Kayıtdışı: Doku, Dokunmak, Dokunulmazlık

13 Dakika Okuma Süresi

“Nazi döneminde nasıl Yahudilerin evleri işaretlenmişse, Sulukule’de de evlerin işaretlendiğini gördük. Bu halkı görmemezlikten gelmek demek. Sırf daha farklı bir yaşam tarzı, sınırlı geliri ve kendini savunabilmeleri daha zor olduğu için onlara daha çok yükleniyorlar”

kayitdisi-9

Üniversite-sermaye işbirliği çerçevesinde üniversitelerin önceliğinin bilim üretmek değil, sermayenin ihtiyaçlarına cevap vermek olarak belirlendiği günümüzde, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde bir atölye çalışması gözümüze takıldı. “Doku, dokunmak ve dokunulmazlık” adını taşıyan bu atölyenin amacının, önüne insan hakları ihlallerinin mekansal boyutu konusunda farkındalıklarını yükseltmek ve ihlallerin durdurulması için yapılabilecek şeyler üzerinde durmak olduğunu” öğrenince heyecanımız bir kat daha arttı ve kendimizi Gazi Üniversitesi Tübitak Burslu Mimarlık Bölümü Doktora öğrencisi Hossein Sadri ve öğrencileriyle sohbette bulduk.

kayitdisi-2

kayitdisi-6

»Atölyenizin amacı ve bu doğrultudaki çalışmalarınız nelerdir?

Bu atölyenin iki dönem arasında yapılması, üniversitenin formel eğitiminin dışında, ‘kayıtdışı’ bir hareket olduğu için marjinal bir hareket. Bazı şeyleri sorguya çekmeyi amaçlıyoruz. Burada aslında iki şey var sorguya çekmeye amaçladığımız. En önemlisi şudur: Bizim kentlerimiz ve mekânlarımız sadece sermayeye ve devlete hizmet edebilecek şekilde şekilleniyor. Son dönemlerde ise bu çalışmalar daha da hızlanmış durumda. Dolayısıyla biz burada, bu süreci eleştirmek amacını taşıyoruz. Maalesef ülkemizde mimar ve şehir planlamacılar da bu süreçlerin böyle gelişmesine hizmet ediyor. Yapılan çalışmalar, sermaye ve devletin rahatlatılması, istedikleri şekilde mekânları üretmesi, düzenlemesi yönünde gelişiyor. Mimar ve şehir planlamacıları da onlara bilgi hizmeti sağlıyorlar. Mimarlık ve şehircilik eğitiminde akademisyenler, öğrencileri ‘onlara nasıl daha iyi bir şekilde hizmet edebilirler’ anlayışıyla eğitiyor. Dolayısıyla, atölyemizin amaçlarından ilki, bu anlayışı sorguya çekmek.

Mimarın amacı insanlığa hizmet olmalı
kayitdisi-1Hossein Sadri: Burada mimarlık, şehircilik, tasarım, mekân eğitimi düzenlemek istedik ki bu süreç halka hizmet etsin. Sermaye ve devlete değil. Burada halktan kastımız ise dışlanmış halk kesimleridir daha çok. İster yoksulluk durumunda olan insanlar olsun, ister Romenler olsun, o incinebilir ve kırılgan grupları tespit ettik. Bunlar kimdir ve bu kesimlere nasıl hizmet edebiliriz, bunun üzerine yoğunlaştık ve Kadıköy üzerinde bir saha çalışması yaptık. İkinci sorguladığımız alan ise öğretmen ve öğrenci ilişkisi ve formel eğitim süreçleridir. Çünkü burada mutlak bir bilirkişi var. Her şeyi biliyor. İktidar sahibidir. Öğrencilerine bazen baskı yapıyor. Öğrenciler ise sürekli öğrenen bir nesneye dönüşüyorlar. Atölye çalışmamızda ise hepimiz bir özne olduk ve hep beraber bir şeyler geliştirmeye çalıştık. Bu çalışmamızla o formel eğitim modelini sorgulamaya çalıştık.

»Türkiye’deki ‘kentsel dönüşüm’ adı verilen sürece baktığımız zaman, bunun Avrupa ülkelerine göre çok daha ‘sancılı’ ilerlediğini görüyoruz. Sürecin sancılı geçmesinin altında yatan sebepler nelerdir?

Hande Tan: Bunun nedeni kentsel dönüşümün aslında kentsel dönüşüm olarak başlamaması. ‘Kentsel Dönüşüm’ün kentsel iyileştirme ve yenilenme olarak adlandırılması ve uygulanması gerekmekte. Yalnız, post-fordizmden, post-modernizmden sonra insanların artık, kentlere sermaye öncelikli bakması ve kentlerin pazarlanması, aslında yatırımcı çekmek için kullanılması ve kentlerin uluslar arası ölçekte bir yarışmaya sokulması, kentsel dönüşümün rant kavgasının bir aracına dönüştürülmesine neden oldu. Belediyeler bunun üstünü ustalıkla örtebiliyor. Burada en önemli sorun kentin, yaşayanlarıyla beraber, katılımcı bir belediyecilik anlayışından uzak bir anlayışla ‘dönüştürülmesi’… Önce proje yapılır, tasarlanır ve karar alınır, daha sonra halka duyurulur. Bu da kentte yaşayanların istemediği şeyleri ona dayatılmasını doğuruyor. “Çöküntü alanları” olarak tarif edilen alanlar ve uyuşturucu da kentin bir parçası. Ve geçmişte yaşanan kötü uygulamalar nedeniyle bu sorunlar mevcut durumda. 1950’li yıllardan sonra bu çöküntü alanlar devlet tarafından yaratıldı. İnsanlara bir takım haklar verildi ve bu gecekonduları ortaya çıkardı. Kentlere göç alma politikası çerçevesinde bu topraklar pazarlandı. İnsanlar vatanlarından koparıldı, kentlere çağırıldı. Daha sonra ise söyledikleri şey ‘biz bu toprakları sizden geri alıyoruz’. Bu mantıkla bağdaşmayacak bir davranış.

kayitdisi-5

Sulukule’de evleri işaretlediler
Hossein Sadri: Sürece baktığımız zaman insanların göz ardı edilmesi söz konusu. Mahallede eğer bir kişi uyuşturucu kullanıyorsa o kişiye suçlu gözüyle bakılıyor. Çöküntü kelimesini kullanmak bile bir problemdir. Sulukule’ye çöküntü alan diyebilir miyiz? Sulukule, mahalle insanı tarafından dünyanın en güzel yeridir. Belediye, buralara çöküntü ismini veriyor. Bu söylemden hareketle bile insanların dışlandığını görüyoruz. O insanların fikirleri sorulmaz, sadece bilgilendirilir. Ayrıca belediyeler şöyle bir diyalog içine giriyorlar. Ya “Toprakların satılmaması durumunda binalarınızı başınıza yıkacağım” diyor ya da insanları tehdit ediyor. Nazi döneminde nasıl Yahudilerin evlerini işaretlenmişse, Sulukule’de de evlerin işaretlendiğini gördük. Bu halkı görmemezlikten gelmek, sırf daha farklı bir yaşam tarzı olduğu için, sınırlı geliri olduğu için ve kendini savunabilmesi daha zor olduğu için onlara daha çok yükleniyorlar. Bir başka önemli olan ise, biz mimarlar bir şeyi değiştirmeye çalıştırmak istiyoruz ama bu pek mümkün olamıyor. Bunun sebebi de bütün kurumların doğru çalışmaması. Anayasa’dan başlayarak en küçük belediye yasalarına kadar birçok sorunlar mevcut. Belediye benim evimi yıkıyor, ben kime gideceğim, hakkımı hangi mahkemede aramalıyım gibi sıkıntılar var. Mevcut yasalar, insanları koruma noktasında çok yetersiz.

»”Kentsel dönüşüme” baktığımız zaman, dönüşümden etkilenen kesimlerin dışlandığını, merkezden kazındığını ve mekânsal ayrışmada gösterilecek yerlere bloklanması da söz kosunu haline geliyor. Bu görüşe katılıyor musunuz?

Hande Tan: Bu aslında soylulaştırmanın bir yöntemidir. Sulukule gibi alanlar ilk başlarda kent dışında kalan yerlerdi. Kentin büyümesiyle birlikte bu topraklar da değerlendi. Ve artık bu topraklar daha üst gelir grubuna ait insanlara pazarlanmak istendi. Şimdi ise oradaki halkı bölgelerinden uzaklaştırmak istiyorlar.

kayitdisi-8

Hossein Sadri: Dünkü atölye çalışmamızda, yatırımcı karakterine bürünen arkadaşımız bize şöyle seslendi: “ Ben her türlü uzlaşmaya hazırım sizlerle. Eğer sizinle uzlaşmazsam, yarın başıma gelecek problemleri biliyorum. Yoksa sizinle aynı yerde yaşayamam ve sitelerimi duvarlarla örmek zorunda kalırım”. İstanbul’da da bunun örneklerini görüyoruz. Gecekonduların arasına siteler kuruluyor, duvarlarla çevriliyor, güvenlik görevlileri sitenin başında nöbet tutuyor. Kendinizi askeri bir alana girer gibi hissediyorsunuz.

Hande Tan: Zaten bu konutların pazarlaması yapılırken de üst gelir grubuna yönelik söylemler kullanılıyor. Eğitimli, kültürlü insanlarla bir arada yaşayacaksınız gibi.

Hossein Sadri: Bu da aslında toplumun parçalaşmasının mekansal bir boyutunu oluşturuyor. Bu durum çok kötü sonuçlara varabilir. Amerika kıtasında sitelerin içine polis girememesi, özel güvenlik birimlerinin polis gibi çalışması, site bölgesinde site dışından insanların işlediği suçlar sonucunda sitenin sakinlerinin kendi kendilerine cezalandırması durumları sık sık oluşmaya başladı.

»Özellikle son dönemlerde devlet üniversiteleri şehir dışına alınıyor ve özel üniversiteler şehrin göbeğine yerleşiyor. Bu durumu nasıl değerlendirmek gerekir?

kayitdisi-4

Hossein Sadri: Mekânın hiyerarşikleşmesi durumu söz konusu burada. Sermaye ve devlet, mekânı hiyerarşileştirmek istiyor. Daha iyi ve daha kötü mekânlar olmasını istiyor. Daha fazla tüketim yapılabilecek merkezler var, örneğin Taksim gibi. Bu yüzden merkezdeki bölgeler daha fazla tüketim yapar ve daha siyasi bir önem taşır. Ve öyle yerler vardır ki sermaye tarafından hiçbir önemi yoktur.Daha güçlü olanlar merkezleri ele geçirmek ister. Bugün sermaye sahipleri için önemli olan bu merkezlerin ele geçirilmesi, kârını arttırmak istemesi söz konusu. YTÜ öğrencileri Davutpaşa’ya sürülmek istenirse, öğrenciler çaresizlikten gitmek durumunda kalır. Özel hastanelerde, alışveriş merkezlerinde de bu durum söz konusu. Bu hastaneler şehrin en lüks yerlerinde, erişimin en kolay olduğu yerlerde konuşlanmış durumdalar. Öyle bir güne geliyoruz ki eğitimli, zengin olmadığınız takdirde hiçbir hizmete erişemiyorsunuz.

»Kentin yeniden yapılandırılması işlemi hangi ölçütler çerçevesinde yapılmalıdır?

Hossein Sadri: Öncelikle kent üzerine yapılacak olan projeler uzun vadeli olmalıdır. Bir plan ve proje ile bu sorunu çözmemiz mümkün değil. Bu yüzden kentsel dönüşüm ifadesini de kullanmamamız gerekiyor. Öncelikle işsizliğin çözülmesi gerekiyor. İstanbul’daki bütün problemleri ele alabilecek bin tane projeye ihtiyaç var. Bir mahalleyi kaldırmanız mümkün değil. Bir yerde açlık varken, bir bölgeyi lüksleştirmek hiçbir şey ifade etmiyor. Bir kentte kadın- erkek eşitsizliği varken, o kentte mutluluğu yakalamak mümkün değil. Çünkü bu faktörlerin hepsi birbirlerini etkiler. Bu yüzden, sadece evlerin depreme korunaksız olmasını ele almak istersek eğer, yanlış bir yola girmiş oluruz. Çünkü bunu oluşturan sebep, insanların ancak o korunaksız eve kira verecek kadar parası olması, o kadarlık inşaat yapabilmesidir. Dolayısıyla bütçelerin de değişmesi gerekiyor. Siz o yıkılmak üzere olan evi iyileştirip sekiz şiddetine dayanıklı hale getirirseniz, oranın sahibi orayı altı yüz liraya kiraya vermek yerine bin iki yüz liraya kiraya verecek. O zaman ise ben tekrar depreme dayanıksız olan, altı yüz liralık olan evlerde kiralık olarak yaşayacağım. İşsizliği, kadın erkek eşitsizliklerini farklılıklara yönelik ayrımcılıkları kaldırmak gerekiyor.

Projeler insan odaklı olmalı
Hande Tan: Sürecin insan odaklı olarak işletilmesi gerekiyor. Kentin bir alanı kentsel dönüşüme uğrarken, içinde yaşayan insana ne olduğunu da düşünmemiz gerekiyor. “Kentsel Dönüşüm” olarak adlandıran projenin bir diğer hatası da lokal çözümlere yönelmesi. Üst ölçeklerden başlayarak alt ölçeklere yönelmek, katılımcılığı sağlamak gerekiyor. Kentsel dönüşümde üst ölçekten şehir planlaması pek önemsenmiyor.

kayitdisi-7

Hossein Sadri: Özellikle İBB eski Başkanı Bedrettin Dalan’dan sonra imar planları sadece küçük bir noktayı alıp orada bir şey yapmak üzerine oluşturuyor.Bizim plancılar olarak kentin kırılgan kesimlerine göre davranmamız, onlardan biri gibi düşünmemiz, onların hassasiyetlerini gözetmemiz gerekiyor. Biz o kişiler olamadığımız zaman, mesela tekerlekli sandalyedeki insan olmadığımız zaman, bir Ermeni olmadığımız zaman, bir transeksüel olmadığımız, sokakta yatan birisi olmadığımız zaman, o insanları düşünmediğimiz zaman iş tıkanıyor tabii ki. Çünkü onlar daha beterleşiyor, durumu iyi olanlar daha da iyileşiyor. Uçurum artıyor. Bu uçurum arttıkça bizim toplumsal problemlerimiz de artıyor.

»İstanbul’a yapılmak istenen 3. Boğaz Köprüsü ve yapılmış olan metrobüs gibi projeler için halka danışılmaması toplumda ciddi rahatsızlık yarattı…

Olcay Ekinci: Yapılacak işlere artık sadece Başbakan karar veriyor neredeyse…

Hossein Sadri: Yapılması planlanan projelerin kime hizmet ettiğinin tespitinin doğru yapılması gerekiyor. Atölye çalışmamızda verdiğimiz bir örnekten bahsetmek istiyorum. Ankara’daki Kızılay Meydanı, yapılan son düzenlemeler ile işlevini iyicene yitirmiş durumda. Eskiden gösteriler yapılırdı mesela. Bu gösterilerin Kızılay Meydanı’nda yapılmasını engellediler. Sola dönüş yasaktır diye tabelalar da koymuşlar. Arabaların gidiş güzergahlarına bile sınırlamalar konmuş durumda. Bu durumdan Tüm Ankara rahatsız olmasına rağmen, komik durumlarla karşılaşıyoruz. Çankaya’nın belediye başkanı koltuğunun altına Ankara’nın imar planını koymuş Başbakan’ın yanına gidiyor. Haritayı açıp birlikte karar veriyorlar. Diyorlar ki bu binaya şöyle yapalım, şurada böyle düzenleme yapalım… Ülkede böyle bir anlayış varken, yapılan planların herkese hitap etmesi kesinlikle söz konusu olamaz. Bu zihniyetin katılımcılıktan anladığı şey -İstanbul’da örneğiyle karşılaştığımız gibi- insanların önüne 6 tane vapur modeli koyup “hangisini seçiyorsunuz” diye sormak!

»Halkın bu sorunlara tepkisini yeterli buluyor musunuz?

Türkiye’de mahalle örgütlenmeleri çok zayıf kalıyor. Mahalle örgütlenmesini destekleyecek yapılarımız yok. Mahalleliler bir araya gelemiyor, çünkü bir araya gelebilecekleri mekânlar yok. İnsanları bir araya getirecek yerlerin sürekli azaldığını görüyoruz. İster yeşil alanlar olsun, ister sosyal merkezler olsun… Sosyal devletin gereği olan lokallerin ucuz ve sağlıklı mekânların bir bir ortadan kaldırılmasıyla artık sadece parası olanların bir araya gelebileceği mekânlar kaldı elimizde.

kayitdisi-3

Diğer taraftan da Türkiye’de birçok şeyin yasaklandığını görüyoruz. Taksim’de eylem yapmak yasaktır, Kadıköy’de bir bildiri dahi dağıtmak çok zor bir iştir, sürekli engellemelerle karşılaşırsınız. Halk örgütlenemediği zaman istediklerini bilemez ve beyan edemez.

‘Ombudsmanlar yatırımcıları haklı buldu’
Olcay Ekinci: Atölyede yaptığımız çalışmalardan birinde kentsel dönüşümle ilgili bütün rollerin empatisini kurgulamaya çalıştık. Kentsel dönüşümün unsurlarına baktığımızda birinci olarak o bölgelerde yaşayan halk vardır.

İkinci olarak ise burada bir hak ihlali olduğunu gören sivil toplum kuruluşları vardır. Karşı tarafta ise belediyeler ve yatırımcılar vardır. Biz de, atölyede yaptığımız çalışmalarda bu aktörleri gruplara böldük. Kimimiz belediye olduk, kimimiz yatırımcı olduk. Hepimiz farklı argümanlar oluşturduk. İki ombudsman karşısında görüşlerimizi savunduk. Ama işin acı tarafı, argümanlar yatırımcılar tarafından daha iyi sunuldu ve ombudsmanlar, bize çaktırmasalar da yatırımcıları haklı buldu. Yatırımcılar neden daha iyi argümanlar sundu, bunu sorgulamamız gerekiyor.

Söyleşi: Birgün Gazetesi / Semih Güven

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir