Diyarbakır’da Anıt Parktaki Anıt

8 Dakika Okuma Süresi

Arif Atılgan

Yedek subaylığımı, 1972 yılında o yılki adıyla Diyarbakır 3. Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı İnşaat Şube Müdürlüğünde mimar olarak yapmıştım. Komutanlık bugün Diyarbakır 2. Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı adını taşımaktadır. O yılların Diyarbakır’ında unutamayacağım güzel anılarım olmuştu.

Kentin merkezi durumunda olan Dağkapıda geniş bir bahçe içersinde Orduevi, Orduevinin karşısında ise kentin en lüks binası olan Tatlıcı Oteli bulunurdu. Çarşısında tabureler üzerinde oturulan ciğer kebapçıları vardı. Daha çok o bölgedeki sınırlardan içeri sokulan malların satıldığı Amerikan ve japon pasajları iki ünlü pasajı idi Diyarbakır’ın. Dar sokaklarında paytonlar çalışırdı. Paytoncular iki arabanın giremediği sokağa geldiklerinde ıslık çalarak karşıdan gelen paytonu uyarırlar, onun da aynı sokağa girmemesini sağlarlardı. Gazi Köşkü kentin dışında ağaçlıklar içersinde bulunan bir bina idi. Çarşı içersindeki çiğ köfteciyi unutmak mümkün değildir. Her akşamüstü dükkânının önünde büyük bir sini içinde çiğ köfte karışımını yoğurur ve karışım çiğ köfte haline gelir gelmez satışa çıkarırdı. Koca sininin içersindeki taze üretim çabucak biterdi. Bahsettiğim üretim kıymadan yapılan hakiki çiğ köfte idi, bugünün etsiz bulgurdan yapılma çiğ köfteleri ile karıştırılmasın sakın. Yaz mevsiminde kuruyan nehir yataklarında yetiştirilen iri karpuzlar her yerde çok ünlü idi. Kent, Bağlar semtinde biterdi. Hava Kuvvetlerinin garnizonu kentin çok dışında idi o zamanlar. Buradaki hava alanı aynı zamanda sivil uçaklar tarafından da kullanılırdı. Hava Limanı binası Askeriyenin içinde sayılabilecek bir yerde küçük bir bina idi. Dicle Nehrinin kollarında Diyarbakırlı dostlarla balığa çıktığımız günü unutamam. İnsan ayağının basmadığı yerlerde şelaleler dâhil çeşitli doğa harikaları bulunmakta idi. Alt tarafındaki geniş su birikintisinde yüzdüğümüz şelalenin dibine oturduğumda yukarıdan akan sularla üzerime düşen balıklar anılarımda hep tazeliğini koruyarak kalmıştır.

Haziran ayı ortaları idi sanırım. Kentteki bütün askeri birliklerde bulunan mimar ve inşaat mühendislerini Kolordu Komutanlığında toplantıya çağırmışlardı. Belediye Başkanı, Vali ve çok sayıda generalin bulunduğu bir toplantı idi. Büyük bir masanın etrafında toplanmıştık. Genç bir mimar olarak ilk defa böyle bir brifing toplantısına katlıyordum. Toplantıda bizlere o yılki Zafer Bayramının, 30 Ağustos 1922 nin 50. Yılı olacağını, bu sebeple kentte bir anıt yaptıracaklarını söylemişlerdi. Anıtın yapılacağı yer Vilayet Binasının karşısındaki metruk hale gelmiş büyükçe bir parktı. Parkın ortasında anahtar deliği şeklinde büyük bir kurumuş havuz vardı. Anıt bu havuzun yuvarlak tarafına yapılacaktı. Bizler 30 Ağustosa iki aydan biraz fazla bir zaman kaldığını, bu sebepten işin yetişmesinin zor olduğunu ifade ettik. Ancak emir kesindi yetişecekti.
Anıt Park Ve Ortasında Yer Alan Anıt.

Anımsadığım kadarıyla toplam 8-10 mimar ve inşaat mühendisi arkadaş hemen aramızda birkaç toplantı yaparak neyi nasıl yapacağımızı konuşmuştuk. Anıtla ilgili her birimiz çeşitli fikirler ileri sürüyorduk. Ben de havuzun yuvarlak tarafına yapılacak anıta havuzun düz kısmının üzerinden özel bir tören yolu ile gidilmesini ve yolun da anıtın da havuzun içinde olmasını önermiştim. Ayrıca Anıtın Diyarbakır’ı temsil edecek olan Diyarbakır tarihi surlarının dört kapısını canlandıran dört adet yatık kemeri andıran elemanların ortasında, şehitlerin göğe yükselen ruhunu hissettiren bir sütun şeklinde olmasını ifade etmiştim. Yatık kemerlerin ise canlandırdıkları kapıların önem derecelerine göre çeşitli büyüklüklerde olmasının doğru olduğunu arkadaşlarıma anlatmıştım. Bu şekilde yatık kemerlerle surların dört kapısı ama esas olarak tarihi surlar ve sonuçta Diyarbakır canlandırılmış olacaktı. Ortasında ise oraya ait olan şehitlerin göğe yükselen ruhları.. Ana fikir olarak bu şekli kabul etmiş, havuzdan yeniden düzenleyeceğimiz parka çeşitli kanalcıklar akıtarak Diyarbakır’a hayat veren Dicle Nehrini de akıllara getirmeyi düşünmüştük. Böylelikle anıt, yeniden düzenlenerek oluşturulacak güzel parktaki büyük havuzun içinde olacaktı. Anıtın yatık kemerlerinin iç taraflarına da Diyarbakırlı şehitlerin isimleri, varsa resimleri konacaktı. Bu kadar süre içersinde böyle bir işin bitmesi için herkes çalışıyordu. Örneğin: Diyarbakır’da mimarlık yapan bir kişi yükleniciliği üstlenmişti. Kentte bir nalbur dükkânı da olduğunu anımsadığım bu arkadaşın adını anımsayamayacağım. Neredeyse çizimlerle inşaat birlikte devam ediyordu. En çok kullandığımız espri ‘emir demiri keser, bu iş yetişecek’ cümlesi idi. Aslında Anıtın brüt beton olmasını istiyorduk ama o günün şartlarında bu isteğimizi gerçekleştiremeyeceğimizi anlamıştık.

Anıt.

Ben 30 Ağustos 1972 tarihinden 15 gün önce terhis olacaktım. Bu sebepten Ağustos ayının başlarından itibaren büroda tamamlanması gereken işlerle de ilgilenmek zorunda kalmış ve maalesef anıtın bittiğini göremeden İstanbul’a dönmüştüm.

1972 yılından 38 yıl sonra 2010 yılında tekrar Diyarbakır’a gitmek kısmet olmuştu. O yıl başkanı olduğum Mimarlar Odası Anadolu 1. Bölge Temsilciliği olarak Güneydoğuya bir gezi düzenlemiştik. Uçakla Diyarbakır’a gidilecek oradan otobüsle Mardin ve Nusaybin civarı gezilecekti. Diyarbakır Havaalanına indiğimiz andan itibaren Diyarbakır’ın çok değiştiğini, geliştiğini, büyüdüğünü görmüştüm. Özellikle Havaalanının yanında olan 2. Taktik Hava K.K.lığının nizamiye kapısının önünden geçerken, hele hemen iç tarafta bulunan o yıllarda kaldığım misafirhaneyi gördüğümde heyecanlandım. Kent Havaalanına kadar büyümüştü.

Anıtı görmek ancak Mardin’e kadar olan bölgeyi kapsayan gezimizin dönüşünde kısmet oldu. Anıtta bizim projemizin dışında yapılan önemli değişiklik, çevresindeki havuzun kaldırılmış olması idi. Sanırım sulu bölümlerin bakımının zorluğundan çekinilmiş ki havuzla birlikte park içindeki suyolları da yapılmamış. Park herkesin kullandığı çok güzel bir yeşil alan olmuş. Anıtın iç bölümlerinde ve kenarlarında insanlar dolaşıyor, oturuyorlardı. Anıtların insanlarla iç içe olması hep istediğim bir şeydir. Hoş bir parkın içinde güzel bir anıt olmuş. Belli ki Anıttan dolayı Parkın adı Anıt Park konmuş. Özellikle gençlerin kızlı erkekli parkta zaman geçirmeleri çok hoştu. O yıllara kıyasla kent her bakımdan modernleşmiş.

Aslında bu yazıyı geçen yıl 30 Ağustosun 90. Yılında, Anıtın inşasının 40. yılında yazmak istiyordum. Ama kısmet olmadı. 100. ve 50. Yılı beklemek istemiyorum doğrusu. Bu yıl 30 Ağustos 2013 tarihinde, 30 Ağustos 1922 nin 91. Yılı, Anıtın inşa edildiği 30 Ağustos 1972 nin ise 41. Yılı olmakta. Yaşadığımız şu günlerde Barış Süreci dolayısıyla Diyarbakır gündeme fazla geldiği için bu yılı kaçırmak istemedim. Yazıyı yazmamın diğer bir sebebi ise Anıtın üzerinde sadece ’Açılış 30 Ağustos 1972’ yazılmış olması. Bu kadar yıl kullanıldığına ve Diyarbakırlılar tarafından benimsendiğine göre hikâyesinin de bilinmesini istedim. Zira insanlar yaşadıkları çevrelerin ve mekânların hikâyelerini bildiklerinde oralara daha çok ilgi duymakta ve oraları benimsemektedirler. Ayrıca ilerde parkın ve anıtın tescil edilme ihtimalini de düşünerek nasıl yapıldıklarının tarihçesi bir yere not edilsin istedim. Bu anıtın ve parkın müellifleri 1972 yılının yaz mevsiminde Diyarbakır’da 109. ve 110. Dönem yedek subaylık yapan tüm mimar ve inşaat mühendisleridir.

Diyarbakır’a tekrar gidersem sadece anıtı ve parkı değil tüm kenti gezmek istiyorum.

6 Yorum

  1. Arif Atilgan

    Sayın Pelsin Güneş, Diyarbakirli olduğunuzu yazmışsınız. Lütfen orada bu anıyla ilgili paylaşımlarda linkimi kullanın.

  2. Niyazi Ertem

    Diyarbakır’a bir barış anıtı gerekiyor aslında. Eğer bu süreç akp nin seçim oyununa kurban edilmez ise barış gelir umarım. Halkların kardeşliğinin bir anıtı olmalı ondan sonra. Bu coğrafyada kardeşlik hüküm sürmeli.

  3. pınar gürhan

    Diyarbakırdaki anıt heykeller üzerine araştırma yaparken rastladım yazınıza. yıllar sonra buraya gelip sabırla anlatmışsınız. yazınızı çok beğenerek okudum. emeğinize sağlık

  4. Metin Üstün

    Uluslaşma sürecinin kesintili sancılı yerlerinden biri Diyarbakır. Asimilasyona dönük politikalarla bürokrasinin aşırı baskıcı tutumu barış içinde farklı kültür ve halkların bulunduğu kabulü yerine tekçi zihniyet parçalanmayı meydana getirmiştir.
    Bu gün bu süreçten belki çıkma imkanı görünmektedir.

  5. doğan göktürk

    Şu Diyarbakır neler görmüştür, neler yaşamıştır değil mi? Neresinden başlasak. Barış süreci ile (eğer kandırılmıyorsak) acılar sona erer mi acaba?

  6. pelşin güneş

    yazınızı çok beğenerek okudum. kesinlikle hikayeler bilindikçe sadece beton yığını olmadığı anlaşılıyor ve daha çok değer kazanıyor yapılar. Diyarbakırlı bir mimarlık öğrencisi olarak gurur duydum kentimden çok güzel tasvirlemişsiniz kaleminize sağlık

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir