Hataylılar sadece kaybettikleri yakınlarının değil, yıkıntılar altında kalan bir kentin yasını da tutuyor. Halk, kültürel dokusuna uygun bir şekilde kentin yeniden inşa edileceği günleri hayal ediyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Adana

 

 

 

 

Depremin üzerinden bir aya yakın zaman geçerken Hatay halkı sadece kaybettikleri yakınlarının değil, aynı zamanda yıkıntılar altında kalan bir kentin yasını da tutuyor. Tarihi Antakya Çarşısı, Künefeciler Meydanı, Affan Kahvesi, Mezeci İsmail Amca, Köprü Başı, kahve içme kültürünün yaygın olduğu Antakya’da insanların alışveriş yaptığı, birbirini gördüğü, sosyalleştiği mekanlar. Antakyalı olan Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi Genel Başkanı Canan Yüce, Antakyalılar olarak sadece Antakya’da hayatını kaybeden 10 binlerce insanın değil, tarihi ve kültürel dokusu ile yıkıntılar altında kalan kentin yasını da tuttuklarını anlatıyor. Antakya’nın insanı, doğası, camisi, havrası, kilisesi, türbesiyle, buradan geçen bütün halkların buraya bıraktığı mirasla bir bütün olduğunu dile getiren Yüce, “O yüzden biz çifte yas tuttuk. Kurtuluş Caddesi’nden, Affan’dan geçerken yas tuttuk. Yıkıntılar arasında kaldığı için Eski Antakya’ya giremedik. Bir tarihin yok olmasının üzüntüsünü yaşadık” dedi.

 

 

 

 

“ANTAKYA HALKI MEMLEKETİNDEN VAZGEÇMEZ”

 

 

 

 

Harbiyeli yurttaşlardan Selahattin Okyay, bir aya yakın sürenin ardından Kurtuluş Caddesi’ne eski Antakya’ya ilk defa giriyor. Ayakkabıdan kumaşa kadar alışveriş yaptığı uzun çarşıdan, insanların sosyalleştiği köprübaşından geçerken duygulanıyor. Okyay, “Antakya halkı memleketinden vazgeçmez. Bu zor günler geçecek ve şehir yeniden inşa edilecek, eski haline dönecek. Umudumuz bu” diyor.

 

 

 

 

Antakya halkı havası, suyu, tarihi dokusu ve kültürü ile kendisini ait hissettiği kentten ayrılmak istemese de çok sayıda insan kenti terk etmek zorunda kaldı. Kalan yurttaşlardan Ufuk Murioğlu, gitmenin çözüm olmadığını düşünüyor. Murioğlu, “Ben dünyanın neresine gidersem gideyim burada soluduğum havayı hiçbir yerde göremem. Öleceksem de burada öleyim” ifadelerini kullanıyor.

 

 

 

 

“TOPLANAN BAĞIŞLAR AMACINA UYGUN KULLANILMALI”

 

 

 

 

Hatay halkı yavaş yavaş kentteki yıkım ile de yüzleşiyor. Gülcan Doğruel, şunları söylüyor: “Biz ne kadar ayakta kalsak da memleketimiz yıkıldı. Antakya bizim evimiz, yuvamız. Sokaklarında dolaşırız, kendimizi iyi hissederiz. Kaç mezhep, kaç din olursa olsun herkes kardeş. Her insandan, her dilden, her dinden insan kardeşçe yaşıyor.”

Reklam

 

 

 

 

Antakya’yı bırakamayacaklarını söyleyen Tülay Doğruel Oduncu, “Bakmayın ayaktayız ama ruhen bitmişiz. Her milletten insan kardeşçe yaşıyoruz. Mümkün değil bırakamayız. Taşına, toprağına aşığız, o derece. Ötekileştirme yok. Burada yaşamaya devam etmek istiyoruz. Takip ediyoruz, o kadar çok bağış toplandı ki. Her türlü hayvancılık da oluyor, çiftçilik de yapılıyor. Her şeyin var olduğu bir şehir. O paraların doğru amaçla kullanılmasını istiyoruz” diyor.

 

 

 

 

“KARDEŞLİK MİRASINA SAHİP ÇIKACAĞIZ”

 

 

 

 

Depremin ardından suyu bulanan Harbiye Şellalesi’nde suyun görünümü eskiye döndü ancak deprem öncesindeki insan hareketliliği yok, sadece suyun sesi duyuluyor. Burada yılan taşı da denilen serpantin taşından oyma yöntemi ile figürler yapan İsa Kart’ın tezgahı açık. Şelaledeki satışları dışında turistik yerlere de çalışmalarını gönderen Kart, kentte roma döneminden beri bulunan eserlerin yöre için gelir kaynağı olduğunu belirterek “Bunları yapmazlarsa gelen giden olmaz. Söylediklerine göre bunlar yenilenecek. 4 mezhep Antakya’da kardeş gibi geçiniyor. Bu dedelerden kalma bir miras bu. Bu miras yaşatılmalı” ifadelerini kullanıyor.

 

 

 

 

“ÖRF VE ADETLERİMİZİ SÜRDÜRMEK İÇİN KAZANLARIMIZI KAYNATTIK”

 

 

 

 

‘Kentteki kardeşlik mirasının bir başka yönü de farklı halkların, farklı inançtaki insanların bir diğerinin bayramına katılması. Bugün, yaşanılan anıları yad ederken kaybettiği şehirde eskisi gibi yaşama özlemi ile yaşayan Arap Alevi halkı için namaz ve kazanlarda kaynatılan hrisi bayramlarda ve cenazelerde içinde büyüdüğü topluma aidiyetin de bir simgesi haline geldi. Depremin 28’inci günü Hatay’da Arap Aleviler Leylet Ennısf Min Şaban adını verdikleri bayram gününde kazanlarını dayanışma için kaynattılar. Yaralarını sarma telaşı içerisinde yas tutmaya fırsat bulamayan halk, Defne ilçesi, Akdeniz Mahallesi’nde de bayramdan önce kazanlarını kaynatarak birbirinden güç aldı.

 

 

 

 

Bayramların paylaşımın ön olana çıktığı şehir ve yurt dışında olanların Antakya’da bir araya geldiği günler olduğunu anlatan Canan Yüce şunları söylüyor: “Aileler bayram burada bir araya gelip kültürümüzü yaşattığımız, aynı yemeği aynı kazanda yiyerek paylaşmanın ve birlikte pişirmenin hazzına vardığımız bir gün.  Kazan karşısında sabahlarken anılarımızı, tarihimizi, Türkiye’nin siyaseti dahil birçok şeyi konuşuyoruz. Ben de bu bayramda köydeydim. Köyün tüm gençleri geldi. Bir ekip içeriyi temizledi, bir ekip kazanları kaynattı, bir ekip sabahladı. Başka bir ekip yemekler hazırladı. Bu kadar acıya rağmen halk kazanlarını kaynattı, ev ev dağıttı. Bu gösteriyor ki biz bu kültürü devam ettireceğiz ve buradayız. Sünni köylerde Hristiyan arkadaşlarımız da bu lokmalarımızdan yiyor. Biz de Paskalya’da oralara gidiyoruz. Yaygınlaşan ayrımcılık ve kutuplaştırıcı siyasete karşı Antakya’daki örneğin korunması ve yaygınlaşması önemli.”

 

 

 

 

Akdeniz Mahallesi Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Dernek Başkanı Mehmet Sultanoğlu, “Cenazemiz olduğu zaman 7’inci günde onun ruhuna kurban kesilir, mevlit okutulur. Ancak yaşananlar nedeni ile yas tutamadık. Özellikle ilk üç günü kıyamet gibiydi. Baş başa verip kendimiz tırnaklarımızla bir şeyler yapmaya çalıştık. Bugün de her şeye rağmen dedelerimizden, örf ve adetlerimizi sürdürmek için kazanlarımızı kaynattık” diyor.

 

 

 

 

SAMANDAĞLILAR: BU ŞEHRİ BIRAKMA NİYETİMİZ YOK

 

 

 

 

Merkez ilçelere oranla Samandağ’da nüfusun daha büyük bölümü kentte kaldı. Ankara’da yaşayan Cansel Aslan, depremin ardından Samandağ’da Deprem Dayanışması’nda gönüllü olarak çalışmak üzere memleketine dönmüş. Aslan, “Kendi ailemden de biliyorum çadır kentlere gitmek istemiyorlar. Samandağ her mahallenin kendi rengi olan bir yer. İnsanların bulunduğu yerlerde kültürel dokuyu bozmadan konteynerler kurulması gerekiyor. Bu yüzden barınma sorununun insanların bulunduğu yerlerde çözülmesi gerekiyor.

 

 

 

 

Burada görüştüğümüz Yüksel Çayırlı, 36 yıl yurt dışında göçmen işçi olarak çalışıp memleketine kesin dönüş yaptıktan kısa bir süre sonra depremi yaşamış. Yaşamını Samandağ’da ata toprağında kurmak istediğini ifade eden Çayırlı, “Burada doğduk, burada büyüdük. Burada herkes birbirini tanır. Bir denizimiz var, Çevlik Plajımız var. Zaman zaman orada konaklarız, eğleniriz. Şimdi bu hava dağıldı. Ama tekrar bir araya geleceğiz. Bu şehri bırakma gibi bir niyetimiz yok. Herkes dönecek ve eskisi gibi kardeşçe yaşayacağız ama bu zaman alır” diyor. Samandağ’da Arap Alevi, Arap Hıristiyan ve Ermeni toplumun olduğunu belirten Çayırlı, “Burada Müslüman toplum Hristiyan bayramlarını kutlar, Hristiyan bizim bayramlarımızı kutlar, bu Vakıflı’da da aynı şekilde. Aileler birbirlerine giderler. Müthiş bir birliktelik var. Türkiye’nin diğer bölgelerindeki kutuplaşma yok. Bu tarihe kadar olmadı. Bu yapı umarım bozulmaz” ifadelerini kullanıyor.

 

 

 

 

“ÖLDÜK AMA YENİDEN YEŞERECEĞİZ”

 

 

 

 

Depremin ardından içerisinde yıkıntılar oluşan Samandağ Rum Ortadoks St. İlyas Kilisesi, depremden etkilenen halka aşevi olarak hizmet veriyor. Kilisenin Papazı Abdullah Yumurta, ekonomik nedenlerle yaşanan göçe depremin de eklenmesinden endişe duyduklarını ifade ediyor. Göçe rağmen Paskalya, Noel, Meryem Ana bayramını yılın belli dönemlerinde dönenlerle en iyi şekilde kutladıklarını anlatan Yumurta şunları söylüyor: “Hristiyan’ı, Alevi’si, Müslüman’ı, Ermeni’si, Yahudi’si kardeşçe yaşıyoruz. Bu depremden sonra bu ebruli tabloyu kırmayalım. Hep birlikte beraberlik içinde yaşayalım. Din, dil, ırk farkı aramadan herkesin yarası aynı. Şimdi birbirimize daha fazla kenetlendik. İncil’de bir söz vardır. Bir buğday tanesi ölmeden yeşeremez. Biz öldük ama bir daha yeşereceğiz.”

 

 

 

 

“KÜLTÜREL DOKUSUNA UYGUN İNŞA EDELİM”

 

 

 

 

Canan Yüce, hayatı yeniden yeşertme adına insanların kalıcı çözümleri konuşmaya başladığına dikkat çekiyor. Halkın topraklarında kalarak bostanını ekme, fide arama çabasının umut verici olduğunu dile getiren Yüce, “Biz bu kenti inşa ederken kuru bir kent inşa etmeyeceğiz. Buradaki tüm halkların tarihine, dokusuna ve yaşam biçimine uygun yapılarla yeniden inşa istiyoruz ve aynı zamanda bu tarihi yaşatmak istiyoruz. Buradan da mimarlara, sağlıkçılara, arkeologlara herkese burada ihtiyacımız var. Gelin bütün birikimlerimizi birleştirelim. Burayı tarihine göre yeniden inşa edelim” diyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak: Evrensel.net

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir