Betül Şengezer ve Yücel Gürsel ile İstanbul ve Deprem üzerine

69 Dakika Okuma Süresi

 

Söyleşiyi hazırlayan: Hasan KIVIRCIK

1999 depremlerinin 10. yılına geldiğimiz bugünlerde, konunun uzmanları olan Sayın Betül Şengezer ve Sayın Yücel Gürsel ile İstanbul ve deprem üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

by-7

Mimdap
İstanbul Deprem Master Planı çalışmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu çalışma yapıldığı yıllarda benimsendi mi? Nasıl algılandı? Siz bu çalışmanın nasıl bir ardılları olmasını beklerdiniz?

Yücel Gürsel
4 üniversitenin yaptığı bir önemli çalışmaydı o. Ben kendi meslek örgütümden biliyorum, ona baştan pek fazla sahip çıkılmadı. Ben orada oda başkanı olarak özellikle sizden (Betül Şengezer) rica ettim ve orada bir geniş kadro içinde biz onu tartıştık. O rapor sayfa sayfa okundu, eleştirildi ve oda o zaman onu bir şekilde sahiplenmek durumunda oldu. İstanbul Şubesi de dahil. Baştan pek inanmıyorlardı. “Sistem zaten kapitalist sistemdir, zaten bunlar yapamazlar” diye bir ön kalıp vardı. Ama siz büyük fedakarlıkla, tevazu ile geldiniz o masanın etrafına ciddi bir kadro vardı, nitelikli değerlendirme oldu. Sonra İstanbul Şubesi de ona sahip çıktı. Daha sonra sizlerin içinde olduğu grup Mimarlar Odası’na bir rapor gönderdi ve bu rapor Mimarlar Odası önerisi olarak TMMOB tarafından Mimarlar Odası koordinatörlüğünde yürütülmek üzere kabul edildi. Oda güçlü bir örgütlenme, o zaman demokratik zorlama yapalım dedik ve sonra ve koordinatörlüğü Mimarlar Odası üstlensin diye ortaya çıktık.

by-16

Mimdap
Teknik yanı üstün bir çalışmaya (İDMP) ye nasıl bir toplumsal çalışma eylemi yüklemek istediniz?

DEMOKRATİK ZORLAMA, TOPLUMSAL MUTABAKAT

Yücel Gürsel
İDMP’ına ekonomik politik perspektif ve toplumsal güç katmayı hedefledik. İlkesel yaklaşımımız toplumsal mütabakat ve demokratik zorlama idi. Yani, farklı sosyal kesimler, sendikalar, meslek örgütleri, sivil toplum örgütleri, sermaye kuruluşları, odalar birliği, TÜSİAD, yerel ve merkezi yönetimlerin, geniş bir çalıştaylar sürecinin ardından genel bir politika etrafında mutabakat sağlamaları ve siyasi iktidarın demokratik olarak zorlanması idi.

Nasıl diyelim ki şu anda ihracatçılar ne yapıyor mesela? Bastırıyorlar hükümete dolar düşsün diyorlar değil mi? Ama banka ya da başka bir sektör hayır diyor, karşı talepte bulunuyorlar siyasal iktidara. Ya da sendikalar her sene grev yapıyorlar talepte bulunuyorlar.

İşte deprem konusunda on yıldır böyle bir demokratik zorlama ve toplumsal bir talep, ekonomik-politik talep yoğunlaşması hedeflenmedi ve olmadı Türkiye’de. Biz o zamanki çalışmamızla toplumsal talebin örgütlenmesini önerdik. Siyasi iktidarlar on yılda 20 milyar dolar bir fonu İDMP doğrultusunda depreme ayırsın istedik. Ama bu başarılamadı. Önce üniversitelerin hazırladığı çalışmaya kötümser bakıldı, A. Müfit Gürtuna orada iyi bir rol oynadı, o da  bu siyasi iktidardan değil mi?

Betül Şengezer
by-2Bence de iyi bir rol oynadı. O bunu yaptırttı, sonra da sahip çıkılacağını umuyorduk. 6-7 Şubat’ta İstanbul Mimarlar odası tarafından düzenlenen Yerel Yönetimler Sempozyum’unda İDMP’ında neler önerildiğini ve neler yapıldığını, olayın rayından nasıl saptığını, ne kadar büyük rantlar elde edildiğini aktardı. Hatta unutmuyorum 250 milyar dolar gibi bir rakam telaffuz etti, bana çok büyük bir rakam geldi. Bunun üzerine biz gökdelenlerle ilgili bir araştırma yaptık. Bu araştırma sonucunda 19 yılda yapılan bir gökdelenlerden elde edilen gelirin 50 milyar dolara ulaştığını saptadık. Şimdi bu değer kime gitti? Deprem risklerinin azaltılması için 10 – 15 milyar dolar gerekiyordu. Hadi şimdi 20 milyar dolar diyorlar. Yapılan gökdelenlerin çoğunun yeri tartışmalıdır. Eleştiriler gökdelenler yapılmasın anlamında değildir. Gökdelen yapılsın, ama nereye yapılsın, onları tartışmak lazım. Konumları itibariyle, imar mevzuatına uygunsuzlukları itibariyle yapılmasın denmesine rağmen yapılanlardan bu değer elde edildi. Peki, bu değer nereye gitti? Kimin cebine gitti?

Mimdap
Kimin cebine gitti? Depremle bu rantın ilişkisini nasıl kuruyorsunuz?

Betül Şengezer
Arsa sahipleri, yatırımcılar ve aracılar bu rantları paylaştılar. Maliyetler, yaratılan değerin altıda biri mertebelerinde. Kabaca yaratılan 50 milyar doların, 10 milyarı maliyet, geriye kalan 40 milyar dolar en basit açıklamasıyla rant. Bunun bir kısmı düzenlemeyle fon olarak ayrılsaydı, İstanbul’da deprem riskleri pekâlâ azaltılabilirdi. Biz bunu Deprem Mastır Planı’nda söylemiştik- belli bir inşaat alanın üstündeki alanların kamuya terk edilmesi, ama bunun da sahipsiz şekilde değil bu fona aktarılacak şekilde düzenlemelerin yapılması gibi- … Şimdi ortada fonumuz yok, hiç bir şeyimiz yok. Yaratılan değerlerin nerelere gittiğini bilmiyorsunuz, kamunun bundan sadece aldığı bir iki kuruşluk harç parası. O da %3’e bile varmıyor. %1’ler civarında kalıyor. Bu yapılanlardan toplumun payına düşen ne oldu? Arttırılan yoğunluklar ile arttırılan trafik sorunu. Yeşil alanların tükenmesi. Kısaca deprem riskinin daha da arttırılması. Toplumun büyük kesimi riski sırtlanırken, parmakla sayılı kesimi rantı üstleniyor. O zaman bundan kamu ne deprem açısından yarar sağlamış oluyor ne de yaşam kalitesinin arttırılması açısından, üstüne bunun zararını çekiyor.

Yücel Gürsel
Şimdi bakınız, dönelim 2003’e. Biz bunu şu şekilde ifade etmiştik. Yani demiştik ki, İstanbul’u depreme karşı hazırlamanın 20 milyar dolar civarında maliyeti vardır. Bunun yarısını, (bir kongre bildirisi hazırladık bu konuda, bir kongreden geçti bu…) 20 milyar doların yarısını milli savunma giderlerinden yani kamu fonlarından ayıralım. 10 yıl içerisinde hazırlanıyor İstanbul depreme. Her sene 2 milyar dolar. Bunun 1 milyar dolarını milli savunma giderlerinden, geriye kalan 1 milyar dolarını sektörden alalım.

Mimdap
Sektör derken yapı üretimi alanını, yapı sektörünü mü kastediyorsunuz?

Yücel Gürsel
by-6 Evet, sektör derken de bir şekilde sektörün her yatırımından elde ettiği kârın yani sigaradan nasıl ki KDV ayırıyorsunuz, bir fon yani her yapı üzerinden bir fon ki biz bunu sektörel bazda karşılanması gerektiğini de söyledik ve buna hazır dedik sektör. Çünkü yapı sektörü bir kriz içindedir, atılım yapmak istiyor ve bu da bir yatırım dedik. Söylendi bu ve buna da bir politik slogan koyduk. Sloganı TMMOB kabul ettiği halde gündem dışı bırakıldı… Böyle bir formülü toplumun geniş kesimleriyle savunmak ve siyası iktidarı buna zorlamak diye bir şey var. En sonunda siyasi iktidarı zorlayacaksın. Gayrisafi milli hasıladan on sene içinde 20 milyar doları bir kenara koyacaksın ve bunu her sene için 2 milyar dolar gerçekleştireceksin. Bu olay becerilemedi. Çünkü bu konu sadece iktidarların talebe karşılık verip vermemesi mi, yoksa genel olarak toplumun genel zihniyeti ve örgütlü zorlama heves ve kararlılığında olmaması mı?

Örneğin depreme karşı önlem gelitirmenin bir kentsel boyutları, depremin de sadece bir depreme dayanıklı bina yapmanın ötesinde, kentsel bir rehabilitasyonu, yenileştirilmesi, dönüşümü gibi projelerle kültür değerlerinin korunması projeleri sayılabilir. TOKİ ’nin fonları var mesela tarihi eserler için, bir sürü fon var. Bu konu için doğru bir politika geliştirmeyi denemedik işte, yarım kaldı.

Betül Şengezer
Ben burada doğru politika geliştirilmediğine katılmıyorum. Bunu söylediklerinizin hepsi Deprem Mastır Planı içerisinde söylendi. Ama bu söylenenler için ilk başta bir yasal taban lazımdı Bunun için ne yapıldı? Görevimiz olmamasına rağmen İmar Kanunun nasıl olması gerektiğine ilişkin kapsamlı bir çalışma yapıldı. Dört üniversite tarafından yapıldı. Ancak, iki üniversitede biraz farklı görüş verdik. Bu nedenden de iki tane farklı rapor hazırlandı. Bunlardan biri daha çok planlamaya bütüncül olarak bakan, onun içerisinde planlamadan, binanın üretim sürecinin nasıl işlemesi gerektiğini tarif eden bir çerçeve yasa taslağını da içermekteydi. Bunun içerisinde fonlara ilişkin güçlendirme veya yenileme için bireylere kredi verilmesi gerektiğinden, İstanbul deprem risk havuzunun oluşturulmasına kadar giden çok çeşitli alternatifler sunuldu. Kredileri müteahhide vermek yerine bireyin kendisi de kullanabilir. Eğer bir apartmanda iki katta bütün inşaat maliyeti karşılanabiliyorsa, o zaman hiç müteahhidi araya sokmadan doğrudan bireylere kredi verip, hiç yoğunluk arttırmadan kendi binalarını yenileyip, kentsel mekândaki donatılara yeni ortaklar getirmeden yaşam kalitesini arttırarak, müteahhide sağlayacağı kârı da yaşayanlara dönüştürüp onları daha fazla teşvik etmek söz konusuydu. Bu işlevleri kim yapabilirdi istihdam yaratmak adına? Mimarlar, mühendisler. Müteahhit olmasına gerek yok. Sermaye krediyle geliyor. Mimar, mühendis bu işin nasıl yapılacağını biliyor. Dolayısıyla onların organizatörlüğünde bütün binaların bu şekilde yenilenmesi elde edilecek dairenin kiralanması ya da satılması veya kendi tarafından kullanımı mülk sahibinin inisiyatifindedir. Bu yol ile mülk sahibi kendi binasının yenilenmesinden doğan değer artışını kendisi elde edebilirdi. Hatta bazı yerlerde yaşam kalitesini arttırmak için yoğunluklar bu bağlamda düşürülebilirdi. Çünkü insanların tercihi de değişiyor. Bazen insan beli bir muhitte oturuyor ama zorunluluktan oturuyor. Belki başka tarafa geçmek istiyor. Onun için de planlamada katılım olsun, onun için kentsel dönüşüm alanları planlamada belirlensin veya belediyeler plancı grupları oluştursun, mahallelerde bunu halka anlatsın, halkta kendi proje geliştirsin istendi. Dolayısıyla sistemin kendisini sürdürebilmesi için birden fazla alternatif vardı.

Mimdap
Bu alternatifler vardı ve söylendi diyorsunuz…

ALTERNATİFLER SUNULDU SİYASAL YAPI GÖRMEZDEN GELDİ

Betül Şengezer
Bunlar sunulmadı değil aslında, politika da vardı. Bu benimsendi mi? Yönetim benimsedi mi? Benimsemedi. İmar Kanun taslağı yasalaştı mı? Yasalaşmadı, rafa kalktı. Hiçbir şey yapılmadı. Bunun yerine ne getirdiler? Diğer grubun sunmuş olduğu Kentsel Dönüşüm Yasa Taslağını aldılar, değişiklikler yaparak yeni bir şekle koydular. Bu taslağa tepkiler varken, arada karambole getirip 5366 sayılı “Yıpranan Tarihi Ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenileneme Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun”u çıkarttılar. Bu kentsel dönüşümden daha kötü bir yasa oldu. Siz bütün kültürel ve tarihi eserlerinizi depremden önce bu yasayla zaten silip süpürdünüz, depreme gerek kalmadı. Dolayısıyla burada ben, yöneticilerin iyi niyetinden şüpheliyim. Hatta kamu kurumunda bazı çalışanlar bu görüşleri desteklerken, bazı çalışan arkadaşlar, planlama grupları bunlara çok büyük tepkilerde de, doğru olmadığını beyan eden görüşlerde de bulunuyorlar. Ama ne hikmetse bir şekilde kamu öyle bir vaziyet aldı ki, kamu kendi için rant yaratan bir mekanizma haline geldi. Daha sonraki çıkan yasaları da düşündüğüm zaman, ben bunu nasıl algılıyorum; hazine arazilerinin satışı için yasa çıkarıyorsunuz, okullarınızı satmak için yasa çıkarıyorsunuz, kullanılmayan ibaresi ile kamunun elinde olan her türlü kamu kuruluşunun elindeki araziyi satışa sunmak için yasa çıkarıyorsunuz. Dolayısıyla devlet kendisi arsa yaratması, arsa üretmesi gerekirken, elindeki bütün arsa stokunu, dağını, taşını, ormanını yok eden bir sistem ortaya çıkardı. Bu anlamda da bakınca kamu neden var? Birey için var, yaşam kalitesini arttırmak için var. Ama kamu ne yapıyor? Yaşam kalitesini azaltıcı işlevler yapıyor.

Toplu Konut İdaresi nerede konut yapıyor? Daha önce yapılmış toplu konut alanları içerisindeki donatı alanlarında. Bu toplu konut alanları içerisindeki hastane alanlarını, yeşil alanlarını satışa çıkarıyor, bunlar üzerinde yeni binalar yapıyor. O zaman depremle bunun ilişkisi nedir? Kamu kurumunun bu tür donatı alanlarını arttırması gerekirken, kamu alanlarını yok ediyor. Yok etmekle de kalmıyor, daha önce bu alanlardan bu planlara bakarak yaşam kalitesi yüksek diye-Ataköy olsun, Halkalı olsun ki bunlar benim bildiklerim, bilmediklerim de vardır- insanlar konut tercihlerini yapmışlar. Hepsinde ortak kullanım mekânları için terkler yapmışlar, parasını ödemişler, bu kamusal alanlar orada olduğu için yüksek paraları ödemişler. Ama daha sonra siz salonunu değil ama bahçesini alıp götürüyorsunuz. Devlet olarak siz kendi bireyinizin mülkünü gasp ediyorsunuz. Bunun başka bir anlamı yoktur. Onun için de kamuyu anlamak, kamu kuruluşlarının kendi görevlerini neden bu şekilde ifa ettiklerini anlamak, içlerindeki bazı arkadaşlarında bu doğrultuda nasıl bir savunma geliştirdiklerini anlamak gerçekten çok güç.

17 AĞUSTOS ANMA TOPLANTISINA DÖNÜŞTÜ

Yücel Gürsel
Ben bu açılımı genel değerlendirme noktasında devam ettirmek istiyorum. 17 Ağustos’ da tabi biz de anma toplantılarına mahkûm oluyoruz. Yani bunların bir politikayı etkileyecek, iktidar tavrını etkileyecek, düzenli olarak ısrarla üzerinde durulan politikalar halinde ifade edebilmek önemli. Sloganlaştırınca tabi kapitalist ekonomideki siyasi iktidarların, devamlı egemen sınıfların ya da varlıklı kesimlerin varlıklarını arttıracak politikaların tekrarladığını biliyoruz biz.

Betül Şengezer
by-4Ben bir parantez açayım. Şunu anlamakta da zorluk çekiyorum. ABD en kapitalist ülke. İngiltere deseniz yine Avrupa’da başka ülkeler, ama bunlar da yine de bir takım ilkelerin olduğunu, yasa ve yönetmeliklerin olduğunu, düzenlemelerin olduğunu görüyoruz. Ben geçen gün hastanelerle ilgili bir bilgiye bakıyordum. Tesadüfen Amerika’nın bir yasası dikkatimi çekti. Bu yasaya göre Amerika’da özel hastane sahiplerinin binalarını deprem nedeniyle kontrol ettirmeleri, raporlarını hazırlamaları, güçlendirme için devlete fizibilite raporlarını vermeleri, özetle sağlam olduğunu ispat etmeleri gerekiyor. Bizde özel hastaneler nerede açılabiliyor? Hastane olarak inşa edilmeyen herhangi bir binada hastane açabiliyorsunuz. Oysaki hastane binası katsayısı yüksek özel olarak inşa edilmesi gereken bir yapıdır. Ben bu yüzden işi sadece kapitalizmle de açıklayamıyorum. Bizde etik değerler, toplumsal bilinç çok eksik. Bu bilinç eksikliğini tabiî ki bizlerin gidermesi gerekiyor. Ama bizler nasıl gidereceğiz? Belki medyada konuşarak gidereceğiz.

Biz halka ulaşamıyoruz. Üniversite öğretim üyelerinin belli öğrenci sayıları var, bu öğrenci sayıları giderek hızla büyüyor. Bu nedenle, üniversite hocalarının teke tek halka erişmesi olası değil. Bunu odalar aracılığıyla, bir ağaç dalı gibi yayılma ve bilinçlenme modeli ile ortaya koymak lazım. Bu binaların deprem riskinin azaltılması konusunda da uygulanabilir. Yapılanlar nedensellikleri ile aktarılabilir. Terazi gibi, alan bazı toplum kesimleriyle devlet kendi içerisinde bir denge mekanizmasını kuruyor. Örnek vereyim, Toplu Konut İdaresi ne yaptı? Vatandaşa çok ucuz 35–40 m2’lik konutlar sundu. Güzel bir politika. Devletin, herkesin konut sahibi olabilmesi için imkânlar yaratma görevi var. Ama bunun nasıl elde edildiğine veya sunulduğuna bakıldığında problem var. Küçükçekmece Toplu Konut alanında hesapları kabaca irdeledik. Mevcut olan az yoğunluklu gecekonduların yer aldığı hazine arazisinde bu uygulama yapılıyor. Gecekondu sahipleri aldıkları konutlar için ödeme yapıyor. Yoğunluklar aşırı arttırılıyor, bunun içinden küçük bir dar gelirli kesim içinde konutlar yaratılıyor, boşaltılan alanlar daha sonra yine lüks konutlar için rezerv alanlar olarak tutuluyor. Yoğunlukların bu denli arttırılması koşutunda, hem bu alanda yaşayan insanların koşullarına uygun olmayan, hem de İstanbul kimliği ile bağdaşmayan ileride çözüm getirilmesi de mümkün olmayan devasa binalar ortaya çıkıyor. Kısaca, yapılanlar yaşam kalitesini arttırıcı değil, mekânı tüketici şekilde yapıyor. Bu alanda yaşayanlar, konut sahibi olma adına kısa vade de memnun olabilir, ayrıca kamu buradan artı gelir de elde etti. Ama bunun karşısında neden yapılan yatırımlar ile bu insanların insanca daha iyi yaşam kalitesine kavuşturulmadığı bir soru işaretidir. Diğer yandan bu şekildeki düzeltilmesi imkânsız şekilde tüketilen bu mekanlar ile, İstanbul kimliğinin yok edilmesinden dolayı, aşırı yoğunluklarla problemlerin arttırılması ile bütün ülke, bütün İstanbullu kaybetmektedir Turist kaybı da söz konusu olacak bu nedenle, bunların yenilenmesi, düzenlenmesi de mümkün olmayacağı için bu yoğunlukta, mekanı tüketmiş oluyorsunuz. Aslında toplumun tümü kaybediyor.

Mimdap
Şimdi sizin anlattıklarınızdan söylenecekler söylendi ama kamu buna uymadı diyebiliriz, kabaca böyle dediğinizi kabul ediyoruz. Ama diğer taraftan bu işin arka planına doğru geçtiğimizde meslek odaları kadar üniversiteleri de, birebir tek tek hocalar olmasa bile üniversite de bir kurum olarak halkın sağlığı ve deprem tehlikesi karşısında güvenli bir çevre yaratılması konusunda da bir takipçi olmasını, bir politika izlenmesi gerekliliğinin doğru olacağına inanırsak durumu sorgulamaya devam edebiliriz.

Çünkü böyle bir eksiğimiz acaba hiç yok mu? Siz söylediniz ama bu söylenenler hiçbir zaman Türkiye’de yazılanlar ya da araştırmacılara, idareciler, Başbakan, Bayındırlık Bakanlığı ya da ilgili kurumlar mümkünse bunları görmemeye çalıştıklarını biliyor. Böyle bir gelenek içindeyiz. Ama o talebi ortaya çıkartan ve sürekli yenileyerek bunun arkasında da bir toplum gücü yaratan bir çalışmanın da olduğunu biz açıkçası göremiyoruz.

Mesela insanlar için mimarlık diye bir grup var. Diyelim bir yerde bir felaket oluyor, Afrika’da soykırım oluyor, insanlar kesiliyor, 500 bin kişi bir yerden bir yere göç etmek zorunda kalıyor, onlara konut üretmek gibi bir sorunu dert ediniyorlar ve orda yapıyorlar kontları. Mississippi Nehri taşıyor, Katrina fırtınası oluyor, orada bakıyorsunuz projeler gelişiyor, yoksulları için, zenciler için evler yapılıyor. Biz aslında 1999 depreminden sonra 10 yıl geçirmişiz ama açıkçası depremden sonra yıkımın kaldırılması dahi olmak üzere, daha sonra kalıcı konutların yapılması işlerinin tümünü Bayındırlık Bakanlığı’nın ve onların müteahhitlerinin eline bırakmışız. Yine üniversiteleri, meslek odalarını hatırlayın, bir pilot proje uygulayalım, “acaba ne yapabiliriz” diyen kaç çalışma vardır?Asla böyle bir şey gerçekleşmedi.

Toplumun bir kesimi, uyanık kesimi, bunları araştıran ve dert edinen kesimi de ortaya somut, şunu yapalım diye bir şeyi, sizin de içinde olduğunuz İDMP bu araştırmaların en değerlisiydi ve kanun teklifleri de olan bir çalışmaydı. Derli topluydu, ekonomik tedbirler, sosyal tedbirler vardı içerisinde ve sadece olayı fiziken düzeltmek olarak görmeyen bir açılımı vardı bunun. Bunu o günlerin koalisyon (Ecevit) hükümeti es geçmişti mesela. Daha sonra gelen AKP iktidarı ülkenin her tarafında depremi unutmayı yeğledi. İstanbul’daki yeni belediye başkanı(ki bir mimardır) İDMP’yi kaldırıp bir kenara koymuştur. Bunun da sorgulanması lazım. Bir az önce sizin anlattığınız ‘bu rant nereye gitti?’ sorunuza yine siz, toprak sahibi ile müteahhit diyorsunuz. Onlar mı sadece, siyaset finanse ediliyor orda. Sadece onların cebine gitmiyor oradaki o bahsedilen, A.Müfit Gürtuna’nın hesabına göre 250 milyar dolar. Orda bir sistem finanse ediliyor olması lazım.

Ne dersiniz?

Betül Şengezer
Sadece siyaset mi, onun içinde mimar da çalışıyor, mühendis de çalışıyor, o tadilatları yapmak üzere plancı da çalışıyor. Söylediklerinizi anladım ben ve iki şekilde buna cevap vermek istiyorum. Bu olayın iki boyutu var diye düşünüyorum.

Siyasetçi ya da yöneticiler bunu tam anlamıyla benimsemediler veyahut ta ülkenin ekonomik durumunun kötü olması, 99 depremini 2001 krizinin takip etmesi, o süreç geçti yeni krizlerin gelmesi, ekonomik durum daha düzelmediği için hep bir kaynak arayışı var ve gördüğümüzde bu kaynak arayışını tamamlamak üzere yeni modeller üretiliyor. Tüm bu modellerde ülkenin bütün taşını, toprağının satılması var. Bir defa bu konu açık. Burada peki siyasetçi ve yönetici bunu dolayısıyla bir denetim, kendini denetim altına aldırmak, kararların belli bir katılım süreci ile üretilmesini istemiyor olabilir. Bu çok doğal bir şeydir. Onun için hazırlanan belgelerin veya düşüncelerin bilimsel platformlarda tartışılarak uzlaşının fikir birliğinin sağlanması gerekir. Farklı düşünceler de olabilir ama sunulduğu zaman buna karşı görüşlerin getirip, eleştirip, bunların daha zenginleştirilmesi gereklidir ve böyle beklenir.

TEMEL İLKELERDE HEMFİKİR DEĞİLİZ

Bizim yaptığımız en doğru olmayabilir, biz de hata yapmış olabiliriz, göremediğimiz noktalar olabilir, bu çok doğal bir şeydir. Ancak bu toplantılar yapıldı, bunların hiç biri gelmedi. Ne eleştiri ne katkı geldi diyelim, başka toplantılar başka konular için de bunlar geçerli. Bunlar bilimsel platformlarda konuşulmazken, yaşamdaki işlere baktığımız zaman farklı fikirlerin farklı şekilde beyan edildiğini görüyorsunuz. Herkes temel ilkelerde bir defa hem fikir değil. Herkes derken üniversiteyi de kastediyorum. Üniversitenin içerisinde de ya da üniversiteler içerisinde farklı kişiler, farklı görüşler de ortaya çıkabiliyor. Kimisi fiziki mekânların düzenlenmesinde belli ilkelere sadık kalırken, kimisi yeni gelişen ekonomik sistem içerisinde, küresel sistem içerisinde bu ilkelere yer olmadığını söyleyebiliyor, alışveriş merkezlerinin bir kamusal alan olduğunu değerlendirebiliyor, bir metronun yoğun kullanılması için gökdelenlerin herhangi bir yerde, kent kimliğine zarar da verse yapılmasını makul görebiliyor. Söylemek istediğim, üniversite içindeki hocaların da veyahut ta çalışan öğretim üyelerinin de hepsi aynı fikirde değil.

Dolayısıyla bunlar da sistemin bir parçası, bunlar da yöneticilere danışmanlık yapıyorlar ve yöneticiler tek fikir üzerinde birleşmiş bir baskı altında değiller. Farklı görüşler olduğu zaman bu farklı görüşlerden hangisini daha kendine yakın istiyorsa ben siyasetçiyim diyor, siyasi tercih hakkım benimdir diyor ve o zaman da bunları kullanabiliyor. Birinci nokta burası. Onun için de tabi ne kadar işin düzeltilmesi, sistemin düzeltilmesi için ne üretirsek üretelim, bunlar rafa kalkabiliyor. Bilim insanları arasında toplantılarda keşke bütün bu farklı düşünceler tartışılıp, bir noktaya gelinip, ondan sonra bir baskı unsuru olarak siyaset grubunun üzerinde kullanılabilse, herhalde bütün olaylar bu kadar rahat bir şekilde cereyan etmez. Birinci en önemli nokta olarak bunun altını çizmek istiyorum.

by-1

İkinci söylediğiniz, üniversite neden halkla iç içe girmiyor ve proje geliştirmiyor? Bu fikre tam katılmıyorum. Çünkü bunun çok yakın bir örneğini Sulukule olayında biz yaşadık. Ben olayın bir parçasındaydım. STOP grubu, bir STK grubu bu öğrencilerle birlikte, çeşitli üniversitelerden tek üniversiteden de değil, alternatif bir proje geliştirdi. Belediyede başka bir plancı grubuna normal piyasa mekanizması içerisinde bir proje ürettirmişti. Bunun doğru olmadığı, alternatifinin şöyle bir proje olması gerektiği söylendi. Ama buna Yerel Belediye geçit vermedi. Şimdi bir TOKİ tarafından bir açılım getirildiğini duydum. TOKİ alternatif projenin detaylandırılmasını istiyormuş. Bütün bunlar neyin sonucundan oldu? Avrupa Birliği’nden gelen baskılar sonucunda ve ya UNESCO’dan gelen tarihi mirasın korunması konusundaki baskılar nedeniyle ortaya çıktı. Maltepe Başıbüyük’te MSGSÜ’den bir grubun çalıştığını biliyorum. Biz projeler kapsamında yine bazı çalışmalar yapıyoruz. Pek çok proje yapıldı. Bir de burada şöyle bir sorun var. Vakit sorunu var. Üniversite hocaları, ben kendimden örnek vereyim, 2–3 gününüz dersle geçiyor, onun dışındaki sayılı günlerinizde de tez okuma, tez yürütme, toplantılara katılma gibi pek çok işleviniz ve göreviniz var. O söylediğiniz doğrudan doğruya toplumla ilişkili olarak proje yürütme işin de çok da başarılı olamıyoruz. Çünkü vakit sorunumuz var. YÖK tarafından öğrenci sayılarımız her sene artırılıyor ve onlara yetişmek gerçekten zor oluyor. Diğer bir Avrupa ülkesine baktığınız zaman hiçbir hocasının bizim kadar ders saati, ders yükü ve sorumlukları bizim kadar ağır değil. Yoksa memnuniyetle bu işlerin içerisinde yer almak isteriz ki tamamıyla bunu yapmamız da mümkün değil. Bunu ancak STK grubu üstlendiği zaman destek verme şeklinde bunu yapabiliyoruz. Birebir bir hizmet vermek hakikaten bizim açımızdan çok zor.

Mimdap
İMP sürecindeki 1/100.000 Çevre Düzeni Planlaması çalışmaları yine bir çok üniversitenin uzman kürsüleri tarafından yapıldı. Makro düzeyde İstanbul’un şekillenmesiyle çeşitli üniversitelerde rol aldı ya da çalıştılar. Orada bu bilgiler İstanbul’un planına girmedi mi?

DEPREM RİSKLERİNE AİT BİLGİLER ÇEVRE DÜZENİ PLANINA GİRMEDİ

Betül Şengezer
Hayır, girmedi. Biliyorsunuz bir de İBB’si planlama grubu tarafından ilki iptal edilmesi nedeniyle ikinci Çevre Düzeni Planı hazırlandı. Ben ikisine de kabaca baktım. Ama birincisinde depremle ilgili hiçbir bilgi yoktu. Deprem Mastır Planı’na yapılan bir adet atıf dahi yoktu. Devlet Mastır Planı’na atıf yapılmazken Cahit Kayra’ya ilişkin galiba bir iki kelime geçiyordu. Onun ötesinde kaynaklardan bir iki derleme yapılmış bir iki harita vardı. Ama onun dışında bir karar yoktu. Zaten 1/100 000 ölçekli bir planla deprem konusunda doğrudan bir karar üretmeniz mümkün değil. Riski azaltıcı yönlendirici stratejiler geliştirilebilir. Burada ne yapmak lazımdı? Bir plan için en önemli şey nedir? Nüfus tahminidir. Nüfusun dağılımıdır. Konut arz ve talebinin birbirini karşılayıp karşılamadığıdır, nüfusa göre ne kadar konutun yapılması gerekip gerekmediğidir, bunun için ne kadar alan ihtiyacı olup olmadığıdır. Bunlara ilişkin ne mevcut konut sayısı, ne bu konutların doluluk boşluk oranı, kullanılıp kullanılmadıkları, bunlara ilişkin yani konut arz ve talebine ilişkin hesap kitap ortada yok. Daha önceden yapılmış, onaylanmış 1/5.000 ölçekli planlarınız var. İstanbul’un aslında bütün havzaları dâhil bütün her yeri şu anda planlanmış durumda. İlk yapılacak iş tüm bu planları toplamak, bu plan raporlarında verilen emsallerle, bu planların İstanbul nüfus öngörülerine bakmaktır. İlk Çevre Düzeni Planı’nda bu yapılmamıştır. Biliyoruz ki 1/5000 ölçekli planlarda nüfuslar ve yoğunluklar da oldukça yüksektir. Afet riskli alanlarda da bu konutlar yer almaktadır. Bırakın mevcutları, İstanbul’da boş alanlar çok sınırlı olduğu için yeni inşaata açılan alanlar nereleridir? Vadilerdedir, her gün ben okula gidip gelirken vadilerin doldurulduğunu, onların üzerine toprakların yığıldığını ve bunların üzerine toplu konutların, lüks konutların inşa edildiğini görüyorum. Bütün bu çalışmaları yapmadan ne sağlıklı bir nüfus tahmin edebilirsiniz, ne de konutunuzun ne olduğunu veya olacağını tahmin edebilirsiniz. Temel bir sorun var zaten.

Planlama Müdürlüğü’nde yapılan İkinci çalışmada 1/5.000 ölçekli NİP’lara göre öngörü nüfusunun 19 milyon olduğu söyleniyor. Çevre Düzeni Planı ne kadar öneriyor? 16 milyon. Ancak, revizyon/tadilat planları ile NİP yoğunlukları artıyor, ÇDP’ı ile gelişme alanları artıyor. Bu gelişmeler ile atıyorum, İstanbul’un nüfusu 30 milyonu bulacak. Ya da yapı stoku 30 milyonu barındıracak büyüklükte olacak… Ancak İstanbul nüfusu bu kadar olmayacak… Demek istediğim planla nüfus arasında, lekeler arasında, çalışma alanıyla konut alanları arasında ilişkileri saptayan sağlıklı bir analizi ben göremedim.

Mimdap
İkincisinde bu oldu mu?

Betül Şengezer
İkincisi de birincisinin tekrarıydı. Sadece 1/5000 ölçekli NİP’ların hesaplarını yapıp öngörü nüfusunun 19 milyon olduğunu söylediler. Onun dışındaki ayrıntılı hususlara bakmadığım için bir şey diyemeyeceğim. Ama aynısının devamı olduğu için aynı sorun bence onda da var. Çünkü planlamada en önemli şey bilgi alt yapısıdır. Bilgi alt yapısını oluşturmanın iki yolu vardır. Ya İBB olarak yapacaksınız, yâda İBB olarak sistemi kurup, yerel yönetimlerce bunların doldurulmasını veya hazırlanmasını isteyeceksiniz. Sistemi kurarak bunun sürekliliğinin sağlanması en doğru yaklaşım olacaktır. Planlama dediğimiz olay üstten aşağıya doğru kararlar silsilesini üretmek değildir. Alttan gelen verilerle de üsttün tekrar revize edilmesi, düzenlenmesi gerekir. Bunların hiç birinin olduğunu ben göremedim açıkçası.

by-19

Bunun dışında da mesela lojistik sektörüne de çok önem veriliyor. Haydarpaşa kaldırılacak diyor. İyi güzel herkes hemfikir. Ama yeni lojistik alanlarının iki tarafta, iki uçta, doğu ve batı lojistik alanlarına baktığım zaman şunu görüyorum, bir taraftaki lojistik alanı yazlık konutların üzerinde yani mevcut konutların üzerinde yer alıyor, öbür tarafta da, Anadolu yakasında da apartmanların üzerinde yer alıyor.

Yücel Gürsel
Son dediğinizi anlamadım?

Betül Şengezer
İstanbul ÇDP’ında Haydarpaşa limanı kalkacağı için doğu ve batıda iki tane liman alanı yer almakta, bunun gerisinde de lojistik sektörüne ilişkin lekeler konulmuş. Ama bu lekelerin altına bakıldığında, yerine gitmeye bile gerek yok, hava fotoğrafının üstüne koysanız altının tamamıyla dolu olduğunu görüyorsunuz. Bu lojistik sektörleri burada nasıl gelişecek sorusu geliyor akla. Nasıl uygulanacak? O zaman Haydarpaşa’yı kaldıracaksınız. İstanbul limanı olmayan bir kent olacak. Temel kararlarda bu çelişkileri gördünüz zaman da şüpheye düşüyorsunuz.

Mimdap
Üniversitelerin üzerinde çalıştığı daha önce İstanbul Belediyesinin kendi bünyesinin Planlama Müdürlüğü ve onun çalışmalarıyla biriktirilen bilgilerin dışında son yıllarda İMP sürecinde bir çok uzmanın, sayıları 300- 500 e varan uzmanların bir plan ortaya koymaktan daha çok İstanbul’un üstünde çalışmak, anlamak ve İstanbul’un bölgeleri hakkında bir dokümantasyon çıkarmakla ilgili bir kazanımları olmadı mı peki? Bu üniversitelerin ulaşım birimleri, planlama birimleri İstanbul’u tanımlı hale getirmedi mi?

Betül Şengezer
Kazanım olmamıştır diyemeyiz. Ancak bilgi alt yapısı İstanbul gibi bir metropol için bir senede ortaya konacak gibi bir olay değil. Bunu sistematize edip düzenli olarak nasıl toplayıp, nasıl geliştiririz bu çok önem taşıyor.. Plan sonuna kadar da bunu bitirmeyebilirsiniz ama bunun sistematiğinin koyup, o sistemik bağlamında en azından bu yapılanların tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini söyleyebilirsiniz, belirsiz kalan noktaları açıklayabilirsiniz, her şey bitti deyip, her şeyi noktalamazsınız, belli kararlarda da bunun yeterli alt yapısı oluşturulmamıştır, bu nedenle de karar üretilememektedir diyebilirsiniz. İstanbul’da öyle bir durum var ki size yine aynı plan örneğinden Tuzla bölgesine ilişkin birkaç nokta aktarayım. Tersaneler, Çevre Düzeni Planı’nda rekreasyon alanı olarak öngörülmekte, aynı alan alt ölçekli planda ve üst ölçekli ülkesel kararlarda liman olması öngörülüyor. Çevre Düzeni Planı’nda tersaneye rekreasyon alanı öngörüsü getirilirken, hemen onun yanındaki konut alanlarına lojistik sektörü ve önüne liman öngörülüyor. Şimdi bu kadar çaprazlama çelişkilerin olduğu bir şeyi ben anlayamıyorum. Bu nereden kaynaklanıyor, nedeni kurumlar arasındaki koordinasyonsuzluk. İlçe belediyelerinin 1/100.000 ölçekli plana yeterli düzeyde katkı sağlamadığının, katılım sağlamadığının bir örneğidir bence. Alt ölçekli üst ölçekli planların da bir anlamda birlikte değerlendirilip, en azından o ya da bu düzlemde birbiriyle ilişkili fonksiyonların yan yana getirilmesi lazım. Böylesi çelişkili bir yapıda alttaki bütün işlevler, o bölgede yaşayan, iş yapan herkesin işi aksıyor. Çünkü hangi plana uyulacağı şaşılıyor bu sefer.

Mimdap
Betül hanımı biraz dinlendirip Yücel beye dönelim ve bu planlama yaklaşımları için yorumunu öğrenelim.

Yücel Gürsel
Yaşımın getirdiği perspektifle söylersek, küresel hareketlerle kentsel planlama süreçleri arasındaki bir uyuşmazlık görülüyor. Bundan zannedersem epey yıllar önce küreselleşme kavramları henüz Türkiye’nin gündeminde yokken Ankara’da doksanlı yılların başında 2. Milli Fiziki Plan Semineri yapıldı. Mimarlar Odası 1. Milli Fiziki Plan Seminerli doğrultusunda merkezi planlamayı, İlhan Tekeli planlama da regülasyonu savundu. Bu regülasyon kavramına da itiraz gelmişti o zaman Mimarlar Odası’ndan. Bizim genlerimizde vardır, planlamanın kendi içindeki bütüncül ve determinist karakteri. Fakat bu regülasyon kavramı dahi şu anda devletçi bir politika olarak görülüyor, tartışılıyor. ABD’deki krizden sonra regülasyoncular şimdi öne geçtiler. Planlamada regülasyon kamunun ve devletin yönlendirdiği bir kavramdır. Gelişmeler regüle edilebilir mi yoksa gelişmeleri tamamen serbest bırakalım mı, ekonomik reformu çerçevesinde. Bununla şunu belirtmek istiyorum, ekonomik politikalar, ekonomik politikaların karakteri kentlerin yapılanmasına ve onun planlanmasını büyük ölçüde etki ediyor.

by-3

Betül Şengezer
Çok güzel ifade ettiniz ama bir yanılmaya düşmeyelim. Yapılan bir planlama sistemi yok. Herkesin katıldığı bir planlama sistemi neden istenmiyor? Biraz önce de söylediğim gibi diyelim ki Tuzla’da lojistik leke koydunuz ama altında konut alanları var. Diyelim ki sanayi alanı var. 100.000 ölçekli bir plan hazırlıyorsanız herkesi katmanıza gerek yok. Ancak küreselleşmenin veya başka bir nedenden ötürü kentin ekonomik temelini lojistik sektörüne oturtmanız gerekiyor. Neden bu kadar önemli bir fonksiyonun yer seçildiği bölgedeki aktörler ile bunu tartışmıyorsunuz? Yerel yönetimin plancıyla görüşeceksiniz, oradaki mülk sahibiyle görüşeceksiniz, bunun uygulanıp uygulanamayacağını bir katılımla ve bir görüş birliği ile oluşturacaksınız.

Yücel Gürsel
Daha doğrusu sürecin planlanması ön planda olmalı.

Betül Şengezer
Süreci planlıyorsunuz, o zaman buraya bir lekeyi koyduğunuz zaman da arkadaki mutabakatla birlikte bunu onaylamış ve koymuş oluyorsunuz. Bu geçmişteki deterministik planlama yaklaşımı değil. Buna stratejik planlama diyorlar. Ama bu stratejik planlamada katılımı koymadığınız zaman ki bu katılımın bir yönü de, bilgi alt yapısını kuvvetlendiriyorsunuz, elinizde olmayan bilgileri çevrenizden başka insanlardan alıp doğru ya da yanlış karar verdiğinizin teyidini yapmış oluyorsunuz.

Yücel Gürsel
Zaten ben de şimdi oraya bağlayacaktım tam. Sonuç olarak toplumun değişik örgütlü kesimlerinin planlama süreciyle bağlantılı, bilimsel disiplinler ve buna bağlı olarak üretim süreçlerinde rol alanlar meslek örgütleri, siyasi partiler ya da sendikalar, sonuçta katılım dediğiniz sürecin kendisi de toplumu yönlendiren güçlerin bu sistem içindeki rolleri ve nasıl bir girdi olacaklarını söylemektir. Anlaşılamayan, kavranamayan ve becerilemeyen budur. Toplumsal mutabakat, demokratik zorlama stratejik planlamanın gerçekleştirilebilme akslarıdır.

Betül Şengezer
Orada herkesi bir araya getirip denge sağlıyorsunuz, birilerinin güdümünde olmaması için de en önemli açılımı ve şeffaflığı sağlıyorsunuz.

KATILIMI, KATILIM SÜRECİNİ, TARAFLARINI TANIMLI KILMAK LAZIMDIR

Yücel Gürsel
Sonuç olarak bunlar ülkedeki genel olarak ekonomik politikalar diyelim, bunlar en sonuna gelir dayanır, ülkedeki üretici güçlerin, üreticilere bağlı örgütlerin bu sürece katılımlarının olması gerekir. Hiçbir zaman tepedeki iraden bu katılımı gelin yapalım dememiştir. Katılımın daima diğer muhataplarının gücüyle olmuştur, gücüne bağlı olarak olmuştur. Örnek olarak diyelim ki ekonomik politikaların tıkanma noktalarından bir tanesi emek ve sermaye çelişkisidir. Ne yapar emekçiler? Bu GSMH’dan pay isterler, ücretlerini arttırmak isterler ve otururlar masa başında. Bu işverenlerin iradesi gelin katılınla olmaz, işçi sendikalarının örgütlü güçleriyle masa oturmaları, ben pay istiyorum demeleriyle olur. Bunun için de mesela fındık üreticileri de vardır, ihracatçılar birliği de vardır, Sanayi Odaları Birliği de vardır. Sonuçta toplumun geleceğine yön veren birçok faktör içinde toplumun geleceğinden, kendi beklentilerini arayan güçlerin, katılıma iradeleriyle buna ters yönde oluşmuş hegemonyanın, bir ülkedeki yönetim tarzının arasındaki ilişkidir bu. Biz buna ekonomik politika diyoruz. Ülkedeki üretilen artı değerin, GSMH’nın ne kadarın sağlığa, eğitime, ne kadarını da diyelim ki sağlıklı bir kentleşmeye ayrılması gerektiği sonunda bu bir mücadeledir ve buna demokrasi mücadelesi diyoruz. Demokrasi mücadelesinde katılmak isteyenlerin, katılım aslında katılmak isteyenlerin iradesine göre biçimlenir. Bu iradeyi tepeden vermiyorlar. Biz diyoruz ki siz vermiyorsunuz, soyguncusunuz, siz yanlış politikalar yürütüyorsunuz ya da siz sadece bir grubun çıkarlarını gözetiyorsunuz, sadece kendi çıkarlarınızı gözetiyorsunuz. Kabaca bunu söylüyoruz. Bunun karşılığı nedir? Politika ama biz buna ekonomik politika diyoruz.

by-17

Şöyle diyelim, şunu anımsatma ile başlayacağım, kişisel pozisyonumdan hareketle, kendi deneyimimden söylüyorum, bir deprem olayla muhatap olduğumuzda yıl 99. Ben 2000 Genel Kurulu’na katılmıştım ama sıradan bir insan olarak katılmıştım. İstanbul’un depreme karşı hazırlanması için 20 milyar dolar gerekiyordu. 20 milyar dolarının 10 milyar dolarını nasıl isterim diye düşünmüştüm. Bunun 10 milyar dolarını Milli Savunma giderlerinden isterim, Genel Kurmay bütçesi var ve bunu ona iktidar veriyor. Hatta övünerek veriyor ve biliyor ki silahlanma harcamaları dünya genelinde çok fazla. 10 milyar dolarını da sektörden alalım. Betül Hanım yine bunun örneğini verdi. Ama sektör de deprem karşısında bir çıkmaza girdi, iş yapma potansiyeli ortadan kalktı ve bu iş yapma potansiyeli ile 10 yıl içerisinde İstanbul depreme hazırlanabilirdi.

KENDİMİZİ HİÇ ELEŞTİRMEDEN YOL ALAMAYIZ

Bu söylediğim 2000 Genel Kurulu’nda oldu. Sonra da oda başkanlığı yaptım, Oda başkanı iken de sizin çalışmalarınız gibi çalışmalara giriştik. Buna meslek örgütleri de, odalar da kuşkuyla bakarken beraber bir çalışma yaptık. O çalışmaya sahip çıkılması gerektiğini, yurt dışından bir hizmet almayacağımızla göre tek dayanağımız üniversitelerdeki bilgi birikimidir, bu bilgi birimi çıkmıştır ortaya, bunun ötesinde yapabileceğimiz bir durum yoktur. Buna bizim entegre olup, buna sahip çıkmamız gerektiğini söyledik. Buna o zaman ama pek bir istekli durum yoktu ortada. Bugün geldiğimiz zaman, hemen bir parantez açıyorum, bugün deprem konuşulduğunda, en küçük deprem olduğunda jeoloji mühendisleri çıkıyor ortaya. Bunlarda deprem olacak mı, olmayacak mı, 6,5, 7,5 mu olacaklarını sorguluyor. Tablo, bugünkü tablo. Ne yapıyoruz senede bir kere deprem rütieli icat ettik, öyle değil mi? Yeni bir deklarasyon var mı? Bir politikayı tutturursunuz o politika olmaz ve toplumsal destek almak için ısrarla o politikayı anlatırsınız topluma. Kimler anlatacak bunu? Sendikalar, emekçi örgütleri, meslek örgütleri, egemen siyasetin dışındaki siyasi güçler, muhalefette kalan, toplamı %1 oy alan sosyalist partiler, sol partiler ve böyle bir ortamda dahi o zaman bir deprem konusundaki politikanın ne olduğu belirsizken 4 üniversitenin hazırladığı bir politika çıktı ortaya. Bu politika yasa değişikliğinden, kentsel yenilemeden, bütün o fiziksel yenilemelerin nasıl olacağına ilişkin bir model oldu. Şimdi bu model sonunda topluma, devamlı anlatabilen ve toplumun talebini zorlayıcı katılım isteğini yönlendiren, anlaşılabilir ve siyasi iktidarı, yöneticileri ikna edici özümsenmiş bir ekonomik-politik bir söylem oluştu mu? Oluşmadı. Diyoruz ki siyasi iktidar benimsemiyor, elbette hiçbir iktidar, herhangi toplumsal bir talebi kendiliğinden benimsemez.

Betül Şengezer
by-10 Altını çizelim, siyasi iktidar bu projenin bir tarafını benimsedi. Kentsel dönüşüm kısmını benimsedi. Kentsel dönüşüm kısmında yalnız yapılanlara baktığınız zaman şöyle bir sorunla karşı karşıya geliyoruz. Belli bir noktalarda bu yapılan projenin rant ağırlıklı olduğunu ve depreme çözüm olmadığını görüyoruz. Yaşam kalitesi dediğimiz zaman bir bina güvenliğidir, ikincisi çevre kalitesidir, üçüncüsü yaşam ile sosyal ekonomik kültürel yaşam alanımızı ilgilendiren tüm olgulardır. Deprem yüzyılda bir gelecek, ama siz her gün o mekânda yaşıyorsunuz. Her gün yeşil alana ihtiyacınız var, her gün otoparka ihtiyacınız var, evinize rahat girebilmeniz için ulaşım alanlarına ihtiyacınız var. Biz zaten onun için bir taşla iki kuş vuralım dedik. Bunun için de kentsel dönüşüme de sıcak bakanlardandık ki, bunun böyle olması gerektiğini söyledik ama bu o kadar yanlış kullanıldı ki. O zaman bilimsel olarak söyleyebileceğiniz söz de kalmıyor. Rant dediğimiz zaman, getirilen yoğunluklarla kentsel yaşam kalitesi düşürülürken, kültürel – tarihi varlıklar yok edilirken, arttırılan yoğunluklar ile yine küçük bir kesim memnun edilirken, kamu da bu işlemden rantını alıyor, dolayısıyla burada küçük kesimler ile kamu arasında paylaşılan katmerli bir rant söz konusu oluyor ve bunun karşılığında da yaşam kalitesiyle İstanbul’un kimliği gidiyor. Böyle de bir tehlike ortaya çıktı.

Yücel Gürsel
Burada ben de bir parantez açacağım izninizle. Yayınlanmış bir makalemde ben depreme şöyle bakmıştım. Deprem Avrupa Birliği sürecinde bir uygarlaşma politikasıdır. Deprem vesilesiyle biz, binaları depreme karşı güçlendirirken aynı zaman da kentsel sağlıklılaştırmak, kültürel – sosyal sağlıklaşma diye bir proje bütünüdür bu. Tekrar temel sürece döndüğümüz zaman benimsenmemiştir. Bizim önerdiğimiz, siyasi iktidarın deprem dolayısıyla bunun sadece kentsel dönüşüm kısmını alması konuyu benimsememiş demektir. Çünkü konu orada kentsel dönüşüm değil, deprem bahanesiyle kentin kültürel- sosyal rehabilitasyonuydu. Yaşam kalitesi demek aynı zamanda. Dolayısıyla onun benimsenmediğini kabul edelim. Demek ki siyasi iktidar, esas itibariyle hayır diyen, mevcut ekonomik politikalar içinde her türlü rantı normal olarak kendisine en yakın müttefikleriyle paylaşan bir organizasyon. Bunu prensipte kabul ediyorum. Önemli olan o değil. Önemli olan bizim toplumun talebini, katılım talebini örgütlemek üzere kendi görüşlerimizi, ısrarlı ve bu bütünsellik içinde, sen yapmıyorsun, yanlış yapıyorsun değil, esaslı katılımı isteyen insanlarla olan ilişkimiz politik bir ilişkidir. Sıradan bir insanın özel çıkarına değil, ortak çıkarı gözetelim ve tekrar eden ilkesi alanında. Bunu üniversite olarak değil, çünkü toplumla olan ilişkisi sendikaların daha fazla, sivil toplum örgütlerinin daha fazla, meslek örgütleri’nin daha fazla. Bir doktor toplumun bütün kesimleriyle alakalı. Sağlık politikasını oluşturacak olan tabip odasının bütün doktorlarının onu topluma iletecek, mimarlar kategorisi, mühendisler kategorisi, belediyede çalışan mimarlar, mühendisler bütün toplumun kesimleriyle ilişki içinde. Şimdi burada sorun şu, tarihin hiçbir aşamasında toplumun normal olarak yatırımdan kâr eden, kâr amacını güden, bizim politik anlamda toplumun sermaye kanatları dediğiniz kesimler asla ve asla kendi rantlarını gönüllü olarak ya da bilinçlenmiş olarak paylaşmazlar. Önemli olan alabilme yeteneğidir. Politika budur aslında.

ISRARLI, BÜTÜNCÜL, TOPLUMSAL KESİMLERİ İNANDIRAN BİR HATTIMIZ OLMADI

Şimdi bu anlamda şöyle diyoruz biz, çünkü bizim modelimizde sendikalarla işbirliği vardı, Tabip Odaları ile işbirliği vardı sivil toplum diye bir koordinasyon toplandı biliyorsunuz. Bir deprem koordinasyonu oluştu. Bütün bunları içine alan sivil toplum örgütleriydi. O kadar büyük toplumsal duyarlılık vardı ki bir Kocaeli depremine yardım severlik adına yüz binlerce insan yardıma koşuyordu. Toplumda bu kadar, müteahhit örgütleri geldiler bize, biz senelerce ne yaptıysak bu toplumu aldattık, vicdan azabı çekiyoruz, ne yapalım dediler. Hangileri bunlar? Küçük müteahhitler. Binlerce. Bunlar böyle bir politikanın arkasında yer alabilecek ruhsal psikolojik bir ortamdaydı. Bu taleplerin örgütlü olarak ve anlaşılabilir politikayı her aşamada her sene bunu anlaşılabilir bir politika olacak vaat etmeleri mümkündü. Bu vaat edilebilir, elbette üniversiteler de onun bir parçası. Ama üniversiteler toplumunda farklılıklar olacak. Önemli olan bütün bu farklı görüşler içinde bizim, bu farklı görüşlerin katılımcı olma iradesini, politika aslında katılımdır tam anlamıyla, bu konuda biz kendimize düşen şeyi, örgütlüyüz çünkü biz, sıradan vatandaş örgütlü değil. Sıradan vatandaş haklı olarak da kendi çıkarına uygun tercih yapıyor. Ona en kısa vadede hangi çıkarıyorsunuz? Ama bir sendika böyle değil, bir Tabip Odası, bir meslek odası, bir sivil toplum örgütü böyle değil, onlar bu anlamda o toplumsal çıkarların bütünlüğünü anlatabilen ve bunu ifade edebilendir. Bu bilgilerin altlığı Deprem Mastır Planında çıktı ama bu politika, bu ana hattı bu politikayı biz tekrar tekrar söyleyebildik mi? O zaman.

Mimdap bize soruyor, on yıl geçti diyor, acaba diyor on yıl, biz her yıl anma toplantısı yapıyoruz, ölümleri anıyoruz, bir ritüele dönüştü. Bunun her birinde 3 sayfalık, 5 sayfalık ya da 15 sayfalık anlaşılabilir ve her kesime anlaşılabilir, onların da menfaatlerini gören, etkili, sözler olarak sunabiliyor muyuz? Bir ezilmiş, haksızlığa uğramış insan psikolojisiyle diyoruz ki biz bütün bunları anlatırken siyasiler kabul etmedi. Etmeyecek. Amerika’da da etmiyor. Ama bunu kabul edilmesini isteyen güçlerin canlılığı ve politik ustalıkları, ekonomik politikaya hâkimiyetleri söz konusu olmalı. Soruyorum ben şimdi diyelim, kardeşim, 20 milyar dolara İstanbul depreme hazırlanabilirken, bu 20 milyar doların yalnızca gökdelenlerin rantından %1 alsaydık, %5 alsaydık her sene karşılar mıydı, karşılardı. Peki TOKİ son on yılda kaç milyar harcadı?

Betül Şengezer
Öyle hesaplarsanız Türkiye’nin deprem sorunu çözülür.

Mimdap
TOKİ senede on milyar dolar kadar harcama yapıyor.Son yıllarda 17 milyar dolarlık bir kaynağı yönetiyor yılda ve 55.000 civarında konut üretip, satıyor.

Yücel Gürsel
by-12 Bu kamu iradesi ve kamu fonlarıdır bunlar. Bunun %10’unu her sene ayırsaydık İstanbul’u depreme hazırlayacak fonlar oluşurdu. Buna ilişkin, bir işsiz kalan mühendisler, mimarlar bunu benimser miydi? Benimserdi. Sen şimdi on bin tane mimara böyle bir politikanın olabilirliğini ve bunun içinde bir kentin depreme hazırlanmasında ve TOKİ’deki 3- 5 müteahhidin para kazanması yerine, o 3 – 5 müteahhidin çalıştırdığı 50 – 60 tane mühendis, mimar yerine binlerce mimarın mimarlık dünyasına ya da neyse, bu politikaları tekrar tekrar anlattık mı? Çünkü bu böyle bir şey. Bizim şimdi bu 10. yılda bu muhasebeyi kendimize ilişkin yetersizliği, üniversiteye ilişkin yetersizliği ya da A belediyesinin yetersizliği, A politikasının yetersizliği değil. Elbette siyasi iktidarın ne kadar çıkarcı olduğu teşhir edilmesi başka ama yalnızca bunu söylediğiniz zaman toplumda size diyor ki, kardeşim ne anlattın bana?

Bu anlatılamaz bir politika soruyorum, sıradan binlerce mühendis, mimara ve sıradan sendikacılara, sıradan bir meslek örgütü, Tabip Odası’na böyle bir anlaşılabilir politika, 5 sayfada anlattık, tekrarladık mı? Ben hiçbir yıl dönümünde böyle bir şey hatırlamadım. Hatırlamıyorum. Acaba böyle bir metni hazırlayabilir miyiz? Böyle bir şey söyleyebiliriz belki böyle bir toplantıdan sonra. Bir özeleştiri yaparak samimiyetle. Demek istediğim bu.

Betül Şengezer
Sistemde kazanan küçük, kaybedenler ise çok büyük kesim. Çok küçük bir oranın kazancı, çok büyük bir kütlenin kaybına neden oluyor. Burada böyle bir dengesizlik var. Buradan hareketle, bunu gerçekten çok iyi anlatmak gerek. Biz bu konuda başarısızız. Ben kendime de bu özeleştiriyi yapıyorum.

Yücel Gürsel
Önemli olan örgütlenmelerdi. Şimdi ne oluyor? Bakınız, bu işin içinde örgütlü hareket yok. Politika yok. Bu iş bir ekonomik politikadır ve katılımdır.

Bu vesileyle acaba 10. yılda kendi muhasebemizi yapalım derken, kendi muhasebemiz derken, öncelikle TMMOB ve ilgili meslek örgütlerini kastediyorum. Yalnızca üniversiteyi temsil anlamında değil ama onları da içine alan, örneğin Deprem Konseyi kaldırıldı, kimse hesabını sormadı.

Mimdap
Hatta daha iyi bir şey getireceğiz diye kaldırıldı biliyorsunuz, daha işlevsel bir deprem konseyi kurulacak dendi.

Betül Şengezer
Tek tek kurumlar üzerinden gitmek yerine, sistemin bütününü kurgulayıp onun üzerinden gitmek lazım. Sistem içinde kuruma ne görev düşüyor? Her kurumun görevi ne? Her bireyin görevi ne bilinmesi gerek. Bunu tanımlamadığınız zaman istiyorsanız on kurum getirin hiçbir işe yaramıyor.

DOMUZ GRİBİNE ÖNLEM ALAN DEVLET DEPREMİ UMURSAMIYOR


Yücel Gürsel
Öncelikle sizin belirttiğiniz gibi siyasi iktidarlar bu konuda ne yaptılar? Şunu belirtmemiz lazım, adeta bir veba salgını gibi. Şimdi bir domuz gribi geliyor, siyasi iktidar teyakkuza geçiyor, bütün havayollarında tedbir alınıyor, sonuçta da 100 – 300 kişi ölüyor. Ama toplumun bütün kesimini ilgilendiren bir duyarlılıkla bir takım tedbirler alınması gerekir ve alınıyor.

Sizinle çalışma dönemimden de hatırlıyorum ki çok güzel şeyler ummuştum toplumu etkileyecek, meslek örgütleri’nin politikalarını etkileyecek ve bunun getirdiği sinerjiyle yeni bir açılım yapmak gibi…

Betül Şengezer
Ne hayalperestmişiz, bu da bizim özeleştirimiz olsun, gerçekleri görememişiz, çok hayalci davranmışız.

by-11

Mimdap
2001-2000 yıllarında bu çalışma ortamı rehabilitasyon konularında konuşuyormuş. Geriye dönüp baktığımızda yazıları var artık o dönemin önümüzde. Kentsel rehabilitasyon diye bir kavramdan söz ediyormuşuz ve mesela, Merdivenköy’e sizin de (Betül Şengezer) içinde olduğunuz çalışmada bu terminolojiden bahsediliyormuş. Nasıl zarar azaltılır, planlama nasıl olur diye çalışmalar bunlar. Şimdi kentsel dönüşüm konuşuluyor, zaten kentsel dönüşümün yasası yok ama adı var. Çöp istasyonunu açılıyor, kentsel dönüşüm diyorlar adına,  der üstünde köprü yapıyor oraya, o da kentsel dönüşüm diyorlar, TOKİ konut yapıyor, o da kentsel dönüşüm. Bunları bir kenara bırakalım ama biz değişimden, kentin yeniden yapılanmasından bahsedersek neler söyleyeceğiz? Yine o tarihlerdeki metinlerde hatta çok ileri gidilmiş, Mimarlar Odası’nda,  deprem tehlikesinden bahsedilirken kentin eksik olan yaşam alanlarına kavuşması, yeniden yapılanması mümkün olur mu, bu olayı toplumsal bir şansa çevirebiliriz diye düşünülmüştü.

Betül Şengezer
İnşaat Mühendisleri Odası, bütünsel bakış açısıyla ve eğitimleri ile konuyu camiasında sürekli gündemde tutan en ileri götüren oda oldu.

Mimdap
İstanbul’un yıkılıp yapılmak dışında pek bir şansı yok gibi bir kanı da var biliyorsunuz. Özellikle mevcut yapı stoğu fiziki anlamda çürük. Ya bina eskimeye başlamış ve 40 – 50 yaşını doldurmuş ya da belirgin bir biçimde çürük, eski, kötü… Bunu düşündükten sonra ikinci adım olarak bir şey düşünmüştü o yıllarda. Hazır bu kadar, topluca bir değişime gereksinim varsa o zaman yeni kentsel donatılar, alanlar, bu sağlıklı bir kente dönüşebilir. Bu bir fırsat da olabilir. Oysa yasanın çıkmaması ve olumsuz uygulamalar sonucunda “kentsel dönüşüm” bir küfür niteliğinde algılanmaya başlandı ve şimdilerde jargon içinde küfür yerine kullanılıyor.

Betül Şengezer
Gelinen noktada kentsel dönüşümün aslında imar ıslah planından veya af yasasından hiçbir farkı yok. Islah imar planını yapanlar, o dönemde, o yasa çerçevesinde pekâlâ kentsel dönüşümler yapabilirdi. Hiç kentsel dönüşüm yasasına da ihtiyaç yoktu. Çünkü o yasada kat mülkiyetine göre dağıtma esası vardı. Herkese bir parsel vermek yerine bir daire verselerdi. Bu anlamda yaşanabilir tasarımlar üretebilselerdi, İstanbul şahane bir kent olabilirdi. Ama bunun da altını çizelim ki bizim de ne plancılarımız ne mimarlarımız yeterli bir düzeyde hassas ve estetik davranmıyor.

Yücel Gürsel
Etik de davranmıyor.

Betül Şengezer
Etik de davranmıyor. Bunları yapmadığınız takdirde, bunlar eksik olduğu takdirde en ala sistemi getirin yine ortaya çıkacak şey bellidir.

by-20

Yücel Gürsel
Evet, o tabi toplumu ben onu şöyle diyorum, çok başka bir konu ama buna çok yakın bağlantılı. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan beri bir emlak cumhuriyetidir. Çünkü yaptıkları ilk iş Türkiye’den sürülen Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin mallarına el koymakla başlamıştır bir kere cumhuriyet. İttihat Terakki zamanında, bu tehcir zamanında o kadar büyük gayrimenkule sadece İstanbul değil, bütün ülkede o kadar mala el koydular ki biliyorsunuz.

Mimdap:
6 – 7 Eylül ve 1974.

Yücel Gürsel
Anadolu’dan sürülen -ve onlar kentli insanlardır- Rum, Ermeni ustalar, bu kentleri yapanlar, ustalar…

Mimdap
Çok derin o söylediğiniz konular.

Betül Şengezer
Bugünkü yapılaşmaya nasıl gelinir veya o kentle insanlar o yapıları görüp, 12 – 15 katlı veya 3 katlı o biçimsiz yapıları nasıl yaparlar? Burada bir kopuş var ve o kopuş da söylediğimiz insanların gitmesinden kaynaklanıyor.

Mimdap
Bu çok derin ülke tarihine ilişkin bir konu ama o şimdi bizim her şeyi konuştuğumuz mantık burada tepetaklak gelebilir. O bazen argüman olarak başvurduğumuz “kentli ve oralı olma” konusu bu tarafına saptığınızda çok tartışılır bir konu. Buranın sahibi kimdi konusuna girdiğinizde aslında ortalama olarak hiçbir yerde kimsenin 3 yıl yada 5 yıldan daha fazla oturmadığını, aynı kent içinde bile olsa yer değiştirdiğini biliyoruz. Doğduğu evde yaşayan var mutlaka ama bunun toplum içindeki oranı % 2 – 5’leri geçmediğini, hatta daha büyük kent merkezlerinde yaşayanların 5 yılı aşmış bir oturmuşluklarının oransal düzeyde çok az olduğunu görüyoruz. Bu sosyolojik durum bir kentin bir mahallesinin ve ya sokağının yerlisi olma tanımını eskiye göre değiştiriyor.

Yücel Gürsel
Devamlı göçer halde bir toplum

Betül Şengezer
Göçün olmadığı kentlerde de bunu görüyorsunuz.

Mimdap
Nerede görüyorsunuz mesela?

Betül Şengezer
Karadeniz’e gidin, Akçaabat’a gidin mesela.

Yücel Gürsel
Mardin’e git, Midyat’a git.

Betül Şengezer
O kadar güzel evleri gör sen, ondan sonra da etrafında yeni yaptıklarına bak. Bu tabi on yılın işi değil. 50 yılın 70 yılın işi içinde oluşan bir olay ama işte oradaki o kopuş hemen fark ediliyor.

Yücel Gürsel
Yapı kültürü ama bir de genetik bağlantı var. Safranbolu’yu yaratan insanların mimarlık kültürü gitmiş, Mardin’i yapan insanların mimarlık kültürü gitmiş ama mutlaka bundan önemli olan toplumsal genetik yapımızda esas şu var, sermaye biriktirmenin en kestirme yolu gayrimenkul üzerindendir.

Betül Şengezer
by-15Bunun bir tehlikesi de var, biliyor musunuz? Ben bunu yeni fark ettim. Bilirkişilikte fark ettim, yine bir vatandaş verilen emsale karşı geliyordu, bu emsal bana yetmiyor, 3 oğlum var, bir de müteahhide vereceğim, şu kadar emsal istiyorum diyor. Şimdi o mantıkla gittiğimiz zaman şu tablo oluşuyor: İnsanlara veriyorsunuz bu kadar kat sayılarını, tamam istediğini veriyorsunuz ama o çocuğun aslında yaratıcı olmamasına, eğitim görmemesine kolaydan para kazanmasına yol açıyorsunuz ve insanların yaratıcı olmasının önünü kesiyorsunuz. Bunu tabi çoğalttığınız zaman ranttan yararlanıp geçimini sağlayan insan kitlesi ne üretim yapar, ne de bir şey düşünür, ne de bir şey yaratmak için çaba harcar.

Yücel Gürsel
Ahlaken de yozlaşır.

Betül Şengezer
Ahlaken de yozlaşır. Bunun aslında en temel sorun, ekonominin sorunu küreselleşme vs. değil, bence bu. Küreselleşme olabilir, sen mimar olarak, mühendis olarak, meslek adamı olarak, hangi meslek olursa olsun, bilinçli bir şekilde ne yapmak istiyorsan, yolunu çiziyorsan, o küreselleşmeden hiç etkilenmezsin, onun yararından da pekâlâ faydalanırsın. Küreselleşme kötü bir şey değil. Ondan pek ala da güzel bir şekilde yararlanılabilir. Ama biz ne yazık ki bizim ülkemiz hep onun sözlerinin altında kalıyor.

Yücel Gürsel
Eğer deprem konusunda bir deklarasyon vereceksek bu dediğiniz hassasiyetleri göz önünde bulundurarak ama önce bir kere siyasi iktidarın eleştirisini yeni bir anlayışla yapmamız lazım. Onun için de iki örnek var. Bu örnekler arttırılabilir. Bir tanesi TOKİ’nin kredileri niçin depreme hazırlanma anlamında kullanılmıyor, iki, büyük lüks konutların, bunun eleştirisi yapılması lazım. , Getto, bir gecekondu ne kadar “getto” ise, o Taşyapı’nın yaptığı boğazdaki binalarda “getto” ve orada güvenlik yok ve ilerisi için ayrıcalıklı bir sınıf var. Bunun bir eleştirisi, toplumsal eleştirisi yapılmadı. Ama buna tekrar dönerek, ayrıcalıklı yapılaşmalardan 250 milyar dolarlık bir artış var diyelim son 20 yılda. Bunları Dalan zamanında hesaplamıştım. Dalan’ın bir Dolapdere planı vardı. 60 tane gökdelen dikmişti oraya. Hesap etmiştim 90 milyar dolar rant vardı. Bu 90 milyar dolar rant üzerine gelişen Dolapdere planları meclisten geçti.

Betül Şengezer
Yaptılar, bari güzel yapsalardı da İstanbul’a katkısı olsaydı. O da yok. Hani ne o var, ne o var.

KATILIM POLİTİK BİR İRADEYİ VE BAKIŞI GEREKTİRİR

Yücel Gürsel
Vadi orası. Dolapdere, dere yatağı yani. Bunlar halen daha okulların güçlendirilmesini bitirmediler. Sen devletsin okulların, hastanelerin daha ne olduğunu hala bilmiyoruz. Niçin 15 milyon insanı, İstanbul’u etkileyen bir depreme karşı bu kadar hazırlık, bu bilgiler varken, bunları niye böyle yapıyorsun diyelim. İkincisi, biz katılım istiyoruz. Bunu bize vermeyecekler, biz bunu zorla alacağız. Biz bu katılımı elde etmek için toplumla konusunda bugün hangi diyalog içindeyiz. Bunu sıradan vatandaş yapamaz.

Betül Şengezer
Kalabalıklaşmak lazım. 1- 2 tane 10 tane kuvvetle bu olmuyor. Temel problem bu.

Yücel Gürsel
by-14 Şu anda 300.000 mühendis mimar var. 300.000 mühendis mimar örgütlü, elimizde dergiler, yayın organları, bültenler var. Acaba ne yaptık, oraya niçin jeofizik mühendisleri çıktığında, 6,5 ile 7,5 mu tartışması yapıyorlar. Bu alışılmadık bir durum değil mi?

Betül Şengezer
Bu da odaların örgütlenmesinin yeterli düzeyde olmadığını gösteriyor. Oda çalışanlarına katılanlara baktığınız zaman hep sayılı kişiler, sayılı kişi üstünden yürütülüyor tüm işler. 3- 5 kişi oluyor zaten, daha fazlası olmuyor.

Yücel Gürsel
O arkadaşlar da namuslu, dürüst, yurt sever ama…

Betül Şengezer
Örgütlenme sisteminin tekrardan bir düzenlenip nasıl kalabalıklaşacak ve yayılacak, onun kurgusunun yapılması lazım, orda bir eksiklik var.

Mimdap
Türkiye’de bir gündem sorunu var. Türkiye’de depremin 2. yada 3. yılıydı. Hatırlarsanız, o ilk yıllarda bugünkünden bundan daha çok konuşulmasına rağmen ülke gündeminin 42. sırasında olduğu söylenmişti depremin. Depremin daha üstünden 1. yıl geçmiş, 30.000 insanı kaybetmişsin gündemde ilk sırada değilsin, 3. sene geçiyor 42. sırada gündemi olan bir deprem olayı ile karşı karşıyasın. Şimdi saysak ülke gündeminin ilk 100’ünün dışındadır. Daha altlardadır belki de. Türkiye de gündem, Ergenokon, şimdilerde Kürt açılımı, cumhurbaşkanlığı seçimi, hukuk sitemi, başörtüsü, laiklik,… buralardan hiç aşağı inmiyor. Böyle bir sorun var mı sizce.

Yücel Gürsel
Tren kaçtı aslında.

Mimdap
Medya ise meydana gelen irili ufaklı depremler sırasında “burada yeni bir fay bulundu”, “ bu deprem öncü sayılır mı, acaba bu tehlike yaratır mı?”ları kullanmak istiyor, buradan ileri giden bir yanı yok meraklı olmanın dışında. Bununla halkın tepkisi atomize ediliyor, bir anlamda bilinci dağıtılmış gibi duruyor. Ne dersiniz?

Betül Şengezer
Bence burada temel sorun şu, deprem gündem içinde 100. sırada da olabilir. Eğer bir olay 100 yılda bir sizi etkiliyorsa, sizin yaşamda daha başka sorunlarınız varsa, çocuğunuza ekmek getirme, çocuğunuzu okutma gibi depremi düşünmezsiniz, düşünemezsiniz. Bu konuda toplumu sorumlu tutamazsınız. O yüzden Deprem Mastır Planında önemli olan deprem değildir, deprem, planlamanın bir parçasıdır dedik. Planlama dediğimiz olay da sadece fiziki, mekânsal anlamda bir planlama değildir. Planlama ekonomiyi yönlendirir. Ekonomi için ne alan gerekiyorsa onu ayırır ve şimdi planlama daha da gelişmiştir. İnsanlara istihdam nasıl yaratılır, o alanlarda ne tür eğitimler verilmelidir, hangi alanlarda açıklar varsa o alanlarda nasıl meslek sahibi yapılmalıdır? Bunların hepsi kurgunun bir parçasıdır. 1/100.000 ölçekte temel konuları koyarsınız. Ama üst ölçekte bunun temeli, esas modeli bulunduktan sonra, alt parçalarda çalışmanız lazım. İstanbul’un içindeki neredeyse tüm sanayi alanları kaldırıldı. Sanayi alanın kaldırılması, iş alanlarının yok edilmesidir. Merkeze açıyorsunuz, merkez yapıyorsunuz, alışveriş merkezi yapıyorsunuz, kim alışveriş yapacak bu kadar çok adam işsizse ve parası da yoksa? Kim alışveriş yapacak? Önemli olan satmak değil, satılacak malı üretmek. Bunu ürettiğiniz takdirde hem istihdam sağlarsınız hem de satarak katma değerinizi arttırırsınız. Bunun için deprem sorununu tek başına değil, planlamanın bir parçası, bir sorunu olarak ele almak gerekmektedir. Deprem riski konusunda temel sorun nedir? Bireyin ekonomisidir. O zaman önce bireyin ekonomisini nasıl arttıracağım veya iyileştireceğim diye düşünmeniz lazım. Bu uzun bir süreçtir. Bütün İstanbul topyekûn olarak ne mekânsal olarak yenilenebilir, ne de toplumsal olarak dönüştürülebilir. Bunu parti parti etaplayarak, programlayarak bir şekilde çözmeniz gerekir.

Mimdap
Bir yandan toplumsal refahı yükseltirken yine de acil şeyleri de yapmalısınız fiziki yapıyı düzeltmelisiniz. Yani uzun vadede ödevleriniz varken bir de acil görev olarak can kaybını azaltacak tedbirleri alırsınız

Betül Şengezer
Anlatırken de bunu böyle anlatmanız gerekir. İstanbul’un veya dünya ekonomik sistemi içindeki İstanbul’un rolü şudur, ekonomik olarak şu sektörlere öncelik vermek lazımdır, sizlerin de bu konuda iyileşmeniz kendinizi geliştirmeniz lazımdır, bu anlamda şu mekânı şu şekilde değiştirilebilir, bunun paralelinde de şu şekilde istihdam sağlıyorum deyip bütünü kurgulamanız ve insanlara da bunu bu şekilde anlatmanız lazımdır.

Yücel Gürsel
Depremden hemen sonra neredeyse 2000 yılında ben bir yazı hazırladım. Cumhuriyet Gazetesi’nde Bilim ve Teknik’te yayınlandı. İlk önerim işverenlere afet evleri yaptırılırken çalışanların en azından %20’sini depremzedelerden oluşturun, onlara çaycılık, kahvecilikten tut, inşaat işçiliğine kadar onlara iş verme koşulu getirin diye yazmıştım. Deprem olayının kendisi, kentlerin rehabilitasyonu, aslında bir iş alanıdır. Kentsel yenileme her bina için bir mimarın çalışması demektir. Beyoğlu’nda bazı bölgeleri söylemiştim, kentin yenilenmesi, kentsel restorasyon, bu eski eserlere dikkatinizi çekiyorum, bunlar üzerine kendinizi hazırlayın diye, şimdi her bir mimarımıza iş veriyor hatta tek bir mimar değil, gruplar iş yapıyor.

by-8

Bu anlamda da, söylediklerinizi teyiden belirtiyorum, her aşamada, her kentsel dönüşümde, her kentsel yenilemede bir iş alanıdır. Örneğin, Beyoğlu bu şekilde yenilenseydi, belki 1.000 tane mühendise iş çıkacaktı. Çünkü her restorasyon kendine özgü bir projedir, özgün bir projedir. Soruyorum, bu kadar emeklerden sonra acaba gerçekten 7–8 kat binaları yığma binaları güçlendirecek bir inşaat mühendisi var mı?

TARİHİ KENTLERİ DEPREME KARŞI NASIL KORUYACAĞIMIZ BİLİNMİYOR

Betül Şengezer
İlk başta yapılması gereken öncelikli işlerden biriydi, bu da Deprem Mastır Planı’nda yazılıydı. Önce bir eski eser nasıl güçlendirilir diye çalışmaların yapılması lazımdı.

Yücel Gürsel
Öyle bir mimar var mı?

Mimdap
Böyle bir bilgi birikimi de yok.

Yücel Gürsel
Bakın, ben İngiliz Konsolosluğu’nun karşısındaki binada oturuyorum. 8 katlı tescilli bir bina da oturuyordum. Bina 2003 yılında İngiliz Konsolosluğuna yönelik bir patlamada hasar gördü. Ben o binaya çeşitli uzmanları götürdüm. O sırada da japonlar da İstanbul’un deprem bölgelerini Beyoğlu’nu inceliyorlardı. (jICA planı doğrultusunda…) İncelediler, geldiler ve dediler ki bu 7 – 8 katlı volta döşemeli yığma binaların güçlendirilmesini biz de bilmiyoruz. Dünyanın en önemli deprem bilgi birikimine sahip ülkenin uzmanları, yığma binanın güçlendirilmesini bilmiyorlar. Onlar da 8 katlı yığma bina yok ve bunlara hiç dokunmayın dediler, böyle muhafaza edin, yapılacak hiçbir şey yok dediler. O zamandan beri ben, Türkiye’nin üniversitelerin deprem uzmanlarıyla birçok toplantı yaptım, hepsiyle tartıştım.

Ben bu tartışmalar sonunda bir restorasyon fikri geliştirdim. Şunu gördüm ki Türkiye’ de sekiz katlı volta döşemeli yığma binaların depreme karşı nasıl güçlendirileceğine ilişkin yeterli bilgi birikimi, teknoloji ve yapabilirlik yok.

Bunun üzerine çok yetenekli bir inşaat mühendisiyle bir işe başladık ve buna göre kesme kuvvetlerini esas alan bir model yaptık. Deprem merkezinden onaylandı proje. Halen belediyelerde böyle bir binanın güçlendirme projesini inceleyecek kadro yok. Koruma Kurulu’nda da yok. Koruma Kurulu diyor ki, uzmanlardan rapor getirin, götürüyoruz. Mimarların öyle bir binayı nasıl restore edecekleri konusundaki bilgiye sahip çok az mimar var. Gelişmedi bunlar, üniversitelerde de gelişmedi. Yaptıkça öğreniyorsun.

10 yılın bir muhasebesini yapalım. Türkiye mühendisliği, yığma binaların güçlendirilmesi konusunda bir bilgiye sahip değil.

Betül Şengezer
Bunu bir mühendis kendi başına oturup çalışmayabilir ama kamu bu anlamda bir ihtiyaç varsa, bu belirtilmişse o zaman bunu bir iş kalemi içinde yaptırtabilir, üniversiteleri çalıştırtabilir, söylediğimiz teknik olur, başka bir teknik olur, bunlar hep üniversitelerde sallama tahtası var ve modellenerek, denenmesi gereken olaylardır, her birisi vakittir, çalışmadır. Durup dururken de hiçbir mühendis ben bunu kalkıp da çalışayım demez, ancak üniversitede doktora konusu olabilir, yüksek lisans konusu olabilir.

Yücel Gürsel
Gecekondular için bir güçlendirme modeli geliştirildi.

Betül Şengezer
Bu kadar kültür varlığınız varsa, her binanın kültür özelliği de farklı olabilir, birer birer yapıla yapıla bu deneyimlerin birikmesi gerekiyor.

Mimdap
Ama Türkiye’nin mevcut yapı stokunun sağlıksız olduğunu biz Bolu – Düzce ve Kocaeli depremiyle anladık. İstanbul’un uzağında Avcıları yıktı. Yıkılan bu binaların çok benzerleri her yerde var. Demek ki olası depremde yıkılacak bu envanter. 6 – 6,5 ne kadar şiddetli olacaksa, 7’e 7,5’a gerek yok. Bunları biliyoruz, mevcut yapı stokunun içerisinde ne var şu anda, ne yapılıyor deprem zararlarını azaltmak için, bahsedilen güçlendirmeler nerede yapılıyor aslında?

Yücel Gürsel
Ben daha yapmadım. Bu proje onaylandı sadece.

Mimdap
Bırakın tarihi yapıları, betonarme binaların güçlendirmesi de yapılmıyor artık.

Betül Şengezer
Burada bu konunun hepsini ve devlete ya da yerel yönetime yıkamayız. Onlar düzenleyicidir veya ekonomik gücü olmayanlara destekleyicidir. Devlet herkesin evini yıkıp da tekrar para verip yapamaz. Bu öbür vatandaşa haksızlıktır. Binlerce ev vardır, o zaman neden binini yapıyorsun da on binini yapmıyorsun diye sorarlar?

Mimdap
Nedir yöntem?

Betül Şengezer

by-13

Burada yöntem teşvik mekanizmalarını geliştirmek olmalı. Kim gönüllüyse ona daha fazla kredi vereceksin ya da destek sağlayacaksın, ekonomik koşullarına göre kredi miktarına destek primi ayarlanabilir. Yerel yönetim bilinçlendirme gibi çalışmalar yürütecek. Ranta dayalı yık yap ile İstanbul’un kimliğinin nasıl yok olduğunu görüyorum. Şu andaki geldiğim kesitte, yaşam kalitesinin nasıl düştüğünü gözlüyorum, estetik değerlerinde kadar yozlaştığını görüyorum. O zaman kentsel dönüşüm yanlış diye mi bakıyorum, binaları güçlendirmek daha iyi. Hiç değilse 3 – 4 katlı binayı ağaçla böcekle çiçekle kaplayabiliyorsun. 15 katlı binayı neyle kapatacaksın ve o bina sağlam mıdır, değil midir sorularının yanıtını da veremiyorsun. Yoğunlukları arttırdığın için de belki de riski de bir yandan arttırıyorsun.

Mimdap
Zeytinburnu projesi bir semtin, bu manada depreme karşı bir pilot proje gibi başlatıldı ama sonunu bilmiyoruz , toplumun beklentisinin dışına çıktı. Sadece yıkıp yapma olmasın, güçlendirme de olsun. Çeşitli modeller, karma sistemler olabilir zaten. Toplulaştırıp, daha iyi bir şey yapıp, daha büyük alanlar da açmak mümkün olabilir.

Betül Şengezer
Çok çeşitli modeller olabilir.

Mimdap
Neyimiz var şuanda, bizim görebileceğimiz, bize yol gösterecek?

Betül Şengezer
Bu modellerde, planlamada katılım diyoruz, hiç mimarlıkta katılım sözünü ettiniz mi? Mimar istediğini yaparım diyor, yapıyor ve herkes buna katlanmak zorunda kalıyor. Niye kötü olan bir mimariyi seyretmek durumunda kalayım ki? Bir iki derken bütün kentin kimliği yok oluyor kötü mimari örneklerle.

Yücel Gürsel
Tabi bir sürü restorasyon yapılıyor.

Betül Şengezer
O zaman katılımın anlamı burada her aşmada her şeyin tartışılması, en güzelinin, en yararlısının ortaya çıkartılması gerekiyor. Bunların hiçbiri yapılmıyor. Zeytinburnu’nu ben deniz otobüsünde giderken izliyorum. Kötü dediğimiz, yaşam kalitesi de belki içine girdiğimiz zaman iyi olmayan binaları uzaktan gördüğünüzde hiç değilse surların silüetini etkilemiyor, kendi bir tepe özelliğini yansıtıyor. Islah İmar Planı’ndan sonra yapılan 5 – 6 katlı binalar bile şuanda Kentsel Dönüşüm adı altında yapılan koca bir kitlelerden çok daha iyi. İstanbul siluetine ve kimliğine daha uygun. Acaba ben diyorum Kentsel Dönüşüm demekle kötü mü ettik? Acaba güçlendirilse miydi? Yapılan binaların, oluşturulan kentsel binaların tasarımı da düzenlenmesi de çok önem taşıyor.

Yücel Gürsel
Bir parantez açacağım, benim de eksik kaldığım yerlerden Ankaralı olmadığım için Mimarlar Odası’na havaalanından kente giderken gözlediğim gecekondular benim için özeldi ve güzeldi. Kentsel dönüşümle hepsi yıkılacak bunların. Ama şu var, bizim toplumda şöyledir, bir kavramı topluma iyi ya da kötü belletirsiniz, geçmişte bir kavram vardı, komünist kavramı mesela; sistem,40’lardan itibaren neredeyse 100 tane komünist var Türkiye’de. Sistemin işine gelmeyen her eylem ve kişi komünist diye damgalanıyordu.

Bunlardan bir tanesi de kentsel dönüşüm. Dönüşüm kavramı bizatihi kötü bir şey değildir. Dönüşüm doğada toplum yaşamında insan yaşamında kentsel yaşamda şu ya da bu oranda ve hızda kaçınılmaz bir süreç olarak vardır. Sorun “dönüşümün yasalarını” kavramak, yönetmek ve yönlendirmektir. Aynen küreselleşme süreci karşısındaki davranışımızın olması gerektiği gibi.

Mimdap
Ortalarda dolaşan “kentsel dönüşüme” karşı iseniz sizin bir dönüşüm fikriniz olması lazım. Yapılanlara alternatif bir dönüşümden yana bir şey söylemeniz lazım.

Yücel Gürsel
Dönüşüm bu değil, budur dememiz lazım.

Mimdap
Toparlarsak.

Yücel Gürsel
Bütün bu görüşmelerden çıkartarak, esas olarak toplumun bilinçlenmesini amaçlayan, daha çok da toplumun örgütlü kesimlerini, Sendikaları, Meslek Örgütlerini, Siyasi Partiler, CHP, AKP olabilir ama bence bunlara yönelik nihai bir belge çıkartmak için bu teşvik politikaları ağırlıklı, ama toplumun haksız, bence bir kentin deformasyonuna neden olan 3- 5 katlı binaların yaptığı deformasyonla, gökdelenlerin yaptığı deformasyon aslında birbirine denk düşüyor. Her ikisi de aynı derecede kentin geleceğini bir çıkmaza sokuyorlar. Birisi daha siyasi iktidara bağlantılı ama ötekisi de toplumsal reflekslerle o dediğiniz uyarıyı da içeren, toplumun bütününü içeren ama esas olarak da toplumun bilinçli ve örgütlü kesimlerin sorumluluğunu öne çıkartan ve toplumsal mutabakat ve demokratik zorlama ilkeleri ve bakış açısıyla ama aynı zamanda toplumsal sorumlulukları toplumun çoğunluğunu da ikna etmeye yönelik siyasi iktidarı ve ekonomik politikaları zorlayan yeni bir deklarasyon ile çıkmak lazım. Bunun sebebi de bir 10 yıl.

Betül Şengezer
Bunu basit bir dille anlatmak lazım.

TOPLUMSAL GÜCE VE MUTABAKATLARA DAYANMAYAN ÖNERİLER APOLİTİKTİR

Yücel Gürsel
by-9 Bizim önerdiğimiz toplumsal ikna etme sürecine ilişkin modelimiz şuydu. Dört atölye çalışması yapmaktı. Bunlardan birincisi merkezi ve yönetimlerle ilişkili bir akstı, ikincisi Sendikalar ve Meslek Örgütleriydi, bir aksı Sivil Toplum Örgütleriydi, bir diğer aksı Sanayi ve Ticaret Odaları gibi sektör ve yatırım kuruluşlarıydı. Bu halen geçerlidir.

20 milyar dolara ihtiyacı var İstanbul’un ve 20 milyar doların GSMH içinde 10 yılda harekete geçirilmesi için o katılım modelleri, deprem bir uygarlık projesidir, deprem meselesi değildir, aynı zamanda sosyol – ekonomik – kültürel bir rehabilitasyondur. Bu modeli bunlara anlatalım dedik ve 4 atölye çalışmasından sonra bir genel mutabakata kongresi önerdik. Merkezi yönetimlerle bunu bir tartışmaya açalım. Ortam da çok müsaitti, yerel yönetim buna açıktı. O zaman Ali Müfit Gürtuna vardı, iktidarda da AKP vardı yine.

Betül Şengezer
Onlar bunlardan daha mülayimdiler. Bunlar astığım astık.

Mimdap
Yargı da bu kadar değişmiş değildi, daha mücadele sürüyordu. YÖK başkasının elindeydi.

Yücel Gürsel
2004 yılında bir UIA Konsey İstanbul toplantısı sırasında Müteahhitler Birliği’yle konuşmalar yapmıştık. Bir enstitü önerdim onlara, bir Kentsel Yenileme Enstitüsü kuralım ve sadece İstanbul’u kapsayan değil, enstitünün uluslar arası olmasını önerdim. Ulusal ve uluslararası uzmanları da olan ve Almanya’nın en iyi kentsel yenileme uzmanlarıyla Kruzberg yenilemesini yapan bir kişi de vardı bu işin içinde. Bir taraftan bir enstitü kurarken bir taraftan da demokratik zorlama, tam konuştuğumuz toplumun örgütlü kesimlerinin katılıma siyasi iktidarı zorlaması ve mutabakat. Deprem bütün toplumu etkiliyor, sanayi çökecek hatta bir romanda İstanbul çöküntü olacak bir kent dediği, küçük müteahhitler grubu ne isterseniz yaparız diyorlar. Bütün mesele her sene İki milyar doları bir şekilde İstanbul’un güçlendirmesine harcayalım.

Meslek odasına bu önerileri sunduğumuzda Sanayi ve Ticaret Odaları da TÜSİAD’lılarla “biz sermaye ile aynı masaya oturmayız” dediler.

TMMOB Mimarlar Odası koordinatörlüğünde ilgili tüm odaların uzmanları ve yetkilileriyle birlikte hazırladığımız, “toplumsal mutabakat ve demokratik zorlama ilkeleri” ve aksları doğrultusunda önerdiğimiz raporu ve anlayışı onayladı. Ama odalar bu rapora ve politik eylem perspektifine sahip çıkamadılar ya da çıkmadılar. Mimarlar Odası koordinatörlükten çekildi. Koordinatörlüğün devredildiği İnşaat Mühendisleri İstanbul Şubesi o tarihten bu yana çalışmalarını fedakârca yıllardan beri kendi anlayışına göre sürdüre gelmektedirler.

Ama ne yazık ki, deprem olgusu deprem ritüellerine ve jeoloji uzmanlarının kamuoyunun endişelerini gidermeye yönelik depremin zamanı ve şiddet ilişkisini tahminlerden öteye gitmeyen bir apolitik düzeyde kalmaktadır.

Toplumsal mutabakata ve toplumsal güce dayanmayan önermeler apolitik olmaya mahkûmdur.

Betül Şengezer
Kötü deneyim 10 yılda yaşandı, bu deneyimler ışığında sıfırdan yeniden başlayabiliriz. Burada da Mimarlar Odası’nın temel görevi ilkeleri koymak ve bu ilke çerçevesinde hareket etmek üzere herkesime anlatmak, bu ilkeler doğrultusunda yapacağımızı yaparak yolumuzu çizelim.

Mimdap
Söyleşimize katıldığınız için teşekkür ederiz.

17 Yorum

  1. Yasin İnan

    Betül hocamızın tespitleri can alıcı.
    Zaman çok hızlı akıyor, ancak bizler ve oluşturduğumuz sistemler o kadar aksak işliyor. Konuşulan şeylerin gündem değeri o kadar düşük.

  2. Selami Çavuş

    Deprem tehlikesi ile ilgili olarak artık yıldönümlerinde bile konunun hatırlanacağından şüpheliyim. Halk unuttu siyasiler buna çoktan razı. Bir yaptıtımdan kurtulmuş oldular.

  3. Mehtap Güzelce

    Değerli hocam, biz bu kentlerin kendi doğal sürecinde bile yeniden yeniden üretildiğini, yıkılıp yapıldığını görüyor yaşıyoruz. Buna rant diyorsanız kent bunu üretir zaten. Bu üretim devinime neden olur. Bunun hepsine birden karşı durmak yerine katlanarak yapay olarak arttırılan ranta, farklı siyasal amaçlara hizmet etmesine ve bazı özel (siyasi bağı olan) kişileri zengin etmesine karşı durulabilir ki bu aynı zamanda vatandaşlık görevidir. Deprem ise planlanmayan bir dönüşüm, yıkımdır. Ama İstanbul için beklenen birşeydir. Şimdi bu somut kaçınılamayacak gerçek yakınlaştıkça buna bir çare üretmek gerekir. Siz konumdan şikayetçisiniz, muhalif bir söyleminiz var, çözümler için bir çok çalışma şimdiye kadar yapmışsınız, İDMP’de bulunmuşsunuz mesela ama bugün söyleminiz biraz bugünkü “hiç birşey yapılmasın” cılarınkine benzemeye başlamış. İMP nin 1/1000 lik çalışmasında bütün üniversiteler bulundu. Hocalar, kürsüler… oradaydı. Sizin üniversiteniz de vardı mesela. Bir çalışmanın dışına çıkıldığında, çalışma tamalandığında “hiç birşey yapılmadı” demeye varan cümleler bana kalırsa gösterilen çabaya ve emeklere insafsızlık olur. O zaman belediyenin çalışmalarına hiç katılmayacaksınız ve süreçte bulunmayacaksınız. (bir yerde de konuşmanızın etik den bahsetmişsiniz, oradan aklıma geldi) Şimdi İstanbul depreminin aciliyeti üzerinde durmak bence daha önemli. Bu toplum ve kurumlar depreme karşı önlem alma refleksini yitirdi.
    Ortamda doğruyu bilip söleyenler var fakat bunlar bu eleştirileri kime yapıyorlar. Kim bunları duyup da önlem alacak. Kim icraat yapacak?
    Fiili durumu değiştirecek aktör yok.
    Saygılar

  4. Cemal Kozlu

    Deprem tehlikesine jkarşı toplumun örgütlenememiş olması tam anlamıyla POLİTİK bir eksikliktir, politika eksikliğidir. Politik davranamama hali, bu işle kendini görevliymiş gibi kılanların beceri eksikliğidir. Bunda hiç şüphe yok.
    Deprem tehlikesi kapıdayken hükümetlerin hiç birşye yapmaması, işi sürece bırakılması da tam anlamıyla bir POLİTİKA dır. Karşı politikadır.
    Kırılması gereken bu ters ilişkidir.

  5. Murat Derkin

    meslek odası eleştirilerine dikkat ! karşıdan suçlayıcı olmaktan çok inceden bir eleştiri var farkederseniz. oldukça da politik. aslında söyleşinin tümünde eleştirel bir dil var ama bu meslek odalarının alıştığımız eleştirilerinden farklı ve perspektife toplumu harekete geçirmesi gerekenlerin kendilerini de oturtuyor. farklı yani.

  6. remzi gülen

    Sadece deprem tehlikesi değil sorun. Diğer afetler açısından riskleri anlayabilmiş toplum değiliz. Anlayabilmiş değiliz ve bu yüzden risklerin giderilmesi teriminolojisini anlamıyoruz. Bize birşey ifade etmiyor. Anlamıyoruz ve talep etmiyoruz. Talep etmiyor ve asla zorlamıyoruz. Günlük hayatın ıvır zıvırıbna karışıp hayati meseleleri erteliyoruz. Sanki doğa kendi zamanı geldiğinde depremi erteleyecekmiş gibi. Kanunlar açısından da devlet yetkilileri üzerine düşenleri çağdaş bir ülkede olduğu gibi yerine getirimiyorlar. Halkın isteği de bir yere kadar. Ondan sonra işte negatif anlamda “kader” başlıyor.
    On yıl bize artık daha başka şeyler ifade etmeli. Bu gidişe dur denmelidir.

  7. Osman Çoban

    Sürekliliği olmayan bir bilinç üretme alışkanlığının, kopuk kopuk aklına geldiği gibi iş yapan bürokrasinin, daldan dala konan toplumsal bilincin on yıl içinde daha fazlasını üretmesi şakınlık yaratırdı.
    Taban, h yükseklik, derinlik bu kadar ve sonuca yansıması şaşırtıcı değil.
    Kurumsal olarak kendini varlık sanan özneler deprem konusundan ve onun ödevlerinden köşe bucak kaçıyorlar. İşte böyle senede bir gündem önlerine geldiği zaman veryansın ediyorlar. Kurumlar sınıfı geçememiştir sonuçta.
    Betül hanım “siyasal iktidara herşey anlatıldı ama onlar uymadılar diyor” Öyle bakıyorsanız öyle. Anlatıldı evet fakat…
    Yücel bey ise toplumsal dirençten, demokratik zorlamadan yana. İktidara anlatmayı yetersiz görüyor, onu demokratik olanaklarla zorlamak lazım gelir (gelirdi) diyor.
    Herkes anlayacağını anlamıştır bence bu söyleşiden.
    Beklerim ki bu açıklamalar bir hareket ve ivme kazandırır ve ilerde bu belgeleri kötü zamanlar içindeyken okumak ve “o zaman söylenmişti” demek zorunda kalmayız.

  8. güngörzaman

    bu sene onuncu yılına girilmesi münasebetiyle medya depremin üstüne biraz daha fazla eğildi. on onbeş yirmi… bu sayılar medya için önem taşıyor. ancak bu işin bir tarafı. bir yerel yöneticiyi ya da bayındırlık bakanını koluna takan ve şunları şunları eksik yaptım şunları şu vadede yapacağım dedirten yok. herşeyin eksik kaldığını bilmeyen söylemeyen yok artık bu açık birşey ama eksikliği gidermek için bir hamle yapan yok. dolayısıyla bu işin medya tarafından eğitimi değil de böyle on yıl espirisi üzerinden tekararlanmasının çok anlamı yok. ben fazla geliştirici bulmuyorum bu yüzden
    sizin söyleşiniz bu açıdan diğer medya yaklaşımlarından genel söylemden farklı ve içinde alınması gereken dersleri içeriyor. umarım kulak verenler çok olur.
    söyleşiye katılan hocaları kutlar başarılarıznızın devamını dilerim.
    saygılar

  9. Feride

    Toplumsal örgütlenme olmadan, kararlı bir istenç meydana gelmeden sosyal devletin adının bile belleklerden kalıntılarının yok edildiği küresel çağda devlet kendiliğinden deprem hasaları, can kayıpları problemlerinin çzöüleceğini beklemek hayal olur. Örgütsüz ve bilinçsiz toplumlar gibi davranıyoruz. Doğu toplumları gibi en hafif değimle. İran, Pakistan gibi

  10. umut yeniceli

    depreme uygun yapı tasarımını mimarlık fakültelerine sokamayan, eğitimini bir türlü buna göre çözemeyen bir mimarlık kültüründe tıpkı sade vatandaş gibi davranmaya, sade vatandaş gibi unutup unutup yılda bir kez şikayet etmeye alışmak en kötüsü gerçekten. bu kültür konseptiyle bir yere gidilmez.

  11. Yüksel Şahin

    Sayın Gürsel apaçık bizim gerçekliğimiz önümüze sermiş. Bunu anlayan anlıyor, okuyan görüyor zaten. Kamunun deprem konusunda gerçekten anlaşılmaz bir öteleme anlayışı var bunu eleştirmeden yola devam edemeyiz. Gerçekten bu insan hayatını önemsemeyen ve sosyal sorumluluk ilkesine hiç yakışmayan devlet tavrı sonuna kadar eleştirilmelidir. Fakat bir de kendimize dönüp bakalım. Özeleştiri diye bir şey var onu hatırlayalım. Y. Gürsel bize hatırlatmış mesela:”Sen şimdi on bin tane mimara böyle bir politikanın olabilirliğini ve bunun içinde bir kentin depreme hazırlanmasında ve TOKİ’deki 3- 5 müteahhidin para kazanması yerine, o 3 – 5 müteahhidin çalıştırdığı 50 – 60 tane mühendis, mimar yerine binlerce mimarın mimarlık dünyasına ya da neyse, bu politikaları tekrar tekrar anlattık mı? ” İşte meslek odası işte olması gereken en basitinden yaklaşım. Yapıldı mı, hayır yapılmadı.

    Ayrıca yine Yücel beyin son bölümdeki vurgulaması çok yerinde. Güya meslek odasını yaptıkları ve söylediklerinden dolayı “politik işlerle” uğraşıyor derler. Evet kenarda, hiç bir şeyi doğru dürüst etkilemeyecek şekilde. Sözel olarak… Sayın Gürsel “Toplumsal mutabakata ve toplumsal güce dayanmayan önermeler apolitik olmaya mahkumdur.” Sözel siyasetçi odanın (odaların) asıl konumu bu mesele bazında bence apolitikliktir.
    Saygılarımla

  12. Ahmet Çetin

    Tutarsız bir politika hem devlet tarafından yürütüldü hem de toplum kesimi taleplerine hiç sahip çıkmadı. Bir defa bütün Avrupa’da olduğu gibi devletin yıkılmaz-sağlam yani güvenlikli barınma birimini sağlamak zorunda olması prensibini bu ülkenin vatandaşları bir türlü anlamıyor. Bakın ben yıllarca Almanya’da yaşadım. Devlet kimsenin ölmeyeceği tarzda yapının her türlü kontolunu yapar yıkılacak bir binatya oturma izni vermez. Burada ise vatandaş devletin kendi yaptığı çürük çarık binaya bakmasını bile istemiyor. Güya işine karıştırtmıyor. Devlet de zorlamıyor. Sonuç….
    Sonuç büyük bir talihsizlik.

  13. necibe polat

    Deprem çok uzakta ve bizi etkilemez galiba gibi bir psikolojiye insanların girdiğini düşünüyorum. En tehlikeli zamanlar bu gaflet zamanları aslında. Adapazarı bölgesinde 99 da deprem olmadan bir 12 sene uyumuştu fay sistemi. Bakın on yıl geçti, o mekanizma hep kurulan bir mekanizma sabah uyandırma saati gibi vakti geldiğinde çalıyor. İstanbul’unki de öyle. Daha zaman gelmeden birşeyler yapmak gerekir.
    Saygılarımla

  14. lalehan gökdeniz

    “On yıl geçti ne değişti” diye üstte pankart olarak bir soru soruyorsunuz sitenizde. Değişenler olumlu anlamda o kadar az ki. Sanki kaderimize razı olmuşuz kötü bir kaderi bekliyor gibiyiz. Kıymetli hocalarımızın yukarıdaki söyleşide anlattıkları şekilde toplumsal bir hareket ve talep yaratıcı davranışlar tek tek bireylerden beklenemez bence. Kuruluşların bayrağı taşıması lazım. Bu konuda bir önderlik hareketine ihtiyaç var. Önderlik olursa bireyler de katılırlar.

  15. Yılmaz Ergül

    On yıl geçti 45 saniye süren 7.4 şiddetindeki mahşeri felaket ilk anda binlerce insanı yok etti. Binlercesi de enkaz altında kurtarılamadı ilerleyen dakikalar ve saatler içinde can verdi. Bu felaketten ders alınmayacaksa neyden ders alınabilir şaşarak soruyorum.
    Ne okullar ne hastaneler daha güçlendirilmedi duruyor. İstanbul merkezli o büyüklükte deprem on yıl öncki felaketteki kayıpları on katına çıkarır. otuz bin kişi ölmüştü varın düşünün ne olabileceğini.
    Neyi bekliyoruz peki? Devlet şimdi yoksa ne zaman var olacak?

  16. atila serhatlı

    Konuya derinlemesine bakan bir değerlendirme. Doyurucu, uyarıcı. Ayrıca harekete geçme önerisi taşıyor. Biraz önce sayın Balamir’in yazını da okudum ve yorum yazdım. Bize formel olarak sunulan değerlendirmelerden üstelik “eleştirel” olanlardan çok farklı bir özellik taşıyor bu yaklaşımlar. On sene içinde deprem konusunun ötelenmesi ve itelenmesiyle aslında çözüm sağlanabilecekken şimdi açık bir felaketi elimiz kolumuz bağlı seyrettiğimizi görüyorum. Bu şehirlerin herşeyinden şikayetçi olanların bu şehrin riskleriyle-tehlikeleriyle beraber böyle kalmasına yol açan kronik bir yaklaşımlar olduğunu, itiraz makamında olanların çenelerini çalıştırmak dışında vatandaşa birşey söylemek, onları seferber etmek gibi bir enerjilerinin olmadığını fark ettim.
    Sayın Gürsel bir özeleştirinin altını çiziyor. Ama bana kalırsa ne hükümet ve hükümet yanlılarının ne de odalar ve stk ların öz eleştirye tahammülü yok. Tek mutabakat bu noktada bence.
    Saygılar

  17. Metin Kuruca

    Çok mühim tespitler var. Herşeyden önemlisi bir özeleştiri mantığı var ve yapmak istediklerini, yapamadıklarını açık açık belirten bundan gocunmayan bir çizgi mevzubahis. Oysa depremden sonra ortaya çıkanların çoğu “ben söylemiştim, ben tahmin etmiştim, ben bilmiştim bilirim, bileceğim…” nakaratını devam ettirmişlerdi. Benci ve fakir kafa yapısının yardımseverliğe yansıması böyle garip birşey oluyor anlaşılan.
    Odaların durumu de benzer bir gariplik ihtiva ediyor. Biz daha önceleri uyarmıştık, yanlış planlama, yanlış bina yapma şekli falan filan. Peki yanlışı düzeltmek için “proje vizesi” dışında ne yapıyorsun? Ne etkin var gerçek inşa etme muvuuna? Hiç.
    Ama lafa geldimi herşeyi bilen tarafta kalıyorsun. Peki sorumluluk, onu düşünen bile yok.
    İşte on sene olmuş. Bu kafa, bu kibirlilik, bu kendinden başka ben bilmeyen sosyal düşünce sistemi devam ettikçe devlet birşey yapmaz biz de bu zatı şahanelerin örgütlülüğü altında seyreder dururuz.
    Deprem olduğunda onlar savcı olurlar yeniden. Acıkları halk yıkıntılar altında kalmışken.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir