Haziran 2017’de Batı Londra’da elektrik kontağından çıkan bir yangın sonucu Greenfell Kulesi’nde 72 kişi can verir. Bu facia kabaca sosyal konutların ihmalinin, kuralsızlaştırma, özelleştirme uygulamalarının yol açtığı bir vaka olarak yorumlanabilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Haziran 2021’de de Miami’de 12 katlı lüks bir bina Champlain Kuleleri çöker, 98 kişi enkaz altında yaşamını kaybeder. Bir milyar dolarlık zarar meydana gelir. Bu trajedi de denetimsizliğin, konut spekülasyonunun acı bir sonucu olarak kayıtlara geçer.

 

 

 

 

 

Her iki dramatik olay da neoliberalizmin kaleleri ve öncüleri İngiltere ve ABD’de şaşkınlık ve travmatik bir etki yaratır. Üstelik her iki şehrin de sembolik anlamı vardır. Londra hem dünyanın bir numaralı finans merkezi, hem de alışveriş seçenekleri, kültür ve eğlence imkânlarıyla Rus oligarklarından, Körfez şeyhlerine küresel elitlerin başlıca adresi, küresel bir başkenttir. Miami ise başta Amerikalı zenginler küresel kaymak tabakanın emeklilikte başlıca tercihi bir cennet köşesi olarak kurgulanmıştır.

Bu örneklerden yola çıkarak elbette kapitalist metropollerde de Türkiye benzeri az gelişmiş ülkeler kadar plansız, kuralsız, denetimsiz bir orman düzeni bulunduğu iddia edilemez. Ama yine de piyasa toplumlarının sonunda kâr ve rant peşinde ciddi kırılganlıklar barındırdığı, devletin küçültülmesi reçetesinin her derde deva olmadığı ayan beyan görülür.

 

 

 

 

 

Bu girişi, 6 Şubat depremi sonrası ateşlenen, Türkiye’de uygulanan eş-dost kapitalizmi midir, yoksa neoliberalizm midir tartışmasına bir katkı sağlayabilir düşüncesiyle yaptım. Hatırlanırsa eş-dost kapitalizmi kavramsallaşması 1997 Asya Krizi sırasında dolaşıma girmişti. Krizle birlikte özellikle Endonezya, Malezya, Tayland gibi otoriter rejimlere sahip ülkelerde siyaset ile ticaretin iç içe geçmesi, siyasi iktidar sahiplerinin yakınlarının iş hayatında hızla yükselmesi, büyük ihalelerin hep onlara verilmesi, sorunun kapitalizmden kaynaklanmadığı tezini savunanların temel dayanaklarıydı. IMF-DB gibi kurumlar, kapitalist küreselleşme savunucuları hemen bu argümana sarıldılar. Tüm sorun, kapitalizmin eksik uygulanmasında, piyasa mekanizmalarının yeterince etkinlikle devreye girmemesindeydi.

 

 

 

 

 

Halbuki öte yandan giderek küresel ekonomiye entegrasyonu artan, ucuz işgücünün de getirdiği avantajla ihracatı patlama gösteren bu ülkelere, IMF-DB tarafından finansal serbestleşme dayatılmış, sermaye akışları hızlanmıştı. Bu sayede kısa vadede, yeni dış borçlanma olanakları yatırımlara daha da ivme kazandırmış, verimsiz projelere para akıtılmaya başlanmıştı. Sıcak para gazdan ayağını çekip, çıkış kapılarına yönelince sert devalüasyonlar, borç temerrütleri, iflaslar patlak vermişti. Kısaca Asya Krizi finansal küreselleşmenin kriziydi.

 

 

 

 

 

Bu, cevabı tek bir yazıda kolay verilemeyecek verimli bir tartışma. Eleştirel ekonomi politik yaklaşımı da olayları tek bir nedenle açıklamanın, fazla basitleştirmenin doğru bir yöntem olmadığını savunur. Ekonomik olayların geçtiği politik, kültürel ortamın, sınıf dengelerinin, tarihsel koşulların da göz önüne alması gerektiğini öne sürer.

 

 

 

 

 

6 Şubat depreminin tektonik hareketler kadar çarpık yapılaşmanın sonucu bu denli büyük bir hasar bıraktığı açık. Burada AKP’nin Derviş’ten devraldığı,ilk Özal ile pompalanan neoliberal mirasın sağlık, eğitim gibi toplumsal hizmetler dahil alabildiğince özelleştirmenin, tarım alanları üzerinde inşaat rantı elde edebilmek için kaçak yapılaşmanın, planlama fikrini rafa kaldırmanın, örneğin Kızılay’ı kâr edecek bir şirket gibi görme yaklaşımının ciddi bir rol oynadığı açık. Gelgelelim eş-dost kapitalizminin Türkiye versiyonu düzenin 20 yılda inşa ettiği menfaat labirentlerinin de çürümüş yapıya damgasını vurduğu yadsınamaz. İktidara yakın müteahhitler ağının yandaşlık bağlarının, tarikat ve cemaat yapılanmalarının, İslami vakıfların yer yer rekabet, yer yer dayanışma içerisinde salındıkları çok katmanlı paralel bir yapı da var.

 

 

 

 

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan da, Hazine ve Maliye Bakanı Nebati de her fırsatta serbest piyasa kurallarına bağlılıklarını beyan ediyorlar. Yer yer müdahaleler olsa da son tahlilde döviz alım-satımı, sermaye hareketleri serbest. AKP ekonomi yönetimlerinde de sarkaç piyasacılık ile eş-dost kapitalizmi arasında gidip gelebiliyor. Ali Babacan-Mehmet Şimşek’in piyasa egemen dönemini, başkanlık sistemiyle birlikte Berat Albayrak keyfî yönetim devri izliyor. İşler sarpa sarınca göreceli piyasacı Naci Ağbal-Lütfü Elvan göreve çağrılıyor. Ortalık durulunca daha popülist uygulamalar için Nebati-Kavcıoğlu saflara diziliyor…

 

 

 

 

 

Ülkede birbirini dikey kesen seküler-muhafazakâr, piyasacı-kamucu iki eksen var. Bunlar birbirleri ile yer yer çatışan, yer yer de birbirlerini besleyen bir ortak yaşam tarzı, modus vivendi yaratıyorlar. Örneğin seküler orta sınıflar imam hatipleşmeye ve eğitimde muhafazakârlaşmaya tepki olarak, korunma içgüdüsüyle çocuklarını özel okullara gönderiyorlar. Sonunda hem bu yolla piyasalaşmaya katkıda bulunuyorlar, hem de fark etmeden vergi mükellefi olarak kamu hizmetlerinin zayıflamasından, devletin sosyal anlamda küçülmesinden yana saf tutuyorlar. Kamu okullarını da muhafazakârlara teslim etmiş oluyorlar.Onlar da buralar istedikleri gibi at koşturuyorlar.

 

 

 

 

 

Büyük depremdeki iki acı örneği hatırlayalım. Bir tanesi Hatay’daki Rönesans Rezidans. Antakya’nın en prestijli projesi, jimnastik salonu, dükkânları, ortak yaşam alanlarını paylaştığı 5 yıldızlı oteliyle adeta seküler bir cennetti. Premier lig futbolcusu Christian Atsu da burayı mekân seçmişti. Bir diğeri, Kahramanmaraş’taki Ebrar Sitesi ise, 1999 depreminden sonra kâğıt üzerinde yeni yönetmeliğe uygun şekilde bir muhafazakâr mabet olma iddiasıyla inşa edilmişti. Her ikisi de yıkıldı, çürük yapılar yüzlerce insanın canına mal oldu.

 

 

 

 

 

Ancak bu iki prestij projesi temel bir gerçeği de değiştirmiyor. Markalı projeler yıkılsa bile, sonunda depremin bir sınıfsal gerçeği de var. Ölenler, evi yıkılanlar, mal kaybına uğrayanlar daha fazla yoksul kesimler. Kaldı ki deprem felaketiyle karşılaşan 11 ilin tümünün kişi başına geliri Türkiye ortalamasının altında yer alıyor.

 

 

 

 

 

Kapitalizmin genel mantığı kâr dürtüsüne, sermaye birikimini ne pahasına olursa olsun sürdürmeye dayalıdır. Hiçbir gelişme, bu temel yönelimini değiştirmez. Savaşlar, doğal felaketler, salgınlar hep yeni bir kâr fırsatıdır. Naomi Klein bu olguyu felaket kapitalizmi diye niteliyor. Ukrayna savaşında, silah şirketleri, enerji devleri adeta bayram yapıyorlar,savaşın sürmesinden yana ağırlıklarını koyuyorlar. Bizde de 6 Şubat depreminden sonra çimento, çelik hisseleri yükselişe geçti. Bunun nedeni sadece millet enkaz altındayken borsanın açık kalması değildi. Madern onca bina yıkılmıştı. Yeniden imar faaliyetinde elbette daha fazla çimentoya, çeliğe gereksinim duyulacak, satışlar artacak, kârlar patlayacaktı.

 

 

 

 

 

Nitekim Tayyip Erdoğan daha enkaz çalışmaları sürürken 309 bin konutun hemen yapımına başlanacağını ilan ederken, evlerin 3+1 olacağını söylemeyi dahi ihmal etmedi. Ne bir planlama yapılmış, ne zemin etüdü çalışması gerçekleştirilmişti. Büyük olasılıkla uzmanlar ve meslek odalarının görüşlerine de başvurulmamıştı. 20 yıllık AKP iktidarının bilinen ezberiyle, inşaata dayalı büyüme modeliyle yola devam etmek istiyordu.

 

 

 

 

 

Bu model bir süredir tıkanmıştı. Geçen hafta açıklanan 2022 son çeyrek büyüme rakamlarına göre Gayrisafi Yurtiçi Hâsıla (GSYH) %5,6 artarken, inşaat sektörü %8,4 daraldı. Sektörün payı 2016’da %9’a kadar çıkmışken, bugün %4,8’e kadar geriledi. Sektörde istihdam edilenlerin sayısı 2017 yılında 2,1 milyon iken, 2020 yılında 1,5 milyona indi; bugün de 1,8 civarında seyrediyor. İstihdam içindeki payı da 2017 de %7,5 iken şimdilerde %5,9’a kadar gerilemiş durumda.

 

 

 

 

 

Erdoğan’ın Asrın Felaketi diye nitelendirdikleri bu acıyı bir fırsata dönüştürmeye çalıştığı, bir yandan depremzedelere mavi boncuk dağıtırken, bir yandan da kamu bütçesinden müteahhitlere yeni kâr kapıları açmaya çalıştığı görülüyor. İstanbul’da da alelacele kentsel dönüşüm kapsamında 1,5 milyon konutun taşınacağı ilan ediliyor.

 

 

 

 

 

Kemal Kılıçdaroğlu’nun gerek ekonomik konulardaki yorumları, gerekse İkinci Yüzyıl Vizyonu toplantısının çoğunlukla liberal figürlerden oluşan bileşimi, iktidara gelmeleri halinde Ortodoks ekonomi politikaları uygulanacağı izlenimi veriyordu. Yani faizler yükseltilecek, bütçe disiplini benimsenecek, yolsuzlukları-usulsüzlükleri önleme çabası öne çıkacaktı. Ancak deprem sonrası, Anladım ki ben artık eski ben olmayacağım beyanının ardından söylediği şu sözler yeniden düşünmeyi gerektiriyor:

 

 

 

 

 

Büyük küçük herkes rant peşinde. Elbette bu düzeni suçlayacağız. Bu düzeni onlar getirdi. Siyasete giren anormal şekilde zenginleşiyor. Düzenin çalışma şeklini, siyasetin yapılma şeklini kökünden değiştirmemiz lazım. Her şeyi temelden değiştirmek zorundayız. Değişime bu vahşi neoliberal tek adam rejiminden başlayacağız. Değişim halkı ilgilendiren her alana sirayet edecek.

 

 

 

 

 

Biz sosyalistlere, meslek örgütlerine ve sendikalara çubuğun emekten, kamuculuktan, gelir ve servet adaletinden yana bükülmesi için 14 Mayıs seçimlerine giderken ve sonrasında büyük bir sorumluluk düşüyor. Kılıçtaroğlu’nun açıklamaları, bu gerçeğin anaakım muhalefetin de kavrayacağı ölçüde belirginleştiğini gösteriyor.İşin peşini asla bırakmamamız gerekiyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak: Birgün

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir