“Rize’nin merkeze bağlı Gündoğdu beldesinde sağanak yağış sonucu oluşan heyelanda 12 kişi hayatını kaybetti. İki kişi kayıp.” Haberin kendisi bu aslında. Türkiye’de buna benzer afet haberleri her yıl mutlaka yaşanıyor. Dünyada da öyle. Çin’de mesela sıklıkla duyuyoruz. Pakistan’da yaşanan sel felaketinin görünür etkileri daha henüz bitmedi ve bütün dünyadan Pakistan yardım istiyor.

Doğal felaketin o yerin coğrafyası, iklimi, jeolojik yapısı ve tarihsel süreciyle bir ilişkisi var mutlaka ve bu durum her yerleşmenin afet riskleri parametresini oluşturuyor. Her coğrafyanın yağışlı bir iklime sahipse sel felaketine yakalanma sıklığı, sellerin büyüklüğünün zaman içinde tekrarlanma olasılı en azından matematiksel olarak bilinebiliyor ve bu meteorolojik veriler bir bilgi sistemi içinde biriktirilebiliyor.

Aynı şekilde deprem verileri, yerin jeolojik yapısı ve tarihsel depremlerin gerçekleşme büyüklükleriyle sıralandığında insan yerleşimleri için bir risk haritasına kolayca ulaşılabiliyor. Toplum yaşamını etkileyen ve büyük kayıplara yol açan, deprem, sel, çığ düşmesi, toprak kayması, orman yangınları gibi doğa olayları bir bellek oluşturulduğunda, adı üzerinde doğa olayı olduğu için engellenemese bile bunlara karşı önlemler almak mümkün olabiliyor.
Rize’de ne oldu ya da bizi doğa olaylarında ne bekliyor?
Rize ve çevresinde 27 Ağustos günü akşam saat 18 sularında başlayan sağanak yağış bir anda felakete dönüştü.

Beldede akşam saatlerinden itibaren etkili olan sağanak yağış sonucu Hamidiye mevkisinde Akif Kopuz’a ait binada göçük meydana geldi. Selde Efil ailesine ait evde de yıkım yaşandı. Gece boyu yapılan çalışmalarda yıkıntılar altından 12 kişinin cesedine ulaşıldı. İki kayıp kişi aranıyor. Heyelanlar sonucu bazı evlerin çöktüğü, çok sayıda evde de büyük çapta maddi hasar oluştuğu, toprak altında 50’ye yakın aracın bulunduğu kaydedildi.
Bu haberin detaylarına biraz daha inelim…
![]() | Belediye Başkanı: Arka tarafları düşünmek bile istemiyorum |
![]() | Karadeniz Sahil Yolu suya set çekti |
Afet denince…
Görüldüğü gibi doğal olay afete dönüştü mü, acil durum yasaları uyarınca birimler çalışıyor, elden geldiğince meydana gelen zararın hayatı etkileyen bölümü ortadan kaldırılmaya çalışılıyor, kriz merkezi kuruluyor, yollar kapalıysa açılmaya çalışılıyor, kurtarma çalışmaları yürütülüyor, Kızılay afetin büyüklüğüne göre “imdada yetişiyor”.

Yine afetlerden sonra önce o yörenin mülki amirlerin açıklamalarını ve akabinde ilgili bakanın yine afetin büyüklüğüne göre daha sonra başbakanın afet bölgesinin “yerinde incelemesi” ni yaptığını, daha çok psikolojik etkisi olan bir destek olma; “devletin afetzedelerin yanı başında” olduğunun gösterilmesine çalıştığını biliyoruz.Bu şekilde pozisyon alma dünyada bütün devlet ve organizasyonlarının elbette birinci görevlerindendir. Acil durumlara karşı vatandaşın barınma hakkına tekrar kavuşabilmesi ve akıp giden yaşamın bir an önce normalleşmesini sağlamak bütün modern devletlerin temel işlevlerindendir şüphesiz.

Ancak bundan başka düşünmemiz gereken şeyler de var galiba. Felaket yaşandıktan sonra açılan yaranın şefkatli bir el tarafından sarılmasına “tamam” fakat bunun aynı tür felaketlerin her defa gündeme gelmesinden sonra tekrarlanması biraz tuhaf. Doğal afetin felakete dönüşmemesi için önlem geliştirmeden “yara saran” devlet motifini yeterli bulmak, bunu modern devletlerden doğal bir “yaşam hakkı” olarak talep etmemek çok önemli bir eksiklik sayılmalıdır.
Planlamayı bilmiyor muyuz?
Rize örneğini verdik fakat bizde örnekler çok, geçen yıl İstanbul’da ki yağışlarda Ayamama deresinin taşması, otoyolun sular altında kalıp araçlar içindeki insanların boğulmasını ve TIR parkının afet yerine dönüşmesini unutmamalıyız.
Yine on yıl önce yaşadığımız deprem gerçekliğine dönüp bakalım mesela. 1999 da yaşanan Marmara depremi sırasında şehirlerimizin haline bir göz atalım isterseniz. Depremin doğal bir olay olmasını elbette kabul edebiliriz fakat doğa hareketinin bu denli büyük hasarlara yol açmasını nasıl açıklamalıyız?

Bütün yapılı çevrenin kurulması sırasında uyulması gereken o yerin fiziki planlamasından, insan yerleşimlerine açılması anlamındaki imar planlarından, o imar planlarına uygun projelendirilip bina yapılmasından, bunun inşa edilmesi fiilinden, bütün bu süreci yasal olarak denetlemesi gereken kamusal süreçlerden ne anlıyoruz gerçekten?Birbiriyle ilişkili bu adımların bazılarını eksik bazılarını hatalı yaptığımızda, denetim süreçlerini çok eksik işlettiğimizde ortaya bugünkü gibi sorumlusu belli olmayan fakat her türlü riski barındıran yapılı çevre çıkması kaçınılmaz olmaktadır.
Bir anlamda kolektif sorumsuzlukla (ki bu sözü söyleyebiliriz…)kentleri inşa edip yaşadığımız risklerle dolu çevre ortaya çıkmaktadır.
Oluşan afetlerden sonra meydana gelen büyük kayıplar -ki Marmara depremi çok büyük kayıplara yol açmıştı- bundan çıkarılması gereken dersler olmalıdır. Ülkenin yerleşim yerini dünya içinde değiştiremeyeceğimize ve bu tabiat olaylarına kendi periyotları içinde rastlayacağımıza göre “önlemler geliştirmek” burada önem taşımaktadır.

Afet riskleri azaltılabilir
Bu ülkenin afetlerinden, sel, heyelan, deprem vb. önde gelenlerse ve bu felaketler tarihsel süreçte kaydedilmişse ilk öncelikle yerleşim yerlerinin tespitinde bu riskleri dışlayan önlemler alınmalıdır. Sel yatağına yerleşme, yol, ulaşım aksı denk getirilmemelidir örneğin. Bilinen bir fay hattına belirli mesafelerde yerleşmeye, yapı yapmaya izin verilmemelidir örneğin. Bunlar gibi, planlamanın konusu olan; çeşitli kentsel risklerin konum ve anlamına göre derece derece insan yerleşimleri için önlemler alınmalıdır.

Kapsamlı planlamanın diğer bir konusu ise, bu önlemleri iki boyutlu haritalar düzleminde bırakamamak olmalıdır. Şöyle ki, bu önlemlerin imar haritalarına işlenmesi, imar planlarında bu risklere ait “plan notlarının” bulunmasının yanı sıra uygulamada bu notlara dikkatle uyulduğunun kontrol edilmesi, fiziki yapı kalitesinin yüksek tutulmasının denetlenmesi gerekmektedir.
Elbette bu kamusal görev ilk öncelikle imar hareketlerini sağlayan belediyeler sorumluluğundadır. Ama bunun yanında bu işin “yaşam haklarına sahip çıkma” bilinciyle alakalı olduğunu ve toplumsal kültürün bu yönde geliştirilmesine bağlı olduğunu da unutmamak gerekir.

İşte bu nazik noktada, devletin kural koyma ve denetleme görevlerini çapraz olarak sağlamakla ve denetleme katkıda bulunmakla ilgili sivil topluma, ilgili meslek birliklerine de görev düşmektedir. Zira diyelim ki ilgili meslek odaları hem toplumda “güvenli yapı” kültürü taleplerini ve mesleki ikna edicilikleriyle yükseltirken ama aynı zamanda kendi mesleki olanakları ile “afet risklerini azaltma” programını önce kendi yasal olanakları içinde bulunan denetimleriyle başlatmalıdırlar.Her felaketten sonra sorumlu kuruma “hamasi fırça”lar atmaktansa, sorunun çözümünün bir parçası olmayı denemelidirler. Neresinden ne kadar tutabilirler, ne kadar ileri götürebilirlerse.

Belki o zaman, Rize’de son günlerde yaşadığımız toprak kayması gibi afetlerde bu kadar can aramızdan ayrılmaz. Belki o takdirde olası İstanbul depreminde beklenen senaryonun kayıplar hanesi aşağı doğru çekilebilir.
Mimdap





9 Yorum
emre
hocam çok geç okudum fakat enfes bir yazı olmuş çok güzel özetlemişsiniz olayı merak ediyorum niye şehirler planlanmıyor bu kadar plancı varken sorun kimde acaba mesele kaynak sorunu mu yoksa daha farklı sebepler mi var? Bu yazınızı yerel yönetimlerden halka kadar herkesin okuması ve üzerinde düşünmesi gerekmektedir.Bu konuda idari yöneticiler halkı bilinçlendirmeli seminer v.b faaliyetlerle bu yapılmalıdır maalesef böyle bir bilinç göremiyorum işinin ehli olan kişilerin yönetici olması gerekir yoksa bu kervan böle gelmiş böyle gider durumu oluşur inovasyonu tatbik eden yöneticilere ihtiyaç var ..tekrar teşekkürler
nimet öztürk
kentlerdeki riski bilmediğimiz gibi ya da anlamadığımız gibi rüzgardan yağmurdan sorun çıkaran yerleşmelerimizde 6.5 şiddetindeki bir deprem bile binlerce kişiyi toprağa gömerken bizim herşeyden sorumlu hükümetimiz bu derme çatmalığa rağman bir de nükller riski içeriye sokmaya çalışıyorlar. akıl alır gibi değil.
ferda çetinkoz
biz kenti ne kadar biliyoruz ki kentsel riski bilelim. eski tür iller bankası plancıları hani o herşeyi bildiklerini zanneden her çizdiği iki boyutlu lejantlı planı her derdin devası zannedenler de bu risk kavramına çok uzaktılar. bugünkü belediyecilikte risk gene çok ele alınmıyor, risk planlamasına gidilmiyor.
uzmanlıkları birleştiren ve onların birbiriyle etkileşimine inanan bir anlayış yok çünkü. bir başkan herşeyi biliyor gibi her konuya atlıyor geride kalan teknik kadro etkisiz, bilgisini sonuna kadar savunmuyor ve her türlü yanlışlığa göz yumuluyor böylece.
ferhan ergün
vah ki o Rizeliye. giden gittiyi ile kalıyor. bir arkadaş sistem demiş ya işte o önemli olan. sitem hiç değişmiyor. insanlar ölüyor sistem aynı. tedbir almak için hiç bir gelenek ortaya çıkamıyor.
mehmet ocak
kentsel risk kavramı biraz bizim toplum için rafine bir kavram. bırakın halkı daha yöneticiler bile bu kavramın bilincinde değiller. şu andaki kafa yapılarıyla algilamak istemiyorlar bile.
Hayati Binler
Allah’tan korkmasak oh olsun demek geliyor insanın içinden. Kardeşim bir değil, iki değil. Yüzlerce örneği var artık. Dere yatağına, heleyan bölgesine, nehir deltasına, çürük zeminlere niçin hâlâ yapılaşma izni veriyoruz? Siyasi mülahazalarla o yerlere niçin beledî hizmetler götürüyoruz? Mevzuat var, ama uygulanmıyor. Gelinen durum insana şunu dedirtiyor: YAZIKLAR OLSUN, EY İNSANOĞLU AHMAK DAVRANIŞLARINLA İNSANA YAKIŞMAYACAK ŞEKİLDE KENDİ SONUNU HAZIRLIYORSUN, HIRSIN GÖZÜNÜ O KADAR BÜRÜMÜŞ Kİ, MEZARINI YAPIYOR VE ONU SAVUNUYORSUN!
Ne diyelim kim neyi talep ederse Allah (cc) onu verir. Biz adam gibi iyi şeyleri isteyelim ki, adam gibi versin. Ey kendini insan bilen insan! Aklını başına al.
gültekin tarcan
şu Rize’de su basan yerlere kent demek için insanın kendini zorlaması lazım. orası kır bile olamaz. hayır mesele şu, adına şehir diye belediye kuruyorsun sonra en basit sorunlarını çözmüyorsun. kentsel risk denilen şeyler daha proje-plan safhasında teknik insanlar tarafından fark edilebilir oysa. nasıl mani oluncak ise yollar bulunur. ama nerede o idare?
Lalehan
Bakın Rize de unutulur şimdiye kadar unutulan deprem mağduru Sakarya, Gölcük ve İzmit’te. burada bir problem var. Bizler unutmaya yatkınız yetkililer ise unutturmaya çalışıyor. Sistem bozuk. felaketler gündeme gelince ah vah edip sonra sineye çekip yolumuza devam ediyoruz. anlayış sakat yani.
Uğur Kesim
Dün Rize’de, bugün başka bir yerde yarın acaba nerede buna benzer manzaralarla karşılaşırız? Bir Türkiye gerçeği gibi. Yetkililer aslında sadece afet anlarında büyük infiallere neden olmamak için afet bölgesine gidip vatandaşı sakinleştirip dönüyorlar. Sonra da hem kendileri hem de vatandaş olanları unutuyor.
Bir kısır döngü yani yaşanan gerçeklik.
Bu kısır döngüyü değiştirecek bir bilinç harekti ise ufukta var mı acaba? Merak eder dururum.