Deprem, toplumu bir anda bir sağlık testine soktu. Doğal, dolayısıyla topluma dışsal gibi görünen bir olay birden toplumun en temel sorunlarını göz önüne dökerken, tüm toplumsal ilişkileri de sarstı, test etti. Ve sarsmaya, test etmeye devam ediyor, çünkü deprem sadece doğal değil, aynı zamanda toplumsal bir felaket. Tıpkı, COVID-19 gibi. Doğa güçlerinin cari piyasa ilişkileri sayesinde bir anlık temel aktör rolünü üslendikleri olaylar bunlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İnşaatlar depreme dayanıklı yapılmış olsaydı bunca insan enkaz altında kalmayacaktı. Afet yönetiminden sorumlu kurumlar gerektiği gibi hareket etse enkazlar saatlerce, günlerce yardım bekleyen insanlara mezar olmayacaktı. Binlerce insanın elinden alınan yaşama hakkının sorumlusu deprem değil. Sorumlu zinciri, inşaat ve yan sektörlerinden belediyelere ve merkezi yönetime, oradan afet ve risk yönetimine uzanıyor. Ve bütün bunları birbirine bağlayan o saadet zincirine, piyasalaşmaya ve kartelleşmeye. 1999 Marmara depremine geriye bakınca manzara çok net: Mevcut iktidarın yolu deprem rantıyla döşenmiş. Risk yönetimiyle tüm tehditleri “Allah’ın lütfuna” çeviren siyaset erbabı kendisini, yurttaşa zorunlu kılınmış olan deprem sigortasından muaf tutmuş. Hayatlarımız, ruhumuz duymadan “cırt cırt” basılan bir poliçede fiyatlanmış. Bir kağıt parçasına dönüşmüş. Sonra o kağıdın ikincil, üçüncül piyasaları türemiş. Sigorta acentasına dönüşen idare, spekülasyona teslim olan her toplumsal mekanizma gibi, örgütleme ve örgütlenme kabiliyetini tamamen kaybetmiş. Öyle ki, iktidar açısından bugüne kadar rakiplerine karşı tartışmasız üstünlüğünü öne sürdüğü sahne sanatlarında bile izahı zor bir performans düşüklüğü söz konusu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Depremden önce iktidarın gündeminde Sinan Ateş cinayeti sonrasında sarsılan MHP’ye alternatif arayışı, Moskova’da Esad’la el sıkışma ve seçimleri bir lubunya düşmanlığı referandumuna çevirme planı vardı. İktidar, deprem ertesinde başarılı bir afet yönetimi sergileyebilseydi bambaşka bir sonuç belki mümkündü. Tabii, sergileyebilse bu karakterde bir iktidar da olmayacaktı. Neyse. Sonuçta, sergilenen afet yönetimi bütün planların suya düşmesine neden oldu: AKP, bırakın İYİPi içine sur altından tünel döşemeyi, Yeniden Refah’ı, hatta Mehmet Şimşek’i bile ikna edemez duruma gelmiş durumda. Esad’ı Putin üzerinden masaya çekme hamlesi sonuç vermedi. Şam’ın acelesi yok. LGBTİ+ları hedefe koyan aile ve başörtüsü başlıklı kampanya ise önce geri dönüşüme uğratıldı. Bu kampanya için hazırlanmış olan tarikat görünümlü çıkar grupları afet sonrası yardım kampanyasına seferber edildi. Böylece, aylardır bir ayrımcılık ve kara propaganda, ajitasyon aracı olarak şekillendirilen bir araç deprem bölgesinde harekete geçti. Zaten, baştan memleketin şehirlerini, kasabalarını, köylerini belirleyen sınıf, mezhep, ırk, cinsiyet, yaş, engelli sömürüleri afet sonrası siyasetle katmerlendi. Nihayet, bu şiddetlenen toplumsal çelişkiler iktidar blokunun içindeki çatlakları da gün yüzüne çıkardı. Daha iki ay önce Meclis kürsüsünden gururla lubunyaları düşmanlaştıran kampanyayı başlatan Özlem Zengin, kendisini dövme hakkını kabul ettirmeye çalışan müttefiklerinden bezdiğini ilan ediyor. “LGBTİ+lar düşmanınızdır” sloganıyla aileleri seferber etmeyi hedefleyenlerin “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” dolayısıyla birbirine girmesi bir ironi değildir. 6284’ün Refah Partisi günlerinden beri kadınların örgütlenme kabiliyetine güvenen AKP teşkilatı için ne sonuçlar doğuracağını göreceğiz. Lakin, deprem öncesinde muhalefetin AKP tabanına seslenebileceği bir kanal olan aile politikası şu anda tamamen iletişime açılmış durumdadır. Propaganda aletinin sihri burada bozulmuştur. Muhalefetin bu noktalarda hamleye geçmesi icap etmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aile, deprem sonrası yeniden inşa sürecinde de başat rol oynayacak sosyal politikaların temel birimidir. Bu özelliğiyle mutlaka siyaset üretilmesi gereken bir alandır. Evrensel’de yayımlanan bir genç işçi mektubu ailenin işçi sınıfını nasıl hapsettiğini bütün açıklığıyla ortaya koyuyor:

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Maaş kartıma el koyan bir babam var ve onun iyi niyetini sorgulamıyorum çünkü bana 80 lira harçlık verdi, bir aylık ücretimden. Beni 6 yaşından beri zorla çalıştırıp parama el koyan bir adamın varlığını kime nasıl şikayet edeyim? Hadi ben şikayet edemedim, edemiyorum. Okula yüzüm gözüm morluk içinde giderken babamdan dayak yediğimi bilen öğretmenlerim niye şikayet etmedi, komşularım niye etmedi? Neden 20 yaşında babasından dayak yiyen ve buna alışmak zorunda kalan bir insana dönüşmeme sessiz kaldılar? Kimi kime şikayet edeceğim bu saatten sonra? Ne olacak? Tam olarak bilmiyorum. Sadece kurtulmak istiyorum, huzur istiyorum. Acaba babam bu mektubu okuyup beni, annemi, kardeşimi döver mi diye düşünmek istemiyorum. Herkes gibi iyi bir gelecek istiyorum.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Deprem sonrasında muhalefetin önündeki temel vazife bu gelecek talebini temsil etmektir. Bu temsile aday olmaktır. Deprem, toplumdaki tüm sömürü mekanizmalarını ifşa eden bir süreci tetikledi. Muhalefetin seçim sandığında gösterdiği adresin rağbet görmesi için sandık ötesinde bir geleceği nasıl inşa edeceğini anlatması gerekiyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak: Birgün

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir