Mimar Heval Zeliha Yüksel
“Yeniyi eskinin içinden çıkarmak lazım, çünkü genellikle eski yeniyi meydana getirecek genlere sahip” Ama nasıl? Kelimenin etimolojik kökenine bakarsak bir şeyin yeni olabilmesi için kendisinden evvel bir eskinin olması gerekiyor. “İlk”i değil “yeni”yi tanımlıyoruz. Yani sandalye oturmak için yapılmaktadır, oturma şekli eski bir bilgidir, genellikle değişmez, değişen işlev değil şeklidir böylece değişik sandalyeler üretilebilir. Kartezyen bir düşünme sistematiği ile yaklaşırsak; rasyonel olan eğilim önceden edinilen bilgiye eklemeler ile yenilik yapılabileceği ortaya çıkıyor. Binalar da öyledir bir bakıma. İnşai anlamda bu açıklamayı var olan çizgiye “bir ilave” olarak nitelemek uygun olabilir. 2014 Venedik Mimarlık Bienali teması “Fundametals”te hatırlatılmaya çalışıldığı gibi bina tüm ögeleri ile bir tiptir. Peki o zaman şöyle diyebilir miyiz; Değişen, değiştiren; tekniktir, malzemedir. Hiç mi yeni bir şey yapılamayacaktır elbette yapılmaktadır ancak yeniyi ayırmak gereksizdir çünkü eski ile bütünleşirse, yapaylıktan uzak kendi şahsiyeti ile durabilirse ancak mana kazanmaktadır. Yeni zaten yanında bir eski varken anlaşılıp mukayese imkanı sağlamaz mı? Bu yazıyı hazırlarken usta mimar Alpaslan Ataman’ın görüşlerinden faydalandım. Kendisi “Bir Göz Yapıdan Külliyeye” isimli kitabının yazarı bugünlerde GAD Foundation bünyesinde “Mimaride Cetvel Düzeni” isimli kitabının hazırlıklarını tamamlamak üzere…
“Güneşin altında yeni bir şey yoktur (Nil novi sub sole)” Latin Atasözü
Arka arkaya durumlarına göre belli bir üslupta yapan, üslubunu devam ettiren ve sonunda şahsi bir karakter oluşturan mimarilerimiz azınlıkta. Yapılan TOKİ örnekleri de ortada. Tüm bunların özünde üslup arayışı var. Ortalıkta hakim bir üslup yok. Olmalı mı ayrı bir konu ama yönetimin eski üslupları istediği aşikar. Üslubun olabilmesi ve bireysel hünerin de bunun üstünde kendini gösterebilmesi ancak bir asgari müştereğin kabulü (common denominator), tekrarlar ve bu kalıpları değişik şartlara adapte etmekle mümkün olabilir. Mesela Bramante’yi ya da Brunellesci’yi ya da Sinan’ı anonim bir kalıbın üzerindeki bireysel katkıları ile tanıyoruz. Onları Brunellesci veya Sinan yapan da bu tavırlarıdır elbette. Yapı tipleri mahduttur fakat her arsa ve durum farklıdır. Farklı mimari bu mevcut kalıbın farklı şartlara ve tekniğe bağlı kalarak adapte olmasıyla oluşur. Karakter ve çeşitlilik bir bütündür. Bugün herkesin ayrı kalıbı var ve devamlı değişiyor, dolayısıyla kimseyi kolay kolay tanıyamıyoruz.
Mimarlık son tahlilde inşaattır. Tanımı muhtevasında; yapı yapma sanatıdır. İçinde bir hayat kurulabilir, her şey yapılabilir, dönüştürülebilir. Zaman içinde üsluplar, semboller ve tekniğe bağlı gelişerek yavaş yavaş hayatımızı etkileyebilir. Ama sonuçta mimarlık kamusal bir meslektir. Asgari müştereki, herkesin uyması gereken kuralları vardır. Onun üzerine bireysel hünerler gelebilir, gelmelidir. Bu bireysel çabalar eşyanın tabiatına uymalıdır. Bireysel çabalar bir şeye hizmet etmeli, ederken bozmamalı, ileri götürmelidir. Mesela; bir yapı uzun yıllar sonra da başka bir amaca hizmet edebiliyorsa iyi bir yapıdır. İlla üslup aranması gerekmeyen durumlar oluşabilir. Yaşanan çevrenin genel bir karakteri ve sistemin getirdiği bir dili var ise mimar bu dil üzerinde sebat göstermeli ve bu dili geliştirmelidir. Yoksa grameri olmayan bir dil yaratmamalıdır. Tabi ki herkes aynı yapıyı yapmayacaktır… Fakat gramer aynıdır… Ama geçici heveslere kapılarak yapmış olmak için yapılanlar sahte duruyor, bu da bir gerçektir.
Aslında yeni ile eski kavramını sorgulamanın tarihi çok öncelere dayanıyor. Üzerine uzun uzun yazılacak tartışılacak bir konu. Burada yeniden gündeme getirme ve fitili bir ucundan ateşleme sebeplerinden biri belki çok tartışılan İstanbul silüeti konuları ve elbette geçmişe yüzünü dönen mimari üslup özlemi ile pek çok kamu binası yapılıyor olması olarak özetlenebilir. Bugünkü genel temayül, geçmişimizden gelen Selçuklu ve Osmanlı kültürünü üslup olarak mimariye yansıtılmak istenmesidir. Gün geçmiyor ki bu tip bir üç boyutlu, taklit sayılabilecek görselli belediye sunumu ile karşılaşmayalım. Peki sonuçlar iyi mi? İşte tartışma da burada ortaya çıkıyor. Yok denecek kadar az. Burada çok az örnek ile yolu eski – yeni uyumundan, iz sürmekten, bazen şaşırtmaktan geçen dünyanın çeşitli bölgelerinden örnekler vererek anlatalım ama bunun henüz bir başlangıç olduğunu söyleyerek…
GEVAŞ HALİME HATUN KÜMBETİ
Gevaş İlçesi’ndeki Selçuklu Mezarlığı’nın doğu tarafında bulunan Halime Hatun Kümbeti, giriş kapısı üzerindeki kitabesine göre Melik İzzeddin tarafından 1335 tarihinde, kızı Halime Hatun için yaptırılmıştır. Akıllarda arkasındaki fon gibi dizili ağaçları ile kalmıştı. Söz konusu 7 asırlık kümbetin geçtiğimiz günlerde basına konu olma sebebi ise hemen yamacına yaptırılan yurt binası sebebiyle oldu. Ağaçları kesme katliamını bir yana bırakalım; bir yapı yapılacaksa bile ömrü 5-10 sene arasında olan kalitesiz zevksiz bir yapı mı yapılmalıydı? Eski ile yeninin bir birleşimi bu mu olmalıydı?
AOÇ BAŞBAKANLIK SARAYI
Selçuklu mimarisi ile yapıldığı yetkililer tarafından sıklıkla dile getirilen Atatürk Orman Çiftliği’ndeki inşaatta sona gelindi. Ancak bu yapı ile ilgili tartışmalar yapının kendisinden, mimari dilinden çok kente etkisi ve bağlamına yönelik oldu. AOÇ alanının yok edilmesi yapı içinde yapay bir kimlik yaratma çabalarının uç örneklerinden biri olarak mimarlık gündemini epeydir meşgul ediyor. Eskiyi izlemek taklit etmek demek mi acaba?
ŞEMSETTİN SİRER YALISI
Boğaz’da Yeniköy’de yer alan yalılardan biri olan yalı, Sedat Hakkı Eldem imzalıdır. Bu yalının konumlandığı alan dar cepheli binalarla tanımlanmıştır. Yapının dar deniz cephesi, yapının derinliğiyle telafi edilmiştir. Yapının kimliğini deniz cephesindeki üç katlı balkon düzeni vermektedir. Bu kesim, betonarme ana kütlenin aksine, çelikten inşa edilmiştir. Doğramalar da aliminyumdur. Buna karşılık, cephe kaplamasında büyük ölçüde meşe kullanılmıştır. 1966 yılında yapılan yalı Osmanlı kültürüne bir yorum getirmiştir. Ahşap cumbalar yerine alüminyum doğramalar ile çıkmalar ile eskinin izini süren, yeni teknikler ile yeniliği eskinin içerisinden çıkaranlara verilecek iyi bir örnek diyebilir miyiz?
SÜHEYL BEY CAMİİ RESTORASYONU
1956’da yol çalışmaları için yıkılan, Mimar Sinan eseri Fındıklı’daki Süheyl Bey Cami yerine yapılan örnekte eskinin izini bulmak zor görünüyor.
LOUVRE MÜZESİ CAM PİRAMİT VE İSLAM SANATLARI GALERİSİ
Louvre Müzesi yıllar önce çok tartışılan Cam Piramit’in yapımının 23. yılında yine tartışılacak bir projeyi hayata geçirdi. Bir avlusunun üzerini uçan halı hissi yaratan cam bir tavan ile kapladı ve içine arşivlerde beklettiği geniş bir coğrafyaya ait pek çoğu bugüne kadar görülmemiş; İslam’ın doğuş, yayılış ve yaşatılma dönemi ait eserleri, çağdaş bir üslup ile sergilemeye başladı. Camdan bir yapı idi ilk yapılan ama en eski formlardan biri idi: Piramit. Diğeri de bir avluyu örtmenin ilgi çekici bir yöntemi idi üstelik piramitteki cama gönderme yapıyordu; Saydam bir çatı ile. İnsan sormadan edemiyor; bugün bizdeki Louvre mahiyetindeki eski bir saraya bir ek yapıldığında bu kadar özgün olunabilir miydi? Yeni eskinin içinden böyle özgün çıkarılabilir miydi?
SAN MICHELE KONUT VE TİCARİ KOMPLEKSİ
Mimar Massimo Carmassi Pisa’da Konut ve Ticari Kompleksini yeniden inşa etti. Buraya kadar her şey belki normal ama konuyu ilginç kılan yerin tarihi olması ve işin yapımının yirmi yılı aşkın sürede tamamlanması. Projede ikinci dünya savaşında bir kısmı yıkılan bloklar ile temelleri ortaçağ döneminden kalan eski izler üzerine yeni bir avlulu yapı bloğunu hayata geçirdi. Eski bir doku içine yapılan yenilik bağlamı ile yeniden değerlendirildi. Carmassi’nin projesini tanımlarken şu ifadeler kullanılmıştır : “daha evvelden orada ne olduğunu gösterirken bugünkü karşılığının ne olması gerektiğini iyi ifade ediyor” Eskinin içinden yeni çıkarılması için daha iyi bir ifade olabilir mi?
DE FUNDETIE MÜZESİ EK BİNASI
Zwolle, Amsterdam’ın doğusunda yer alan içinden akarsular geçen tipik bir Hollanda Kenti. Şehrin antik merkezi yıldız biçimindeki sur sırası ile çevrili. Yıldızın köşelerinden birinde yer alıyor De Fundetie Müzesi. 1938 yılında yapılan mevcut eski tip yapıya ek yapılmasına karar veriliyor. Ve can alıcı kısım cephe kurgusu ile ortaya çıkıyor, dengeli karşıtlıklar oluşturuyor. Bir dikdörtgen üzerine konulan bir yumurta gibi oval bir biçim taşıyor. 10×10 ve 20×20 cm ebatlarında üretilen seramik parçalar açılı formları ile ışığı farklı değerlerde yansıtıyor.
Kaynak : İstanbul Art News Gazetesi, Mimarlık Eki, Ekim 2014

















2 Yorum
Aziz İnci
Heval Hanım çok güzel anlatmış tebrikler.
nehir kocayüz
Bizdeki çarpıklıklarla yabancılardaki düzenli yaklaşıma bakın hele. Arada çok fark var.