Doğan Tekeli ile “Binalar konuşunca mimarlık susar” sergisi üzerine

13 Dakika Okuma Süresi

Söyleşiyi yapan: Gizem AKSÜMER

“Binalar konuşunca mimarlık susar” isimli sergiyi gezme fırsatı bulduk. AKM’de düzenlenen bu sergi, daha önce Türkiye’de pek görülmedik bir mimarî eleştiriyi gözler önüne seriyor. Özellikle mimarlık üzerindeki ideolojik baskıyı, çarpıcı örneklerle ortaya koyan serginin, Türkiye’nin önemli mimarlarının üyesi bulunduğu Serbest Mimarlar Derneği tarafından düzenlenmiş olması da olaya farklı bir boyut katıyor.
Biz de sergiyi gezdikten hemen sonra, Serbest Mimarlar Derneği Başkanı Doğan Tekeli ile sergi hakkında sohbet etme fırsatı yakaladık…

Böyle bir sergi açmak fikri nereden doğdu? Sizi bunu gerçekleştirmeye iten güncel sebepler nelerdi? “Mimarlık ve ideoloji” konusuna ilginiz neye dayanıyor?

1950 – 1970 yılları arasında modernist mimarînin tutumu yargılanmıyordu. Ancak bu yılların sonundan itibaren, modern mimarînin doğruluğunu da tartışmaya başladık. Sonuçta herkesin kendine göre bir teorisi oldu, herkes kendine göre tasarladığı binaları yorumladı. Bu “her şey olabilir” fikri de, “Acaba mimarlıkta ‘doğru’ diye bir şey yok mudur?” sorusunu sordurunca, mimarlıkta ideoloji kullanımı başlamış oldu.

Biz, “her şey olabilir” diye bir görüşün doğru olmadığını, bunun mimarlık dışı bir kavram olduğunu göstermek için bu sergiyi yaptık. Ankara Serbest Mimarlar Derneği geçen yıl “Mimarlık İrtica Var Mı?” isimli bir sergi açtı. Keçiören Belediye Başkanı’nın çalıştırdığı mimarlara “Cepheye şu kilim desenini yapmazsanız ruhsat alamazsınız” tehdidiyle gittiğini biliyorlardı çünkü. Hatta daha sonra belediyenin serginin yapıldığı mekâna baskı yapmasıyla sergi kapatılmıştı.

Biz bu olayı da bilerek ve mimarlıkta yaşanan karmaşayı da göz önünde bulundurarak şöyle bir düşünce geliştirdik: “Özel sektör kendi binasına istediği ifadeyi verebilir. Ancak kamu sektörü keyfî ve ideolojik yorumlamalarla bina inşa edemez. Sonuçta harcanan herkesin parası ve kent de herkesin kenti. Belediye başkanının kişisel düşüncesiyle mimarlık yapılmaz. Mimarlığı, mimarlara bırakmak gerekir.

Millî Eğitim Bakanlığı, “Türkiye’deki okulları Osmanlı – Selçuk mimarîsinde yaptıracağım” diye beyanat verebiliyor. Eskişehir’de belediye başkanı, “Eskişehir’i küçük Paris yapacağım” diyebiliyor. Diyarbakır’a ‘tarihî’ otobüs durakları yapılabiliyor. Biz de Cemal Erdem’e, Türkiye’deki buna benzer örneklerden 400 kadar resim çektirdik. Küratör Uğur Tanyeli de resimleri seçti ve kategorilere ayırdı.

Özellikle bu “kimlikten konuşmak” bölümünde eskiye göndermeler yapmaya çalışan ama bir o kadar da vasıfsız kalan binalar fotoğraflanmış. Bu konuda neler diyebilirsiniz?

Konuya öncelikle şuradan başlayalım, biz bir kimlik bunalımı içindeyiz. Kendimize sürekli olarak “Avrupalı mıyız? Doğulu muyuz?” sorularını soruyoruz. Bir yandan da “Biz kimliğimizi kayıp mı ediyoruz yoksa?” gibi bir korku içerisindeyiz. Bu kimliğini kaybetme kuşkusunu da doğal olarak yaptıklarımıza yansıtıyoruz.

Ama, şöyle bir dönüp Atatürk devrimlerinden bugüne gelen Türkiye’ye baktığımızda, hep batıyı amaçladığımızı görürüz. Kıyafetimizle, alfabemizle Avrupalı olma yolunda ilerliyoruz yıllardır. Kimliğimizi kaybetmemek adına yöresel kıyafetlerle gezmiyoruz. Dünyaya bakarsanız, kimsenin yöresel kıyafetlerle de gezmediğini görürsünüz. Herkes zamanla birlikte değişir ve çağa ayak uydurur. Mimaride de durum böyledir aslında.

Günün yeni modası, Osmanlı ve Selçuklu mimarîsini yeniden canlandırmak oldu. Bugün Osmanlı mimarîsini aramanın anlamı nedir? Osmanlılar, kimliklerini kaybetmemek uğruna Selçuklu mimarîsini değiştirmeden kullanmışlar mı? Böyle bir şey olamaz. Pek tabii Selçuklu’dan kimi etkileri alıp, kendi özgün mimarî örneklerini oluşturmuşlar. Kendi dönemleri için “çağdaş” bir mimarî yaratmışlar.

Cumhuriyet dönemine baktığımızda da yine aynı şeyi görürüz. Cumhuriyet de, kendine göre yeni bir mimarî türünü, “çağdaş” bir mimarîyi yaratmış. O zamanda çağdaş yaşam tarzına uygun olan “fazla süs yapmayalım, binalar yalnızca kendi fonksiyonlarını ifade etsin.” şeklinde bir yaklaşıma sahip olduğundan, Cumhuriyet dönemi yapıları bugün özellikle Ankara’da gördüğümüz gibi bir mimarî ile yapılmış.

Şimdi tekrar Osmanlı ve Selçuklu mimarîsine dönmeyi istiyorsak, Cumhuriyet dönemi miarîsini hiç yaşanmamış mı sayacağız? “AKM’yi, İMÇ’yi yıkalım, yerlerine Osmanlı Konakları’nı, yapay bir tarihselliği inşa edelim.” şeklinde bir yaklaşım mümkün değil.

Bu serginin de çıkış noktası, mimarlığın ideolojiyi empoze etmemesi gerektiği. Bir yandan Cumhuriyet döneminde de aslında bir ideoloji var. Bu ideoloji ile bugün eleştirilen ideoloji arasındaki farkları nasıl tanımlarsınız?

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, mimarînin yansıttığı ideoloji, faşist, baskıcı, dinci bir ideoloji değil. Tüm dünyanın kabul ettiği akımlar üzerinden yürüyen, çağdaş tekniğin bir ifadesi. Orada herhangi bir biçim tartışmasına da rastlamıyoruz zaten, bu ucu açık bir ideoloji.

O zaman ideoloji olmasın demiyorsunuz, ama ideolojilerin getirdiği kısıtlama ve baskı olmasın diyorsunuz.

Tabii. Sanat çağını ifade ederse kıymetlidir. Örneğin, Antalya’da Topkapı Sarayı’nın benzeri bir otel yaptılar. Topkapı Sarayı harikulade bir yapı ancak, herkes Topkapı Sarayı yapsa, etrafımızda binlerce Topkapı Sarayı olsa ne olur? Ya da, bütün camileri irili ufaklı Süleymaniye Camii gibi inşa etsek mesela? İkisi de anlamsızlaşır. Her çağın kendi sanatı olması gereklidir.

21. yüzyıl Türkiye’sinde 21. yüzyıl dünyasında Türkiye’nin yerini anlatacak bir mimarîyi aramamız lazım. 19. yüzyıl evlerini yeniden yapıp, yeniden suni bir tarih yaratmaktır ve bunun hiçbir anlamı yoktur. Sergide bulunan Urfa’daki tarihi evi görmüşünüzdür. Yüzyıllık evi bırakmışız, arkasına yeni bir ‘tarihi’ ev yapmışız. Böyle bir mantık olabilir mi?

Süleymaniye’nin çevresine yeni 19. yüzyıl evleri yapıyoruz. İMÇ yıkılacak, yerine bulvar kenarında küçük Osmanlı Konakları yapılacak. Biz sergide de bunları vurgulamak istiyoruz. İç siyasetin, borsa haberlerinin ve magazin kültürünün egemen olduğu medyanın gündemine, bu sergiyle mimarlık tartışmasını da sokmak istiyoruz.

Ben bir devlet yetkilisine bu sergiyi gezdirdim. Sergide, Estargon kalesi benzeri Keçiören Belediyesi’nin binası var. “Bu çağdaş bir yapı mıdır? Böyle belediye binası olabilir mi?” diye sordum. Holünün ortası havuzlu ve çinili, hamam holüne benziyor. “Bu çağdışı değil mi?” dedim, gelen cevap aynen şöyle oldu: “Beyefendi çok haklısınız, Ankara taşından yapılsaydı, bu kadar göze batmazdı.”Bunlar çok garip ideolojiler gerçekten.

Belediyelerin bu işteki rolü nedir sizce?

Öncelikle mimarlığı, mimarlara bırakmalılar. Bir belediyenin başındaki adam, ya da bir devlet görevlisi, kendi hayat tarzını bize mimarlık vasıtasıyla empoze edemez, edememeli. Sergide İstanbul’da yapılan “19. yüzyıl iskelelerini” görüyorsunuz. Herhangi bir mimarî değeri var mı onların?

Diyarbakır’da teneke damın üstüne kontrplak kale yapmışlar. 2000 yıllık bazalt kale Diyarbakır’a yetmemiş, üzerine kartondan bir kale daha yapılmış. Böyle bir zevksizlik, zihin fukaralığı olabilir mi?

Sadece İslami ideolojinin değil, militer ideolojinin de kamu binalarına saldırısını görüyoruz aslında.

Tabii. Dicle Üniversitesi ile Harran Üniversitesi’nin kapıları bunun en iyi örneklerinden. Bu kadar kültür, zevk, incelik yoksunu üniversite olabilir mi?

İşte bunları göz önüne serme görevini gerçekleştirebilmek için böyle bir sergiyi yapma gereği duyduk.

Biz mimarları temsil eden bir kuruluşuz, o yüzden de sergide hiçbir mimar adı kullanmadık. Biz, meslektaşlarımızla ilgilenmiyoruz. Onların da etki altında kalarak bunu yaptığını düşünüyoruz. Belediyeler bunları beğeniyor diye, belediyeler için çalışan mimarlar da kimi yanlışlar yapıyor. Kamu otoritesinin baskısı altında kalmasına rağmen direnebilecek olmak kolay mı? Hem benim yaşımda bir mimar olsa yapmaz, fakat, genç mimarlar yapıyor, başka çareleri çok ki.

Özellikle kamu sektöründe çalışan mühendis ve mimarlar için bu baskılara dayanabilmek çok zor olmalı.

Zaten kamu sektöründe çalışanlar için bunlara direnmek neredeyse imkânsız ama serbest mimarlar için de hiç kolay değil. Onlar için de büyük bir ekonomik baskı var. Biz de 50 sene evvel büro kurduğumuzda, yanımızda çalışan iki mimara maaş veremez durumlarda kaldık. “Ah bir proje gelse de yapsak.” diyorduk. Herkes aç kalmak pahasına direnemez ki.

Sergi mekânının AKM olmasında da bir anlam var herhalde.

Onu da arzu ettik tabii. Yıkılması isteniyordu ama açıkçası onun dışında diğer galeriler de dolu olduğu için böyle bir tesadüf oldu. Anlamlı da oldu.

Sergi için çekilenler arasında, size en ilginç gelen fotoğraf hangisiydi?

Böyle bir seçim yapmak mümkün değil. Oradaki fotoğrafların hepsi başka bir şey söylüyor. Kendi içinde, kendi durduğu yer itibariyle kötü olan şeyler var: Harran, Eskişehir durakları… Bu yapıların, kendi kötülüklerinden ziyade anlattıkları şeyler çok ilginç.

Aslında, tüm dünyada, postmodernizm bağlamında, mimarîde eskiye dönüş hakîm. Tabii Türkiye’de yapılan, bu sergiye konu olan yapıları “postmodern” olarak asla adlandıramayız. Ama yine de sizin Postmodernizm hakkındaki görüşünüz nedir?

Modern mimarî çok disiplinli bir ekoldü. Anlamsız bir şey yapılmayacak, işlevinden doğmayan bir şey yapılmayacak, gereksiz süs olmayacak gibi pek çok kuralı vardı. Bu anlamda, donmuş bir gelenekti. Bir yandan da etik nitelikleri çok kuvvetliydi. En önemli amacı, doğruyu ifade etmekti.

Fakat bu mimarî, insanın doğasına da bir parça aykırıydı. İnsanoğlu, adam öldürecek tabancanın, topun üzerine dahi gül işlerken, estetiği ve güzelliği ölüm araçlarında bile ararken, pek tabii bu kadar düz bir mimarî ile mutlu olamadı. Bu anlamda insan, modernin yalınlığına karşı çıktı.

Postmodernizm de bu noktada devreye girerek, mimariyi bir bakıma serbestleştirdi. Ancak, bu sergide gördüğümüz örneklerde bir serbestlik yok, tarihi bir kalıba hapsetme var. Eğer biz 21. yüzyıl Türk mimarisi yaratmak istiyorsak, bunu, ancak o serbestlikten çıkarabiliriz.

“Tarihsellikten konuşmak” ayağında da enteresan yapılar bulunuyor. İstanbul Üniversitesi örneği oldukça çarpıcı. Gerçekten tarihî bir binaya, başka bir tarihsellik katmaya çalışılmış. Bu da bir tür anomali.

Size bu konudaki ilk deneyimlerimden birini aktarayım. 1958 yılında, Rumelihisarı’nın düzenlenmesi için proje yarışması açıldı ve biz de bu yarışmaya katılıp, kazandık. Bizim kazanmamızın çok önemli bir sebebi vardı. Rumeli Hisarı’nı düzenlemek için, yeniden istinat duvarları yapılıyordu. Bu duvarlar yapılırken, taşların dokusunu farklı yaptık ve eski duvarlarla, bizim yeni yaptığımız duvarları bitiştirmedik. “Bu binanın orijinal hali budur, 20. yüzyılda yapılması gereken müdahale de budur.” Şeklinde bir yaklaşımımız oldu. Bu da, bizim o yarışmayı kazanmamızı sağlayan yaklaşımdı. Sunî bir tarih yaratmadık.

Bir yandan da bir bilinçsizlik hali var. Tüm bu olan biten bilinçsizlikten kaynaklanıyor. Bu bilinçsizliğin önüne geçmek için neler yapılabilir?

Zaten olayın esası o bilinçsizlik. Bunun önüne geçmek için de bu sergilerden yapmalı. Mimarlarda ve medyada bu bilinç yaygınlaşmalı.

1910’da İngiltere’de yazılan bir mimarlık kitabı 60 bin satıyordu. Bugün Türkiye’de mimarlık felsefesi kitabı yazılsa, 1000 tane satmaz. 1892’lerde bir Osmanlı tarihi yazılmış İngiltere’de, yüz binlerce satmış. Öyle bir toplumun bilinci başka türlü oluyor tabii.

İngiltere’de ve ABD’de gazetelerin mimarlık editörleri vardır. Mühim adamlardır bunlar. O editörler bir eleştiri yazdığında, tüm mimarlık camiası konuşur.

Bizde Mimarlar Odası basın toplantısı yapsa, yeni muhabirler gelip izler. Bazen, haber yaparlar. Mimarlık konusunda fazla bilgisi olmayan gazetecinin yazdığı haber de nitelikli olmuyor, hatta bazen dediğinizin tam tersi yönde bir şeyi bile söyleyebiliyorlar.

Serginin sonunda, “Bırakın eğer becerebiliyorsa mimarlık(lar) konuşsun” diyorsunuz. İdeoloji böyle bas bas bağırırken, mimarlığın aradan sesini duyurması mümkün mü?

Bu sadece demokrasiyle mümkün olabilir. Türkiye’de gelişmiş bir demokrasi olsa, belediye başkanının istediğini yaptırması haddine mi düşerdi? İngiltere’de Prens Charles, 19. yüzyıl mimarisine çok düşkündür, hep öyle binalar yapılmasını istedi ama hiç kimse ona aldırmadı.

Bizdeyse, Kadir Topbaş, Melih Gökçek istiyor diye Ankara’da İstanbul’da neler oluyor…

Bu serginin bir amacı da, demokrasinin alanını genişletmek. Mimarın iktidar karşısında hak iddia etmesi, sadece demokrasiyle mümkün olur. Demokrasi yokken, mimar yalnızca padişaha hizmet eder. Oysa mimarın, “Ben kamuya hizmet ediyorum.” diyebilmesi gerekir.

Demokrasinin de çeşitleri var tabii. Temsili demokraside kolay kolay kamuya hizmet mümkün olmuyor. Gücü senin adına kullananlar kendini kral zannedebiliyor. Gerçek demokrasi olmadığında, erkin karşısında mimarın gücü kalmıyor.

Tabii, tüm bunlar da katılımcı demokrasiye geçişte küçük küçük adımlar. Artık bırakmalılar ki, mimarlar kendi işini yapsın. Hem mimarların işine karışanlar acaba hangi mimarlık kültürüyle emirler veriyor?

Bu sergilerin bir devamı olacak mı?

Öğrenciler arasında, AKM’nin kente yeniden kazandırılması konusunda bir yarışma açtık. O yarışmanın sonucunun da bir sergisi olacak. Bu sergi muhtemelen İstanbul Modern’de gerçekleşecek. Sonra benim İSMD’deki başkanlık görevim bitiyor. Sonrasında bu işleri, benden sonra gelecek arkadaşlara devredeceğim.

mimdap

[İlgili haber: “Binalar Konuşunca Mimarlık Susar” sergi fotoğrafları]

7 Yorum

  1. cengiz atıcı

    bu sergiyle biz mimarlık adı taşıyan bazı profesyonel faliyetin mimarlık düşüncesi ve mekan kurma sanatı ve de toplumsal estetik ile alakası olmayan nice şeyin somutlaşmasını bir defa daha anlamış olduk

  2. Can Özel

    bu yeni AKM ler gibi, Keçiören’deki Estergon kaleleri gibi yapılar yapılması, birileri buna mani olsun

  3. kerim sokullu

    ÖZellikle kamu binalarına ideoloji bir yüklenme olduğu kesin. Kamu idaresi artık “şu binamı yap” demek yerine “şu biçimde yap, kemerli olsun, şadırvan koy, taç kapısı bulunsun” gibi fikrindeki ögeleri mimardan talep ediyor. Belki de avan proje safhasında biçimlere müdahale ediliyor. Bu durum meslek özgürlüğünün tamamen yok olduğu bir andır esasında. Dolayısıyla mimarın biçim yaratmasına kadar inen bir müdahaleye çok derli toplu bir sergiyle karşı çıkılmış olması bütün mimarlar için kazanç olmuştur.

  4. Hasan Kıvırcık

    Mimarlığın üzerinde yartılan ideolojik baskıyı artık sözlü olarak söylemenin ötesinde somut delilleriyle ortaya koyan bu sergi bence çok değerli bir saptama olmuş. Mimari dille, mimar hassasiyetiyle ve kamu yararı çerçevesinde hem meslek ortamını uyaran hem de kamuoyunu bilgilendiren gerçekten çok net bir çalışma olmuş. Bu somutlukta bir araştırma üzerinde artık fikirler üretilebilir, kanaatler oluşturulabilir.

    Doğan Beyin satır aralarında belirttiği gibi aynı zamanda bir çok mimarlığı da ilgilendiren toplumsal sorunları sözlerle anlatmaktan çok daha etkili yolların bulunabilmesi farklı bir yöntemsel katkı bence.

    Siyasal erk kendilerine göre bir mimari üslup seçip bütün kamu binalarına bunu uygulatmak istediklerinde (aslında tam anlamıyla bu türlü bir baskı vardır) nasıl buna karşı konacaktır? Meslek ortamı ve birimi neredeyse bu konulardan çok uzakta veya çok silik tepkiler üretmekte. Buralardan karşı çıkmayı, meslek insanlarını da içine alan bir çizgiyi önermek nedense pek öncelik kazanamıyor.

    Sergi ve üzerine yapılan bu değerlendirmeler, mimarlığın kendisi olarak da bir duruş sergileyebileceğini, iç ortamında eleştiri mekanizmalarını çalıştırabileceğini göstermesi bakımından çok yerinde olmuştur.

    Saygılar

  5. Metin Türe

    Mimarlığın sorunlarına planlama penceresinden ve kentin makroformu kaygısı dışında sahici mimarlık problemlerini konu edinmeyen mevcut mimarlık kurumlarımız aslında büyük bir tarihsel durumu kaçırıyorlar. Sayın Doğan Tekeli’nin söyledikleri ne kadar çarpıcı ne kadar önemli. Bugün bir çok belediye, örnek vermekse Ankara Keçören, nasıl bir imar zorlamasını ideolojik olarak yaratmış. Nasıl Adalet Bakanlığı Sarayları bu halde tipleştirilmiş, nasıl Ankara AKM için tarihe öykünen inanılmaz projeler ortaya konmuş. Esas mücadele alanı bunlar. Bu konuda yapılanlar o kadar yetersiz ki. Sergi ve saptanan görüntüler çok şeyi anlatıyor. Yapılması gerekeni de gösteriyor.

  6. AYSEL CAN EKŞİ

    yaşanan bu sürecin sorgulanması açısından çok önemli bir çalışma, ve aslında mimari dokunun yaşanan anti-demokratik durumu konuşmadan anlatması da mimari dilin ne kadar önemli olduğunu bir çırpıda anlatıveriyor.dilerim bir de (tarih gibi eski eser benzeri yapı adıyla)anıtlar yüksek kurulu tarafından tescillenmez.

  7. Melek Canıtez

    Elinize sağlık, müthiş dolu bir söyleşi olmuş. Sergi ve konusu zaten inanılmaz çarpıcı. Bu konuyu gündemleştirmeniz ve portalınızda yayımlamanız gerçek bir birikim oluşturmuş. Mimarlığa ait bir yarar üretmişsiniz. Çoğaltmanız dilği ile.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir