAP: Peki, meslek odasının proje vizesi yapması mesela sizce bir güvence midir? Ya da bu vize sizce nedir?
Hasan ÇALIŞLAR: Meslek odası nedir, ne olmalıdır diye konuşmak lazım bunu.
Kerem ERGİNOĞLU: Şimdi bizim ofisimizde 20 kadar arkadaş var, bunların 15–16 tanesi mimar, birçoğu da daha genç. Oda seçimleri zamanı mesela ben yanlarına gidip sordum, “herkes oyunu kullanıyor mu” diye. Neredeyse hiç birinin odaya üye olmadığını fark ettim. Diyorlar ki “niye olayım ki? Çünkü hiç bir şey yok, onun yerine ben yıllık bir para ödemek zorundayım. Öğrenciliğimden itibaren hesaplayıp alıyor, bir sürü borç çıkacak” Düşününce haklı. Çünkü Oda onlar için hiç bir şey üretmiyor aslında. Bizim için de ne üretiyor diye ben sorayım. Ben üyeyim, ofisi de tescil yaptırıyorum. Ben bunun harçlarımı ödüyorum. Ara ara projelerimi alıp vizelerini ödüyorum. Bunun karşılığında ne oluyor? Bana galiba 3 ayda bir gelen Mimarlık Dergisi oluyor. Bir web sitesi var iyi-kötü çalışan; onların haklarını da yemeyelim tabi ki. Onun dışında galiba yılbaşlarında çıkardığı ajandalar var. Onu da gelin alın diyorlar. Onu da yollamıyorlar, bir zahmet. Onun dışında hiç bir geri dönüşü yok Oda’nın.
Hasan ÇALIŞLAR: Oda bir takım hizmetler yapıyor; onların bir kısmını iyi de yapıyor. Serbest mimarlıkla ilgili kısmı aksıyor.
Kerem ERGİNOĞLU: Mimarlık mesleğini icra eden çok farklı gruplar var. Mesela şantiyeci olabilirsin, malzeme üreten olabilirsin, malzeme satan olabilirsin, kamu kurumunda çalışan mimar olabilirsin, bizim gibi serbest çalışan ya da eğitim kurumunda çalışan mimar olabilirsin. Dünya kadar var. Şu anda aklıma gelen 9–10 tane var; çok dalları var. Bunun her birinde çok sayıda insan var. Bunların hepsine farklı farklı hizmet vermek durumunda.

Hasan ÇALIŞLAR: Bence de öyle değil; burada ben farklı düşünüyorum. Fransa’da bakıyoruz mesela Mimarlar Odası böyle yapmıyor. Mimarlar Odası’na yalnızca kim üye? Ben üyeyim, ofisteki kişilerin zaten hiçbirisi üye değil; üye olmaları da gerekmiyor. Oradaki Mimarlar Odası, bizim buradaki Serbest Mimarlar Derneği ile Oda arasında bir kurum. Mimarlık bürosunu tescil eden insanların gittiği, şantiyede çalışan Mimarlık Fakültesi mezunu vb. ile Oda’nın hiçbir alakası yok. Oradaki Oda, imar planlarına gerekirse bizim gibi dava açar, meslek hukukunu korur, meslek adamını korur. Onun dışında Mimarlık Vakfı mı var, Mimarlık Sendikası kurarsa şantiyeci katılır, büro çalışanları sendikası kurarsın ayrıca o da gider büro çalışanlarının şu saat ücretinden daha az çalışmalarını, sabahladıkları geceler ertesi gün işe gelmemelerini vs. gibi haklarını korur. Bunların hepsi ayrı şeylerdir. Bizim Oda herşeyi birden yapmaya çalışıyor. Hem sendika gibi davranıyor hem Serbest Mimarlar Derneği, hem Şehir Plancıları bir şeyi… Hem “Irak’ta savaşa karşıyız” diye bir çiçek koyuyor, hem kadın hakları ihlaline karşı bildiri veriyor. Oda politik bir örgüt değil, mimarlıkla ilgilenen bir örgüt olması gerekiyor bence. Önceliğinin mimarlık olan bir kurum. Diğer taraftan mesela şu an yaptığı 3. Köprü’nün arazi planlarını okuyorum mesela, çok doğru şeyler de yapıyor; herşeyi yanlış yapmıyor. Ama o kadar yayılmış ki yönetimi de zor, . Kelebek Mutfak’ta çalışan, ölçü alan birinin Mimarlar Odası ile hiçbir ilişkisi olmamalı Mimarlık Fakültesi mezunu diye.
Kerem ERGİNOĞLU: Bence belki bir alt başlık olur.
Hasan ÇALIŞLAR: Ben zaten mimarlık mesleğinin akreditasyona tabi tutulması ve Oda’nın da bu tür şeylerle uğraşması gerekir diye düşünüyorum.
Kerem ERGİNOĞLU: Bir ara vardı kalktı galiba ama şantiyecilere “sen mesleki eğitimini geliştirmek zorundasın” diye Sürekli Mesleki Gelişim vermişlerdi, o güzeldi ama bu kimi zorluyor? Bürocu mimarı. Halbuki şantiyeciyi zorlaman gerekmiyor mu?
Hasan ÇALIŞLAR: Ben gidip orada ancak ders verebilirim. Orada ben hala Belediye’deki birine 6 saat projeyi anlatamıyorum, onların okuması lazım.
Kerem ERGİNOĞLU: Bunlar bizim aynı devlet gibi. Devlet ne yapıyor? Vergi toplayamıyor; arabası olana yapıyor, benzine yapıyor ve onun üzerinden direkt vergi toplamaya çalışıyor. Bunların yaptığı da aynı mantık. Bu kadar karşıyız diyerekten yaptığı, çalışan mimar üzerinden veya ofisi olan, büro işleterek hayatını kazanmaya çalışan mimar üzerinden gelir sağlamaya çalışıyor; zorla SMG’ye gireceksin, ona harç yatıracaksın, Sadece anlaşma yaptığında mesela bunun üzerinden şu kadar ödemen lazım diye buyuruyor. Sırf bu olmaması lazım. Oradaki hata o tabi. Bunun alt katmanlarını oluşturup, her katmana uygun strateji belirlemesi gerekiyor.
“İmzanın hiçbir değeri yok”
MİMDAP: Başka bir konuya geçersek, biliyorsunuz artık eskisi gibi filozof mimarlar (her şeyi bilen yapan) ya da sanatçı mimar kuşağı dönemleri yok artık. Şimdi ise bina yapan, tasarlayan yeni bir kuşak var. Bu projelendirme sürecinin içine başta plancı, sonra sırasıyla statik, tesisat, mekanik, elektrik, jeoloji-jeofizik, peyzaj gibi yerleşmiş mühendislik disiplinleri girmeye başlıyor. Bunların yanında akustik, dijital teknoloji, ekonomi, işletme,… gibi uzmanlıklar ve danışmanlıklarla genişleyerek devam ediyor. Bu sürece yapım aşamasında her çeşit kontrollüğün ve onun alt uzman mühendisliklerinin de dahil olduğunu düşünürsek, bu yeni güzergahta mimarın rolü nereye doğru çekilmektedir? Örneğin artık projenin altında iç mimarın da imzasının bulunması gerekiyor…
Hasan ÇALIŞLAR: Bunlar çok saçma şeyler. Yabancı mimarlar da Türkiye’de çalıştı mı çalışmadı mı? Bir tane iç mimar tutalım, 20 tane adam var aşağıda; hepsi aşılır bunların. Bu imzanın hiç bir değeri yok, ne işe yarıyor? Türkiye’de her kanunun bir atlatması, by pass’ı var. Şehir Plancıları Odası, İç Mimarlar Odası istediği kadar konuşsun. Kaç para yeni mezun iç mimar? Hepsi bütün gün imza atsınlar sana. “Yabancı mimarlar burada iş yapamazlar”, niye yapamazlar? Ruhsatçı Şemsettin’e verirsin 500 TL hemen orası Şemsettin’in imzası ile yapılsın. Bütün dünya Foster’ın yaptığını bildikten sonra Şemsettin’den kime ne?
MİMDAP: Burada ikili bir süreçten bahsetmek lazım aslında. Birincisi, işin doğası gereği, uzmanlarla çalışıyoruz. Ama uzmanlıklar vasıtasıyla tasarımcının elinden parça parça bir şeyler kaçar mı?
Hasan ÇALIŞLAR: Zaten biz paşa paşa gidiyoruz jeofizik mühendisine. Ama tasarımcının elinden bir şey kaçmaz. Tasarımcı onun içini de tasarlıyorsa, tasarlar lambriler şu kota kadar, oradan ışık, buradan taş… Sonra çağırır bir iç mimar, imzası gerekiyorsa imzalatır. Lambayı değiştirirken iç mimardan muvafakat mi istiyorlar? Marangoz geliyor değiştiriyor zaten. Bütün bu kanunların gerçekle ve pratikle o kadar alakası yok ki…
MİMDAP: Ama bu sırada orada iç mimar, burada peyzajcı vs. yetiştiriyorsun. Meslek yapmak için duran bir takım öğeler oluşturuyorsun.
Hasan ÇALIŞLAR: O zaman yetişenler de uzman olacak. Alışveriş merkezlerinin hepsinin mağazası tasarlanıyor. 5 milyon tane mağaza var. Bunların da hepsi tasarlanıyor, hepsinin mobilyaları yapılıyor, bu mobilyacılarda üretiliyor. Bugün artık her marangozda 2–3 iç mimar çalışıyor. Eskisi gibi değil ki, sektör büyüdü. Alüminyumcuda 5 mimar çalışıyor; taşçıya gidiyorsun yine mimar var.
Kerem ERGİNOĞLU: Uzmanlaşma diye bir konu oluyor. Konunun uzmanları çıkıyor illa ki. Bu bir gelişim. Ama bu bizim mesleğin icrasını da çok fazla engeleyici birşey değil. Yakın zamana kadar böyle bir şeye ihtiyaç yoktu. İhtiyaç arttığı için bunlar gerekiyor. Anıtlar Kurulu’na gidiyoruz. On yıl evvel geçirdiğimiz proje örneklerini getirsem, “bunlar nasıl geçti?” diye sorsam orada, hepsi kem küm ederler.
Bizim 1996 yılında Mimarlar Odası tarafından koruma dalında ödülü alan Göksu’da bir binamız var, denizin kenarında. Biz şirketi kurulalı 2–3 yıl olmuştu, o zaman yaptık, ne bir izin alındı usulü de bilmediğimiz için biz inşaatı yaptık. Anıtlar Kurulu nedir, onu bile bilmiyorduk. Bir de ödül verdiler o binaya. Ama asıl sorun siz burada ahlaklı bir şey yapıyorsunuz; art niyet yok, sadece kayıt üstünde bir iki bir şey eksik.
Konuştuğumuz konuya dönersek mesela, daha evvel yaptığınız binalarda kat arası ses yalıtım konusu kaç binada vardı? Şimdi her binaya koyuyoruz, bunun için bir akustik danışmanı bile gerekmeyebilir. Çünkü kalite arttı. İnsanlar artık burada oturduğu zaman, akşam eve geldiğinde üç mimardan dolayı, üst komşunun bağırarak konuşmasını duymak istemiyor veya kendisi burada yüksek sesle müzik dinlerken biri gelsin “sesi kıs” desin istemiyor. Eskiden böyle bir şeyler oluyordu. Şimdi toleranslar daha azaldığı için tüm kaliteler de artmaya başladı. Bugün normlar arttığı için uzmanlara ihtiyacımız artıyor.
MİMDAP: Proje üretim biçiminizi “işin tezgaha düşmesinden” itibaren özetler misiniz?
Kerem ERGİNOĞLU: Konunun büyüklüğü ve ölçeğiyle alakalı bir şey. Genellikle ikimiz birlikte ilk başta konuya bir bakarız nedir, ne değildir, nasıl bir yaklaşım olması gerekiyor diye. Ondan sonra da mimar arkadaşlardan kim boşsa, onunla ilgilenecek arkadaşı da seçeriz. Çünkü biz onlara hep sorumluluk veriyoruz; her işin bir proje sorumlusu vardır ve o başından sonuna kadar onu götürür. Proje büyüklüğüne göre o bir kaç kişi de olabilir. Yine projenin ölçekliğine göre daha tecrübeliyle de bu işi götürebilirsiniz. Onlardan biri bu işin ana yürütücüsü olur ve onunla beraber plan aşamasına başlanır. İlk başta fikirler, onunla ilgili maketler olur, perspektifleri vs. yavaş yavaş ilerlenir; fikirler toparlanır, görev de verilebilir, bizim tecrübemizden kaynaklı “ben şuraya gitmiştim, orada çok hoş bir bina vardı, çok iyi bir ambiyans vardı” gibi bir takım örnekler veya daha evvel dergileri karıştırırken rastladığımız bir şey olabilir. Bunların hepsi aslında bir yerde dağ gibi duruyor, onları parça parça çıkartıp yavaş yavaş geliştiriyoruz. Bu aşamalar bazen tenis maçı gibi olabiliyor; Hasan bir vurabiliyor, bazen ben vurabiliyorum. Bazen bir şeyler şekillendikten sonra birbirimizin üzerinden alır gider. Mutlaka bir projede Hasan veya ben ana sahibiyizdir. Ondan sonra bir kişi de bu işin sorumlusudur.
Hasan ÇALIŞLAR: Dizayn bitti, müşteriye götürdük, onay aldıktan sonra ufak tefek değişiklikleri oluyor tabi içinde. Ondan sonra ikimizden sadece biri işin içinde kalır. Bir de bazen proje süresi uzar, o zaman biz kendi aramızda değişiriz, yıpranma ve bıkkınlık olabilir. Bazen yorgunluk olur, bazı müşterimiz gelir birimizi daha çok sever, onunla çalışmak ister, siz hissedersiniz, karşı taraf daha rahat hisseder kendini, o devam eder…
Ama ilk başta, avan proje, perspektifler vs. beraber yürütüyoruz bu süreci. Bazı projelerde de ikimiz sürekli oluyoruz, mesela Tuz Ambarı. İkimiz aynı anda projenin içindeydik büyük bir proje değildi ama konu ve zamanlama öyle gerektirdi.
MİMDAP: Kerem ERGİNOĞLU ve Hasan ÇALIŞLAR nasıl bir ortak tasarım, proje üretim süreci yürütüyorlar? Ortaklık yürütmenin başlı başına zorluklar taşıma riskini nasıl avantaja çevirebiliyorsunuz? Bir işin belli kısımlarını birbirinize mi bırakıyorsunuz? Ortak süreçte bir tasarımda nihai karar ya da can alıcı kararlarda stratejiniz nedir?
Kerem ERGİNOĞLU: Başlı başına zor değil bizce, başlı başına kolay bir süreç ortak olmak. Çünkü işi paylaşıyorsunuz ve sorumluluğu paylaşmak o anlamda iyi oluyor. İnsanı manevi olarak rahatlatıyor. Bir de daha rahat hareket etmenizi sağlıyor. Çok rahatlıkla, güvendiğiniz bir kişiye işi bırakabiliyorsunuz gözünüz arkada kalmadan. Bunun getirdiği büyük bir lüks var. Ben ortaklığı dezavantaj değil avantaj olarak görüyorum. Onun dışında üretim süreçleri bence iyi oluyor. Dediğim gibi bu ‘one men show’ değil, ne kadar çok farklı fikirler olursa proje o kadar iyi gelişiyor, daha iyi aşılanmış oluyor. Diğer mimar arkadaşlar da dahildir buna.
Hasan ÇALIŞLAR: Daha zengin bir proje oluyor.

Kerem ERGİNOĞLU: Herkes olabilecek bir aksiliği görüp onu toparlamaya çalışıyor. O da bir avantaj tasarlama sürecinde de. Geçen yabancı bir dergi bizim Turkcell binamızla ilgili ‘pragmatik estetik’ diye yazmıştı. Bizim kendimize göre pragmatik bir yaklaşımımız var.
Hasan ÇALIŞLAR: Bizim öyle “çok dogmatik bir hayat görüşümüz vardır”, “biz doktrine edilmiş bir modernistiz” ya da “katı bir çevre korumacıyız”, “dünyanın en katı demokratıyız” gibi bir sloganımız, görüşümüz yok. Bütün binalarımız sarı kırmızı olacak ya da bütün binalarımız yemyeşil olacak gibi hayat duruşumuzu çok keskin bir şekilde ifade edip hayat duruşumuzun mimarisini yapmıyoruz. Zaten artık dünyada da o çok kalmadı.
Kerem ERGİNOĞLU: Kimisine bakarsınız diyebilirsiniz ki mesela, “bu Cengiz Bektaş yapısıdır”. Bizim yapılar için bunu pek söyleyemezsiniz sanırım.
Hasan ÇALIŞLAR: Her bir projenin iç sorunsalı değişken ve farklı olduğu için de her bir ürün birbirinden farklı oluyor. Her bina birbirine çok katı bir şekilde benzer izleri takip etmez. Belki bazı noktalar, arketipler vardır kullandığımız, onları da tekrar etmişizdir normal olarak.
Kerem ERGİNOĞLU: Her projenin farklı parametresi var, işverenin talebi farklı, inşaatı, o binadan beklentisi farklı. Tabi hepsi farklı bir son çıkartabiliyor; bir dolu yollar var, o yolları takip ede ede bulmacanın sonuna doğru gidiyoruz.
MİMDAP: Vaktinizi ayırıp sorularımızı cevapladığımız için teşekkür ederiz.
Kerem ERGİNOĞLU&Hasan ÇALIŞLAR:Biz de teşekkür ederiz.
Mimdap Mimar Portresi: Erginoğlu&Çalışlar Mimarlık



9 Yorum
kemal yener
başarılı çalışmalarınızın devamını diliyorum.
Ali Kemal Özses
Çalışlar ve Erginoğlu ikilisi ve mimarlık ofisleri sitelerine girince görüleceği gibi çok fazla proje yapmışlar ve bir kısmı yurt dışında. Çok başarılılar ben de tebrik ediyorum.
Selma Konyalı
Erginoğlu Çalışlar Mimarlık, bizim mimarlık dünyamızda bir Avrupa yüzü gibi sanki. Herkesin dönüşmeye çalıştığı çizgiye daha önce adapte olmuş ve kendilerini ileriye fırlatmışlar gibi geliyor bana. Ürünler kayda değer, usta işi.
Başarılar tabi
demet gümüşdağ
Tuz ambarı çalışmanız projecilik ve uygulamacılık alanlarındaki yenilikçiliğinizi ve bir o kadar da titizliğinizi gösteren çok güzel bir eser olmuş. Tarihi özelliği olan yapılara can katmış onu bizimle buluşturmuşsunuz. Söylediğiniz gibi bir sürü farklı saik ile oraya bu ruhu veremezdi bir çok mimar. Üstelik restoratör ünvanları bile olabilirdi onların.
Tuz ambarı bir ikona gibi.
Gülgün Aydın
projeciliğin ve mimari hizmetin transformasyon döneminin bence tipik temsilcileri K. Erginoğlu ve H. Çalışlar. Yeni dönemin işaretlerini görüyorsunuz onlarda. Başta dinamizm, üretkenlik, kollektif üretime açıklık, esneklik, … Hepsi yeni dönemde büroların asgari düzeyde var olabilmeleri için gerekli olan yetenekler. Diğerleri sorusuna hiç girmemek lazım, bu tarnsformasyonu gösteremeyenler mimarlık ünvanını sadece taşımakla yetinecekler gibi görünüyor. Bu söyleşiniz reel durumu açıkça göstermesi yönünde bence yararlı bir pencere oluşturuyor.
ferah sertbaş
oldukça nitelikli işlere girişmiş başarılı bir yükseliş çizgisi içindeki büro bence de. hem gündelik mimaralık pratiğinin sorunlarıyla baş etmek hem de nitelikli bir yolu sürdürmek çoğunlukla başarılamaz. bir çok yerde yapısı ve ödülleri olan erginoğlu-çalışlar mimarlık tasarımcıları bizim ülkemeizdeki yol açıcılar bence. hem mimarlık yapma biçiminin geçirmesi gereken evrime hem müşteri diye bildiğimiz o proje talep edicilerinin belirli bir kalite isteme seviyesine gelmeleri gerektiğini çok iyi ifade etmişler.
Kemal Erden
Türkiye’de bazı açılardan kendini geliştiren nitelikli bürolar ortaya çıkıyor. Erginoğlu-Çalışlar böyle bir grup. Bazı açılardan da binlerce küçük büro çok zor şartlarda mücadele ediyor ve hatta ayakta kalamıyor. Meselenin kökeninde mimari hizmetteki daralma ve hizmetin şekil değiştirmesi yatıyor. İçinde yaşadığımız süreç bir bakıma ayıklanma süreci.
Osman Çoban
Benim burada dikkatimi çeken tasarımcı mimarlar olmalarına ve kişisel kariyerlerinde çok önemli imzaları taşıyor olmalarına rağmen paylaşıma açık bir anlayışa sahip, hep bildiğimiz “mimar kibri”nden uzak bir çizgiye sahip olmaları bu beraberliği sanıyorum güçlü kılıyor.
Söyleşide, “Ayrıca iyi tasarımcı her zaman bir danışmanlık alır. Ben katılıyorum; ben çizdim oldu mantığı değil, ekiple birlikte oluyor bu işler. Bizim de elimizde sihirli değnek yok, kimsede de yok. Hep baktığınızda ekip işi, dünyada baktığınızda da. Bu komplike hale geldi artık. Tek başına Howard Rourke gibi şövalyeliğe falan da gerek yok.” diye ifade edilen görüşlere taban tabana zıt insanlara var şu anda mesela mimarlık dünyamızda. Herşeyi ben yaparım, en iyisini ben yaparım diye başlayıp diğer uzmanlıklara saygı duymayan.
Bu açılardan oldukça farklı bulduğum Erginoğlu-Çalışlar mimarlığın çizgi değiştirmeden yollarına devam etmelerini dilerim.
Saygılar
ferda çetinkoz
başarılı dinamik ikiliyi mimarlık dünyasında sözleriyle bilmeyenlere de tanıştırdığınız için iyi iş yapmışsınız bence.
kerem bey de hasan bey de açık sözlülükleri, kafalarındakini yalın bir biçimde sunmalarıyla mimarlıklarında olduğu gibi sağlam kişilikler gerçekten.
başarılarının devamını temenni ederim.