MESUT TANYEL* Diplom-Ingenieur Architekt , Luxemburg
Mevcut Yapı Dokusunda Mimari Üretim Üzerine Karşılaştırmalı Bir Analiz (Örneklem Tabanlı Bir Değerlendirme)
Proje üretim süreçlerimizi Lüksemburg merkezli olarak sürdüren bir ofis olarak, Avrupa mimarlık pratiğinin merkezinde, mevcut yapı stokunu koruma ve dönüştürme felsefesiyle her gün doğrudan temas halindeyiz. Bu süreçte, ofisimiz bünyesinde birlikte çalıştığımız Türkiye kökenli mimar meslektaşlarımızın veya stajyerlerin çalışma pratiklerini, çizim alışkanlıklarını ve yaklaşımlarını yakından gözlemliyoruz.
Burada altını önemle çizmek gerekir ki; yapacağımız saptamalar soyut veya havada kalan birer genel yargı değildir. Bu metin, bizzat önümüzde duran ve Türkiye’deki eğitim/uygulama sisteminin içinden çıkmış profesyonellerin üretim biçimini, o büyük bütünün somut bir “kesiti” (örneklemi/Stichprobe) olarak ele alan yöntemsel ve karşılaştırmalı bir okumadır. Önümüzdeki bu pratik kesit, Türkiye’deki ana akım mimarlık dünyasının “mevcut yapıya yaklaşım” konusunda yaşadığı vizyon, kavram ve teknik ifade krizini adeta bir laboratuvar numunesi gibi netlikle gözler önüne sermektedir.

Almanya, Breidenbach kasabasında yer alan eski bir sirke fabrikasının butik otel projesine dönüştürülmeden önceki mevcut durumu. 130 yıllık tarihi geçmişe sahip ana kütleler ve süreç içerisinde yapıya dahil olmuş ardıl eklerin genel görünümü.

Dönüşüm projesinin ilk aşaması olarak tarafımızdan gerçekleştirilen analitik envanter ve rölöve çalışması. Mevcut yapı katmanlarının santimetre düzeyinde belgelenmesi süreci.
Kavramsal Sığlık: Rölöve Kavramının “Tarihi Eser” Parantezine Sıkıştırılması
Fransızca kökenli relevé (rölöve), kelime anlamı itibarıyla bir yapının mevcut fiziksel durumunun milimetrik olarak ölçülüp belgelenmesidir. Ancak elimizdeki çalışma kesitinde gördüğümüz refleks, bu kavramın Türkiye’de ne yazık ki sadece anıtlar veya restorasyon projeleri bağlamında algılandığını kanıtlar niteliktedir.
Yakın dönemde inşa edilmiş modern bir yapının işlevsel dönüşümü veya modernizasyonu söz konusu olduğunda, Türkiye’deki eğitim arka planından gelen tasarımcıların bu yapının “mevcut durum belgelemesini” (rölövesini) tasarımın analitik bir parçası olarak görmekte zorlandıkları üretim süreçlerinde kendisini gösteriyor. Mimarlığı sadece “boş arsaya sıfırdan bina çizmekten” ibaret sayan eksik bir eğitim sisteminin doğrudan yansıması, önümüzdeki bu canlı örneklemde açıkça okunmaktadır.
Yasal ve Bürokratik Pratikler: Türkiye’de Rölövenin Görünmeyen Tarihi – Kat Mülkiyeti gerçeği ve kaçak yapılar (gecekondu)
Oysa Türkiye’deki bu kavramsal daralmanın aksine, rölöve ve mevcut yapıyı belgeleme disiplini ülke pratiğinde aslında yeni bir olgu değildir. Türkiye’de herhangi bir dönüşüm ya da restorasyon kaygısı güdülmediği durumlarda bile, yasal süreçlerin işletilmesi için rölöve hayati bir araç olmuştur. Örneğin; kat mülkiyeti tapusu çıkarabilmek için, hiçbir mimari dönüşüm yapılmasa dahi, tüm binanın projesinin kesit ve cephelerine kadar güncel durum itibarıyla as-built (mevcut durum) olarak oluşturulması yasal bir zorunluluktur ve bu süreç özü itibarıyla tam bir rölöve çalışmasıdır.
Dahası, Türkiye’nin mevcut yapı envanterini çıkarma noktasında ciddi bir geçmişi vardır: 1992 yılından itibaren hayata geçirilen Yeminli Teknik Bürolar (YTB) sistemiyle, ülke genelindeki tüm kaçak yapıların envanteri çıkarılmış, rölöveleri vasıtasıyla bu yapılar kayıt altına alınmıştır. Bu bağlamda, rölöve disiplini Türkiye pratiklerinde en az 30-40 yıldır yasal ve bürokratik bir zorunluluk olarak harita mühendisleri ve mimarlar tarafından yürütülmektedir. Ancak sorun, bu yoğun bürokratik pratiğin hiçbir zaman “tasarımsal bir felsefeye” dönüşememiş olmasıdır.
İki Ekol Arasındaki Felsefi Uçurum: “Bauen im Bestand” ve Türkiye’deki Eylemsel Eksiklik
Bizim Lüksemburg’da ve genel olarak Orta Avrupa mimarlık ekolünde omurga olarak kabul ettiğimiz Mevcut Yapı Dokusunda Mimari Üretim (Bauen im Bestand) eylemi, incelediğimiz bu iş gücü kesitinin reflekslerinde pratik ve teorik olarak karşılık bulamamıştır.
Avrupa Pratiğinde (Ofisimizde uyguladığımız): Mevcut bina yaşayan, morfolojik bir organizmadır. Dönüşecek yapının etüdü yapılırken mevcut strüktür, yük transferleri, malzeme katmanları ve zamanın yapı üzerinde bıraktığı izler (deformasyonlar) analitik olarak işlenir. Tasarım, mevcut yapının bu hafızasıyla diyalog kurularak geliştirilir.
Önümüzdeki Örneklemde Gördüğümüz: Mevcut yapıya yaklaşım rasyonel değil, uçlardadır. Yapı ya dokunulmaz bir “tarihi eser” gibi şematik ele alınmakta ya da Türkiye’deki kentsel dönüşüm mantığıyla kolayca feda edilebilecek, yıkılıp yeniden yapılması (Abriss und Neubau) gereken sıradan bir kütle gibi fütursuzca bypass edilmektedir. Bu pratik kesitte, mevcut olanı yıkmadan, onunla hemzemin olarak dönüştürme felsefesinin getirdiği o esnek, hassas ve saygılı tasarım çizgisi tamamen eksiktir.

Sirke fabrikasına ait tarihi arşiv çizimleri. Mevcut dokunun tarihsel arka planını ve yapısal gelişim evrelerini anlamak adına tasarım sürecinde kullanılan temel analitik veriler.
Tescilli yapi olmamakla beraber cephenin özgünlügü sebebiyle anıtlar Kurulu’nun müdahalesi ,kararları ve yönlendirmeleri doğrultusunda geliştirilen mimari çözüm. Cephenin kentin tarihi silüetindeki yeri nedeniyle sadece ana kütlelerin korunduğu; sonradan eklenen bölümlerin ise yapıya zarar vermeden, şeffaf veya kontrast oluşturan çağdaş bir dille yeniden yorumlandığı tasarım önerisi.

Teknolojik Gelişim ve Paradoks: İleri Teknolojiden İlkel Çizim Tekniklerine Gerileme
Eylem ve kültür eksik olduğunda, o eylemi destekleyecek teknik dil ve araçlar da doğal olarak güdük kalmaktadır. Türkiye mimarlık ortamında, lazer tarayıcı (Laser scanning) gibi ileri teknolojik cihazlar aslında çok uzun zamandır, en az 30 yıldır eski eser belgeleme bağlamında sadece konunun uzmanı harita mühendisleri ve restoratörler tarafından aktif olarak kullanılmaktadır. Yani teknolojik araçların ülkeye girişi noktasında kronolojik bir geç kalmışlık yoktur.
Asıl Büyük Paradoks Şudur: Geçmişten beri var olan bu teknolojik altyapıya ve onlarca yıllık bürokratik rölöve pratiğine rağmen, bugün gelinen noktada proje üreten çağdaş mimarların birçoğuna yeniden temel çizim tekniklerinin öğretilmesine kadar varan vahim, geriletici olaylar önümüze çıkmaktadır.
Türkiye’de rölöve eğitimi, akademik ortamlarda hâlâ “eski bir konağın katlanir metre ve şerit metreyle ölçülmesi” düzeyinde sembolik bir ritüel olarak kaldığından, çağdaş belgeleme ve ifade tekniklerinin tasarım sürecine nasıl entegre edileceği bilinmemektedir. Oysa modern dünyada rölöve; lazer tarayıcılar, nokta bulutu (Point cloud) teknolojisi ve BIM (Yapı Bilgi Modelleme) entegrasyonu ile binanın yaşayan bir “dijital ikizini” çıkarma sürecidir. İncelediğimiz örneklemde bu teknolojilerin tasarım sürecinin organik bir parçası yapılmadığını, mevcut yapı analizlerinin statik ve derinlikten uzak kaldığını görüyoruz. Bu teknik yetersizlik, şantiye aşamasında geri dönülemez uygulama krizlerine ve ölçü uyumsuzluklarına davetiye çıkaran cinstendir. Ayrıca 3B çizim programlarına sahip olmalarına rağmen aynı programla ısrarla 2B teknikle çizim yapıldığını bizzat görüyoruz.
Sonuç ve Değerlendirme
Lüksemburg’daki ofisimizde bizzat deneyimlediğimiz ve Türkiye mimarlık eğitiminin bir “kesiti” (numunesi) olan bu çalışma pratikleri, o alanda yetiştirilen profesyonellerin vizyon sınırlarını nesnel bir düzlemde bize net bir şekilde göstermektedir: Bir binanın rölövesini çıkarmak veya mevcut durumunu belgelemek, sadece mekanik bir veri toplama işi değil; o yapının strüktürünü, malzemesini ve ruhunu anlama, yani onunla insani ve entelektüel bir bağ kurma eylemidir.
Türkiye’deki mimarlık camiasının ve eğitim sisteminin, rölöveyi sadece arkeolojik bir arşivleme aracı ya da kat mülkiyeti için aşılması gereken bürokratik bir evrak yükü olarak görmekten vazgeçmesi gerekmektedir. İncelediğimiz bu canlı kesitin bize fısıldadığı gerçek nettir: Uluslararası standartlarda rekabet edebilecek mimarlar yetiştirmek için; mevcut yapı stokunu akılcı birer değer olarak görecek “Mevcut Yapı Dokusunda Mimari Üretim” felsefesini benimsemek ve bu felsefenin gerektirdiği çağdaş ifade tekniklerine hem akademik hem de pratik düzeyde acilen hakim olunmasını sağlamak zorunludur.
* MESUT TANYEL Hatay, Kırıkhan’da doğdu. Yükseköğrenimini 1985 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde tamamladı. Kariyerini serbest mimar olarak sürdüren Tanyel, 2019 yılına kadar Almanya’da, 2019 yılından itibaren ise Lüksemburg’da kurucusu olduğu mimarlık firması bünyesinde çalışmalarına devam etmektedir. Avrupa pratiğinde özellikle “Mevcut Yapı Dokusunda Mimari Üretim” (Bauen im Bestand) kapsamındaki dönüşüm, projelendirme, şantiye denetimi ve mimari danışmanlık süreçlerine odaklanmaktadır.



8 Yorum
İsmail
Sevgili Mesut kardeşim,
Yazdıklarını dikkatle okudum. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, teknik bir konuyu sadece meslek insanlarının anlayacağı bir jargonun içine hapsetmeden, daha geniş bir okur kitlesinin de kavrayabileceği bir dille ele alman yazının önemli bir artısı olmuş.
Ben mimar değilim. Dolayısıyla rölöve, BIM ya da lazer tarama gibi teknik konuların uzmanı olarak değerlendirme yapamam. Ancak bir okur olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, yazının asıl gücü teknik ayrıntılarından çok, ortaya koyduğu temel düşüncede yatıyor: Mevcut olanı anlamadan, onun hafızasını okumadan ve geçmişiyle bağ kurmadan sağlıklı bir gelecek inşa edilemeyeceği fikri.
Aslında bu sadece mimarlık için değil, hayatın birçok alanı için de geçerli. Toplumlar da insanlar da kurumlar da geçmişlerini yok sayarak değil, onu anlayıp dönüştürerek ilerleyebiliyorlar. Yazının beni düşündürdüğü en önemli nokta bu oldu.
Öte yandan, Türkiye ile Orta Avrupa pratiği arasında yaptığın karşılaştırmalar dikkat çekici olsa da, bazı okurların yazıyı bir eleştiriden çok bir hüküm metni gibi algılama ihtimalini de göz ardı etmemek gerekir. Belki ileride yazacağın devam yazılarında, sorunun tespiti kadar çözüm yollarına ve başarılı örneklere de daha fazla yer vermen, eleştirinin yapıcılığını güçlendirecektir.
Sonuç olarak, yazını sadece mimarlık üzerine bir değerlendirmenin ötesinde , “korumak ile yenilemek arasındaki denge” üzerine düşünmeye davet eden bir metin olarak okudum. Kalemine sağlık. Bu konudaki gözlem ve tecrübelerini paylaşmaya ve uzmanı olduğun bu konulardaki değerli tespitlerinle bizleri aydınlatmaya devam et lütfen…
Sevgi ve selamlarımla,
İsmail Bosca
Mehmet Duran
Mesut bey geleneksel mimari anlayışın, alışılagelmiş eğitim pratiğinin temeline bomba atmış . Sorunun tesbiti, canalıcı ve dikkate şayandır. Ancak açık çözüm önerilerini ilerleyen yazılarında bekleriz. Zira bilgi ve tecrübeye aç genç bir kitle var.
Nurettin Güntekin
Mesut Tanyel’in Almanya ve Lüksemburg’daki mimarlık pratiği, mevcut yapı dokusunu koruyarak onu çağdaş mimari anlayışla yeniden yorumlamasının ne kadar değerli olduğunu ortaya koymaktadır. Tarihi ve kültürel hafızayı taşıyan yapıların özgün karakterini korurken, günümüzün teknik ve estetik gereksinimleriyle bütünleştiren yaklaşımı, mimarlığın yalnızca yeni yapılar üretmekten ibaret olmadığını göstermektedir. Özellikle “Mevcut Yapı Dokusunda Mimari Üretim” anlayışını başarıyla uygulayarak geçmiş ile gelecek arasında güçlü bir köprü kurmakta, sürdürülebilir ve nitelikli mimari üretime önemli katkılar sunmaktadır. Bu vizyoner çalışmaları nedeniyle kendisini kutluyorum.
Sevgili Mesut, yıllardır mimarlığa duyduğu tutkuyu ve emeğini yakından takip eden biri olarak, Almanya ve Lüksemburg’da ortaya koyduğu çalışmaların gerçekten ilham verici olduğunu düşünüyorum. Mevcut yapıların ruhunu koruyup onları çağdaş mimariyle buluşturmasını, sadece teknik bir başarı değil aynı zamanda güçlü bir kültürel duyarlılığın göstergesi. Geçmişe saygı duyarak geleceği tasarlayan bu yaklaşımının yakından tanıyanlardanım. Başarılarının devamını diliyor, kendisini yürekten tebrik ediyorum.
Mehmet üner
Breidecbach örneği,birçok Avrupa şehrinde yaşanabilirken ,Türkiye,iran,pakistan, Romanya gibi hızlı gelişme zorluğu yaşanan yerlerde çözümleri, insan önceliklerini hızlıca gösterebilmektedir,,, Pendik’ten belediye emekli Mehmet Üner.ytü şehir plancısı 1989
İnci A
Harika bir yazı olmuş. Günümüz mimarlık pratiğinde çalışan biri olarak, Mesut Bey’in tecrübelerinden yola çıkarak değindiği bu vahim tabloyu maalesef anlayabiliyorum. Değerli paylaşımınız ve aktardığınız bilgiler için teşekkür ederiz.
Ufuk Ünal
Harikulade bir çalışma, sonucunu bizzat görmek istiyorum, iyi şanslar.
Nejat Atesogulları
Çok güzel tespitler var hepsine tam katılıyorum ancak Türkiye’deki yapı stokunun depreme de dayanıksız olmasının dikkate alınması yorumları yaparken daha sağlıklı olabilir diye düşünüyorum
Bülent Korkmaz
Merhaba, harika bir tesbit olmuş, bizler de “Haritacı” olarak yıllardır bu anlamlı bilgileri anlatmaya çalışıyoruz…