Şu günlerde gündemden kopup bambaşka şeyler yazmak ve konuşmak istiyorum. Mesela tarihin derinliklerine dalmak ya da bambaşka coğrafyalarda en azından zihinsel olarak dolaşmak istiyorum. Elimde Antik Çağlardan Günümüze Sokağın Tarihi başlıklı bir kitap var. Ona gömülüp içinde kaybolmak istiyorum mesela. Gündemden sıyrılıp yeni bir şeyler okumak, yeni bilgilerle donanmış bir biçimde bu köşede ve başka mecralarda yazılar kaleme almak istiyorum. Ama ne mümkün. Birçoğunuz gibi ben de gündeme esir düşmüş bir hayat yaşıyorum. Hayat kontrolümden/kontrolümüzden çıkmış son sürat sert virajları dönmeye çalışıyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

Gündemden kopmak isteğimin, bu duygu durumumun siyaset literatüründe bir karşılığı var. Buna göre ben, insanların toplumsal acının ve başlarına gelenin üstesinden gelebilmek için geliştirdiği ayakta kalma teknolojilerinden birine başvurmak arzusundayım. Bir tür kaçış bu. Gündemin üzerimize yağdırdığı bombalardan korunma ihtiyacının bir yansıması. Bu yöntem, felaketlerin üstesinden gelmek, toplumsal mutsuzlukları onarmak ve ayakta kalmak için elimizde bulundurduğumuz repertuvarın bir parçası.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu ülkede gündem neredeyse her daim bizi esir alıyor. Günlerimizi ve gecelerimizi ülkenin gündeminden uzak yaşayabilmek neredeyse imkansız. Kendini soyutlayabilenler de vardır mutlaka. Ama “bizim mahallede” çok da fazla olduğunu sanmıyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıyı kaleme aldığım sırada da gündem bir oradan bir buradan çekiştirip duruyordu… Bir yandan, Kızılay’ın Ahbap’a depremin üçüncü günü çadır sattığı haberleri ayyuka çıkmıştı. Hani biz depremden sağ kurtulanlar üşüyordur ne yapsak nasıl yapsak diye kıvranıp çözüm üretmek için seferber olmuşken… Diğer yandan, stadyumlarda “hükümet istifa” sloganları yükseliyor ve cesaret hızla yayılıyordu. Buna karşılık, ismi lazım değil kişiler çıkıp “Maçlar seyircisiz oynansın, gerekirse iptal olsun”, “Mesaimizi bölmek isterlerse rahat böleriz. Hodri meydan. Türkiye’nin güvenliği ile ilgili hiç kimse bilek güreşine girmesin” minvalinde tehditler savuruyordu. Tehditlerin ve hakaretlerin ardı arkası uzunca bir süredir kesilmiyor. Adeta havada uçuşuyorlar. Öyle ki, fazla uçuşmaktan etkileri neredeyse sıfırlanmış durumda. 2016 yılının ocak ayında Barış İçin Akademisyenlere yöneltilen tehditler ve hakaretler artık tüm muhaliflere, hatta sesini çıkaran herkese yöneldi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Vatandaşından sol elini saklayan hatta sol elini kökünden kesip atan devlet, sağ elini “Tokadı basarım ha” diyerek havaya kaldırdı. Hatta Kızılay’ı protesto etmek isteyen TİP’lilere tokadı bastı bile. Pardon bilek güreşine girdi. Çadır kurmakta girişmediği güreşe, kendi bekası söz konusu olunca elbette girişecekti, değil mi? Ayrıca, hükümetin mesaisi bölünüyorsa şayet, daha çok ceberut devlet ile müteahhitlik arasında bölünüyor. Bu da ne yazık ki yeni bir şey değil. Ne sopa yeni ne inşaat aşkı…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Deprem bitmeyen gündemimiz… İçimizin en derin yarası…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gündem bir de seçimden yana çekiştiriyor. Seçim 14 Mayıs’ta olur mu? Yüksek Seçim Kurulu (YSK) ne yapar? YSK heyeti deprem bölgesine gidiyor, altından ne çıkar? Depremzedeler nerede oy kullanır? Bölgedeki yardım gönüllüleri oylarını nerede kullanacak? Zaten bu ülkede seçim hiç bitmeyen gündemimiz değil mi? Her şey seçime indirgenince başka ne olacaktı ki? Üstelik de önümüzdeki haftalarda hayatımızın tam merkezinde yer almaya aday. Yeter ki olsun da varsın hayatımızın tam merkezi olsun.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Velhasıl ülke gündemi hayatlarımızı bir o yana bir bu yana savurmaya devam ediyor. Kafamızı kaldırıp dünyanın başka coğrafyalarında ne olup bittiğine bakmaya bile mecalimiz yok. Fransa’da emeklilik yasa tasarısı hükümetle geniş kitleleri karşı karşıya getirmiş, ülke büyük grevlere sahne oluyor, Ukrayna’da savaşın birinci yılı geride kalmış, yarım milyon Meksikalı hükümetin seçim kurulunun işleyişine müdahale eden kararına karşı sokağa çıkmış… Etrafımızda çok kritik şeyler oluyor, ama biz göremiyoruz bile. Adeta yorgun savaşçılar gibiyiz…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak: Evrensel.net

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir