Planlama ve Mimarlık Alanının Son 10 Yılı Sempozyumu – 2

32 Dakika Okuma Süresi

Daha önce yayınladığımız birinci bölümün ardından, 11 Haziran Perşembe günü Yıldız Teknik Üniversitesi Oditoryumu’nda gerçekleştirilen Planlama ve Mimarlık Meslek Alanının Son 10 Yılı başlıklı sempozyumun ikinci bölümünü de aşağıda bilginize sunuyoruz.

3. OturumPlanlama Alanında Karar Süreçlerinin ve Kamunun Düzenleyici Rolünün Değişimi – 1

genel.jpg

Ahmet Avşar Şimşek – Kamusal Hizmet Anlayışında Değişim: İller Bankası Örneği
aas.jpg1933 yılında 1580 sayılı Belediye Kanununa istinaden 2301 sayılı Kanun ise Belediyeler Bankası kurulmuştur. Ardından 1935 yılında ise 1580 sayılı Belediye Kanununa bir madde eklenerek İmar Heyeti, 1945 yılında çıkarılan 4759 sayılı Kanun ile de İl Özel İdareleri ve Köyleri de kapsayacak şekilde Belediyeler Bankası ve Belediye İmar Heyeti birleştirilerek İller Bankası kurulmuştur.İller Bankası’nın görevleri arasında;

• Yerel yönetimlere kentsel planlama ve altyapı yatırımı için kredi sağlamak;
• Yerel yönetimlerin kentsel planlama ve altyapı yatırımlarını üstlenerek yapmak ya da yaptırmak;
• Yerel yönetimlere bu iş için gerekli araç ve malzemeyi sağlamak;
• Yerel yönetimlerin taşınır ve taşınmazlarını sigorta ettirmek;
• Kanununda izin verilecek Banka işlerini yapmak yer alır.

İller Bankası, 16’sı Büyükşehir su ve kanalizasyon idaresi olmak üzere 3225 Belediye, 81 İl Özel İdaresi ve 2 adet İlçe Özel İdaresi olmak üzere 3324 yerel yönetim birimine hizmet vermektedir.

9. Kalkınma Planı’nda (2007 – 2013 Yerleşme Kentleşme Özel İhtisas Komisyonu Raporu);

“İller Bankası, özerk ve gerçek bankacılık kurallarını uygulayacak, ihtisaslaşmış bir yatırım bankası niteliğine kavuşturulacaktır, teknik ve sosyal altyapı sunumundaki rolü nedeniyle günün koşullarına uygun olarak yeniden yapılandırılmalı, bu kapsamda finansman yapısı insan kaynakları ve kurumsal kapasitesi geliştirilmelidir; banka yerel yönetimlerin AB ve diğer uluslar arası kaynakları kullanmasına yönelik mali ve teknik destek vermelidir” denilmektedir.

İller Bankası’nın 2006’da yapılan Stratejik Planı’nda ise misyonu ve vizyonu şöyle tanımlanmaktadır:
Misyon; “Yerel yönetimlere, kentsel ihtiyaçlarının karşılanabilmesi amacıyla uluslar arası standartlarda proje üretmek ve geliştirmek, kredi sağlamak, danışmanlık yapmak ve teknik destek vermek yoluyla sürdürülebilir bir şehirleşmeye katkıda bulunmak.” Vizyonu ise; “Modern kentlerin geliştirilmesi sürecine katılan, hizmet kalitesi kanıtlanmış uluslar arası bir yatırım bankası olmak.”

Kentsel teknik altyapı hizmeti kamusal bir hizmet değildir ve bunun bir bedeli olmalıdır.
Finansmanda kamu kaynakları yerine özel (dış kaynaklı) kredilendirme tercih edilmelidir.
İller Bankası’nın işleyişinde verilen kentsel teknik altyapı hizmetinin bedelinin alınması yönünde yasal ve yönetsel değişiklikler olmuştur. Yıllar geçtikçe yatırım programı büyüklüğü azalmış, bunun aksine yatırım programı büyüklüğü içerisinde dış kredi kullanma oranı artmıştır. Yerel Yönetimlere verilen teknik altyapı hizmetinde proje değerlendirme kriteri getirilmiştir. Bedeli karşılığı hizmet veren İller Bankası’nın yerel yönetimler tarafından tercih edilip edilmeyeceği İller Bankası’nın geleceği belirsizdir.

Kenan Göçer – Türkiye Örneğinde Aşırı Birikime Bağlı Küresel Mali Krizlerin Ekonomi Politiği ve Mekan Örgütlenmesine Yansımaları
kg.jpgGlobal krizin planlamayla ilgisini açıklamak istiyorum. Çok büyük global mali kriz yaşanıyor. Kriz nerden kaynaklandığını anlatmakla başlıyorum. Nedenlerini de David Harvey mekân zaman kuramından yola çıkarak bulmak istiyorum. Kurama göre sermaye birikir, belli noktaya gelir. Biriktikten sonra da değersizleşmemek için kaçma, başka yere gitme ihtiyacı duyar. Birikirken de limanlar, yollar, hastaneler, okullar gibi sabit yatırımlar yapılır. Bunlar birikirken sorun yok ama biriktikten sonra ve değerini kaybetmemek için başka yere gittiğinde sabit yatırımlar krize girer. O ülkede hegemonya olsa bile, sermaye birikimi fazlası olduğu için orda bir hegemonya krizi başlar, kendi hegemonyasını da başka bir ülkeye devreder. Bu süreçleri çok farklı şekilde ortaklıkla birleştirebiliriz

Şuanda Amerika’nın yaşadığı büyük bir kriz var ve enerji, savunma ve tarım dışında bütün iklimini kaybetmiş. Yaşanan büyük bir hegemonya krizi ve onun çok ciddi yansımaları var. 1 trilyon dolara yakın cari ve bütçe açığı veriyor. Konut fiyatları da hızlı bir şekilde düşüyor.

Kriz zaten bir planlama, bir mimarlık krizi ve adı da Mortgage. Ama tanımlanırken yanlış tanımlanıyor. Fiyatlar birden düştü, insanlar da evlerinin taksitlerini ödeyemez duruma geldiler. Ama fiyatlar birden bire düşemez ve fiyatların düşmesiyle de konutlardaki hane halkının borçları ödeyememesi arasında bir nedensellik ilişkisi de yok. Burada büyük bir açmaz var.

Bizim gibi ülkelere yansımasıysa Türkiye’de ya da Ortadoğu’daki ülkelerde petrol fiyatlarının artmasıyla aşırı bir sermaye birikimi yaşanmaya başladı. Sermaye birikiminin de bir şekilde azalmaması veya emilmemesi durumunda sermaye birikimi değersizleşecek. Bizim gibi az gelişmiş ülkeler de sermayedeki aşırı birikimi kendi paralarını değerli hale getirerek çekiyorlar. Sonra da kendi ülkelerindeki üretim değersizleşiyor ve böylece kriz başlıyor.

1950 yıllarda tam tersi bir süreçle çok kolay sermaye girişi yapılıyor, gecekondulaşmaya izin veriliyordu. Bugünse gecekondulaşmaya izin olmayışının nedenini, kamu yararı bilincinin gelişmesine değil de sermayenin aşırı birikimine bağlamak gerekiyor.
Devlet çok önemli bir organizasyon haline gelirken sendikal haklar da gelişti. Böylece sınıflar arası çatışma da önlenmiş oluyordu.

24 Ocak 80’lerde sermaye hareketleriyle birlikte Türkiye parasını çok değerli hale getirdi. Üretim yerine ithalat ve borçlanmayla dışarıdaki mal fazlasını çekip başka ülkelerin üretim ve fazla maliyetini üstlendi. Mekan organizasyonu, global sermayenin kendi iç kurduğu krizin sancılarını gidermek amacıyla şekillenmiştir.

Galata Port projesi
Haydarpaşa limanı projesi
Belediyeye ait kamu arazilerinin satış projesi
Suriye sınırındaki mayınlı araziyle ilgili örnekler
Merkezi yönetimlerin yerel yönetimleri aşarak global sermayenin lehine gerçekleştirmeye çalıştıkları uygulamaları göstermektedir. Petrol fiyatlarındaki artışa bağlı olarak Ortadoğu’da biriken sermaye fazlasını merkezi yönetimin uluslar arası planlama, ilke ve kararlarını hiçe sayarak arsa satışına imtiyazlar vererek almak istemesi aşırı birikimi kent planlama sürecinde en somut göstergesi olarak görmekteyiz.

Devletin yeni işleri rant dağıtmaya başlamıştır. Global sermayenin Türkiye’ye gelmesiyle de işsizliği arttırmış, sanayi ve tarım üretimini değersizleştirmiştir.

Sermayenin malileşmesinin mimari yönüne gelince, sermayenin malileşmesi konut üretim sürecinde, finansmanında ve pazarlanmasında yeni imtiyazlar geliştirilmiştir. Sermayenin malileşmesine bağlı olarak bir konut üretim modeli gelişmiştir.

Konut değerinin düşmesi, üretim maliyetlerinin artmasıyla sağlıklı çalışmamaktadır. Fırsat yaklaşımcılık önce bankalar ve konut sorununun ardından mali krizlere yol açmakta ve coğrafi yapıdaki eşitsizliği de arttırmaktadır. Yeni konut projelerinde de benzerlikler görülmektedir. Köprülerin yanında çok katlı mono blokların yapılması, havalandırma yapılamayacak, pencere bile açılamayacak yüksek olan blokların, balkonların 2-3 metre yüksekliğinde ağaçlar yapılması yeni mimari dilin ranttan vazgeçmeyen şehircilik gibi mevzuların küresel ısınmaya karşı rolüne koşulsuzluk göstermektedir. İstanbul’da konut piyasasında yeni yapılan inşaat projelerine dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta ise küçük konutların girmesidir.

Hayatta kalma mücadelesi veren halkın son yaşam savaşlarını verirken kent çöplerinde barınma, yeme-içme ve giyinme gibi ihtiyaçlarını oradan karşılaması bile sermayeyi rahatsız etmiştir.

Kent çöplüklerinin kentin yoksulları ile çok uluslu şirketlerin ortak hedefi olması çöp savaşının, atıkların yeniden üretilip geri kazanılmasından bile sınıf savaşının ne kadar sert geçtiği görülmektedir.

Harvey, bilincin de kentleştiğini söyler. Birey, topluluk, aile ve devlet gibi dört ayrı bilincin geliştiği ve bunlarla açıklanmakta, sermayenin sorumluluğu gizlenmektedir. Var olan bilinçlerin yeni gelişen bilinçlerle çatışmasına neden olmaktadır. 80 öncelerinde çok farklı gelir grupları yan yana farklı konutlarında yaşamaktaydılar. 2000’li yıllarda etnik, muhafazakâr, laik ya da belli bir siyasal düşünce gibi kimlik temelli bölünmenin öne çıktığı görülür. Aynı zamanda yüksek gelirlilerin etrafı çevreleyerek güvenliği üst düzeyde tuttuğu konut yerleşimleri de eşitsizliği arttırıp, İstanbul’un tüm coğrafyası üzerine dağıtmaktadır.

90’ların en beylik söylemi, iletişim, ulaşım ve sermaye hareketlerindeki serbestliğe bağlı olarak mekânın öneminin giderek azaldığına yöneliktir.

2000’li yıllarda tam tersi bir süreç yaşanıyor. Enerji güvenliği gıda güvenliği besin güvenliği. Bunları dikkate aldığımızda aslında mekân her zamankinden daha önemli hale geldiği vurgulanmalıdır. Suriye sınırı’ndaki mayınlı arazi, Gürcistan sınır sorununun doğal gaz sebebiyle dünyayı ayağa kaldırması gibi örnekleri mekânın önemli olduğunun kanıtlarındandır. Milli sınırları, ulusal sınırları, bölgesel iktidara endekslenmiş bir yapıyı ortaya koymaktadır.

90’lı yıllar sürdürülebilirlik kavramı, 2000’li yıllar ise insani gelişim kavramı açısından önemlidir. Yeni kavram, kişi başı ekolojik kaplama alanıdır. O da kişi başı kaplanan alanının, çevreye verdiği zararının ne kadarlık bir ormanla telafi edileceğini anlatır.

Dünya ortalaması 2.2, Amerika’da dünya ortalamasının 10’a yakın, Avrupa da dünya ortalamasının 3 katı. Bu demektir ki Avrupa da o kadar çevreci değil.

Ekolojik kaplama hakkında diyebiliriz ki eğitim gibi insani değerler çok yüksek olacak ama bunun dünyaya maliyeti çok az olacak. Dünya ortalamasının çok üstünde bir insani gelişmişlik gösteren ülke olup da, dünya ortalamasının altında kişi başına ekolojik kapsama alanına sahip ülke tek ülke Küba’dır. Türkiye’yi de en kötü örnek grubunda görüyoruz. Hem dünyayı çok fazla kirletiyor, ama aynı zamanda insani göstergeleri dünya ortalamasının çok altında. Kalkınma, ekolojik kapsama alanı düşük ama insani göstergeleri yüksek bir yaşam tarzıyla gerçekleşmeli. Dünyanın sürdürülebilirliği, çok farklı yaşam tarzı belirlemek, planlama yapmak ve neredeyse tümüyle tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmemiz, her şeyle yepyeni bir dünya kurmamızı gerektiriyor.

Günde İstanbul’a 4.000 5.000 insanın geldiği hakkındaki şehir efsanesini hatırlarsınız. Bu söz bence yanlış. Çünkü neredeyse en büyük göç veren şehir İstanbul’dur. Hatta aldığı göçle verdiği göç benzer grafikler çizer. En çok göç verilen kesim de 50–70 yaş arası emeklilerdir.

Amerika 80 yıllarda yaşanan göç şimdi burada yaşanıyor. Metropollerin geçirdiği 4. aşamadır ve uzun vadede kent dinamiklerini etkiler.

Erhan Demirdizen – Planlamanın Son 10 Günü
ed.jpgPlanlama ile ilgili gündemler esasında 10’ar günde bir değişiyor. Son 10 gün içinde yaşananlardan bahsetmek istiyorum biraz…

Şehir Plancıları Odası olarak daha önce açmış olduğumuz bir dava, süre nedeniyle iptal edilmişti ve biz de alt ölçekte bir dava daha açtık. Bunun üzerine geçtiğimiz günlerde elimize bir mütalaa geçti ve plan değişikliği yapan belediye ve bu alanda proje yapan özel şirket tarafından yollanan bu mütalaada ŞPO’nun açtığı davalarla bu şirketin zarar etmesine neden olduğu belirtiliyor. Bunun sonucunda talep edilen tazminatın ŞPO’nun onlarca yıllık bütçesini aştığını görüyoruz.

Yakında bir kanunla meslek odalarının bu tür durumlarda dava açmasını yasaklanmasını bekliyoruz, işler artık o noktaya geldi.

Bahsedilen yer, SSK’ya ait olan ve SSK’nın can çekiştiği dönemlerde İBB’nin ihtiyaca yönelik katlı otopark kararı verdiği bir yer. SSK bu karar üzerine belediyeden imar isteyerek ortaya çıkan değerle SSK’nın kalkınmasını talep etmiş ancak belediye bunun kötü bir emsal yaratacağını belirterek talebi geri çevirmiştir. Ardından SSK’nın sattığı araziyi bir yatırımcı, özel şirket alıyor ve nasılsa imar tadilatı yapıyor… Bugün ise aynı şirket, Şehir Plancıları Odası’ndan, kendilerini zarara uğrattığı için tazminat istiyor. Peki belediyenin SSK’yı zarara uğrattığı için ne kadar tazminat ödemesi gerekiyor?

Son 10 dakika içinde gelişen ilginç bir olay var ki o da, kıyısı bile olmayan bir kentin, Manisa’nın milletvekili, kıyıların Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlanması için bir yasa tasarısı hazırlamış. Bunun geri çekileceğini umuyoruz.

Yine son 10 gün içinde ortaya çıkan başka bir konu da İstanbul’un orta halli bir semtinde yaşayanlara karşı kurulan bir koalisyon esasında. Çoğumuzun bildiği gibi, Ataköy’de oldukça da planlı olarak, yeşil alanıyla birlikte tasarlanmış alanlardan birine tercihli kullanım verilmiş.

Planlama değerleri açısından merkezi yönetimle yerel yönetimin ayrışmadığı bir yerdeyiz ve bu pek çok konuda sorun yaratıyor.

Yüksel Dinçer – Bölüm Değerlendirmesi ve Tartışma
yd.jpgBu konuşmalardan da görüldüğü gibi her gün pek çok olumsuz durumla karşı karşıya kalıyoruz. Hukuk kurumlarının planlamaya etkileri sadece planlama ile ilgili değildir. Tüm bunlar, hukukun kendi içinde bir hukuksuzluk ortaya koyduğunu göstermektedir.

Kabul etmek doğru olmayabilir ancak doğal sürece bakarsak bu durumu kabul edebiliriz ya da en azından anlayabiliriz. Biz Türk toplumu olarak bize gösterilen sanal vizyonlarla çok haşır neşiriz ve bunların arka planını da pek sorgulamıyoruz. Ama en azından bilim insanları kendilerini bu illüzyondan kurtarmak zorunda.

Burada sabahtan beri konuşulanlarda ortak bir payda var: Biz Türk halkı olarak tarihsel süreç içerisinde, bugün demokrasiye en fazla ihtiyaç duyduğumuz noktadayız.

Gidip Altınşehir’i herkesin görmesi gerekir. İstanbul’daki yoksulluğun çok farklı işlerle, çok farklı şekillerde ortaya çıktığı ve çok farklı yaklaşılması gereken bir yer. Orada yaşayanlar yoksul ve tam anlamıyla yoksunlar. Düşünceleri ve yaşamları inanın çok farklı.

Az önce bahsedildi, “salondan boğazı seyretmek” konusundan… Eğer evinizin salonu boğazı görecek kadar yüksekteyse, o zaman yatak odalarınızın en az birinden de İkitelli’nin o ücra köşeleri görünüyordur mutlaka. Sorun, eşit düzeyde hak sahibi olunduğunun farkında olamamak.

Tarihsel sürece baktığımızda dünyada; 1960’ların başında sosyal planlama, 1970’lerin başında ekolojik planlama, 1980’lerin başında ise stratejik planlama denenmiştir. Türkiye’de ise tüm bu dönemlerde demokrasi kesintiye uğramış, 2003 yılında zorunluluk olarak planlamaya eğilinmek zorunda kalınmıştır.

Bugün burada, Türkiye’de Planlama ve Mimarlığın son 10 yılını konuşuyor olmamızın sebebi, bu süreçte o denli büyük bir kesintinin yaşanmamış olmasıdır. Ancak hala 20. ve 21. yüzyılın temel sorunu yoksulluktur…

4. OturumYaşam Kültürünün Değişimi ve Konut, Merkez İşlevlerinin Tasarımına Yansıması

genel1.jpg

Fatih Şahin – Alışveriş Merkezlerinde Toplum Yapısına Bağlı Anlamsal Kriterler ve Değişimin İncelenmesi
fs.jpgAlışveriş Merkezleri (AVM) 1989 yılında İstanbul’da açılan Galleria AVM ile hayatımıza girmiştir. O dönemde kentin fiziksel ve mekansal özelliklerinin tek bir çatı altında toplanmış olması açısından dikkat çekmiştir.AVM’ler dünyada, kültürel ve sanatsal aktiviteleri tek bir merkezde toplayıp kentle bir araya getirilmesi amacıyla yapılmaya başlanmıştır. Aslında AVM, bir kent modelinin küçültülerek bir kutu içine yerleştirilmiş şeklidir.

Galleria, ilk açıldığında buz pateni pisti, eğlence alanı, her hafta bir konukla çeşitli etkinlikler düzenlemesi gibi özellikleriyle hayatımıza girmiştir.

Bugün ise Kanyon AVM, ofis, konut ve alışveriş işlevlerini bir arada barındıran karma bir yapıya sahiptir. Aynı zamanda Kanyon, su, yeşil, kot farklılıkları, malzeme kullanımı gibi yönlerden de kenti kopyalamaktadır. Ortada bulunan etkinlik alanı da bu özelliği desteklemektedir.

Cevahir AVM ise sadece büyüklüğü ile Avrupa’da belirli bir sıralamaya girmiş ancak mekan düzenlemesi nedeniyle büyük bir boşluk hissinden fazlasını sağlayamamıştır.

Pek çok uluslar arası yarışmada da dikkat çeken ve ödül alan Meydan AVM’nin özelliği ise çatı bahçesidir. Çatıyı ulaşılabilir kılmıştır.

Ankara’daki Panorama AVM ise Ankara Panoramasının yanı sıra dev akvaryumu, 20.000 metrekarelik peyzaj düzenlemesi ve merkezindeki Piri Reis haritasıyla dikkat çekmektedir.

Sonuç olarak AVM’ler, gündelik hayatın sıkıcılığından ve çevresel zararlı etmenlerden, rahatsızlıklardan bunalan insanlar için bir kaçış/buluşma noktası olarak görülmektedir. Kentler için yeni kamusal mekanlar haline gelen gelen bu merkezler barındırdıkları en temel gündelik hayat aktivitelerinden ticari anlayışın yanında eylemlere/olaylara katılımı sunacak düzenlemeler yapılmaktadır.

Barındırdığı mekansal kalitelerle mimari oluşumun sosyal anlamdaki dönüşümü gerçekleştirmesi alışveriş merkezlerinin kentsel kamusal mekan olgusunu yakaladığını göstermektedir. Herkes tarafından kullanılabilir olan kamusal mekanlar yeni sosyal ilişkilerin doğması, kentsel yaşam kalitesinin arttırılması, çevre düzeninin kurulması gibi bir çok işlevleri yerine getiren, kent strüktürünün gerekli, işlevsel ve vazgeçilmez mekanlarıdır. Böylece kamusallığın, öncelikle bir toplumla birlikte var olduğunu ve anlam kazandığını, aynı zamanda da, toplumsal yapıyı kuran ve toplumun devamlılığını sağlayan düzenlemelerle ilgili olduğunu söylemek mümkün görünmektedir.

Mert Kompil – H. Murat Çelik – Türkiye’de Batı Tarzı Büyük Ölçekli Tüketim Mekanlarının Gelişimi ve Kentsel Perakende Alanlarının Yasal ve Yapısal Olarak Düzenlenmesi Gayretleri
mk.jpgSon yıllarda dünyada yaşanan sürece paralel olarak ülkemiz perakende alanında da bir yeniden yapılanma süreci yaşanmaktadır. Bu sürecin temel aktörlerinden batı tarzı büyük ölçekli tüketim mekanlarının hızlı ve kontrolsüz gelişimi bazı olumsuzlukları da beraberinde getirmektedir.

Bu olumsuzlukların bir kısmının ortadan kaldırılabilmesi amacıyla, perakende alanlarının yasal ve yapısal olarak düzenlenmesi gayretleri başlamış, yakın bir zamanda Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından bir kanun tasarısı hazırlanarak Başbakanlığa sunulmuştur.

Gelişmiş tüm ekonomiler için temel sektörlerden biri olan perakendecilik sektörü hızlı bir değişim içerisindedir ve kuşkusuz günümüzde, geçmişte olduğundan farklı durumdadır. Özellikle son 20 yılda sektörde kayda değer değişimler meydana gelmiş, perakendecilik sektörü, ölçeksel, organizasyonal ve coğrafi olarak farklılaşmıştır.

Tüm dünyada değişen demografik, sosyo-ekonomik ve fiziki yapı içerisinde,
• Yeni mağaza formatlarının ortaya çıkması,
• Organize perakende zincirlerinin yaygınlaşması,
• Kent dışı ve çeperlerinde büyük alan kaplayan alışveriş mekanlarının oluşması ve
• Tüketici profilinde yaşanan köklü değişimler, perakendecilik sektöründe yaşanan yapısal dönüşümün en temel göstergeleri arasında sayılabilir.

Yaşanan dönüşüm ile perakendecilik sektörünün ekonomik Pazar içerisindeki rolü ve konumu da farklılaşmıştır. Edilgen yapıdan etken yapıya geçilmiştir.

Türkiye’de 1980’lerden sonra uygulanan yeni ekonomik politikalardan doğrudan veya dolaylı olarak etkilenmiş, kentsel alanda yaşanan değişimler, altyapı olanaklarındaki gelişmeler, ürün çeşitliliğindeki artış, kentlerde oluşan refah düzeyi yüksek topluluklar, büyük ölçekli perakende yatırımları açısından cazip bir ekonomik faaliyet alanı yaratmıştır.

90’ların ortalarından itibaren, İstanbul’da 66, Ankara’da 21, İzmir’de 13, Antalya’da 8, Bursa’da 7, İzmit’te 5 çok amaçlı bölgesel alışveriş merkezi açılmış, refah düzeyi yüksek, yatırım altyapısı uygun pek çok kent, çoğunluğu hipermarket ve süpermarket türünde hizmet veren büyük mağazalarla ve büyük alan kaplayan dev alışveriş merkezleriyle tanışmıştır.

2009 Nisan ayı itibariyle faaliyet halindeki çok amaçlı alışveriş merkezi sayısı ülke genelinde 223’e çıkmıştır.

Çok amaçlı alışveriş merkezleri Türkiye’deki dönüşümün öncülerinden olsa da, tüm perakendecilik kolları arasında en derin değişim gıda perakendeciliği alanında gerçekleştirilmiştir. Çoğunluğu 15 yıldan daha kısa bir geçmişe sahip perakende zincirlerinin gelişimi düşünüldüğünde, yaşanan değişimin ne denli büyük olduğu görülmektedir. Bu değişim, yapısal olarak organize perakendecilerin baskınlığının arttığı, küçük ölçekli geleneksel perakendecilerin ise sayısal ve hacimsel olarak küçüldüğü perakende çevreleri yaratmaya başlamıştır.

Geleneksel perakende alanları halen, düşük gelirli metropoliten mahallelerde, metropoliten olmayan kentlerde ve kırsal alanlarda tüketicilerin ihtiyaçlarını ilk sırada karşılamayı ve sosyal yaşamın bir parçası olma özelliklerini sürdürmektedir.

Gerek Avrupa gerekse Amerika’da uygulanan tüm düzenlemelerin çıkış noktası, büyük ölçekli tüketim mekanlarının kontrolsüz gelişiminin yarattığı istenmeyen sosyal, ekonomik ve mekansal etkilerin önüne geçebilmektir. Türkiye’de de buna benzer çabalar başlamış, bir yasa taslağı hazırlanmıştır.

Kanun tasarısı taslağı, kısmen de olsa gelişmiş bazı ülkelerde de uygulanan düzenlemelerle, kendi alanında önemli bir boşluğu doldurması, büyük alan kaplayan alışveriş merkezlerinin gelişigüzel yayılmasını ve bunun sonucu olumsuz gelişmeleri önleyici bir düşünceyle hazırlanması bakımından olumlu karşılanmalıdır. Ancak öne çıkan ve iyileştirilmesi gereken hususları da etraflıca tartışılmalıdır.

5. Oturum Planlama Alanında Karar Süreçlerinin ve Kamunun Düzenleyici Rolünün Değişimi – 2

genel2.jpg

Mücella Yapıcı – Değişen Ekonomik Politikaların Kent ve Mimarlık Alanına Etkisinin Mimarlar Odası Deneyimleri Işığında İrdelenmesi: İstanbul Örneği
my.jpgİstanbul İl Şubesi Çevreleri Değerlendirme Kurulu sekreteriyim. Ben kamudan bir plancıyım ama bunu asla kullanmıyorum.Küreselleşmeden sonra kentler, küresel ekonominin en karlı alanlarında birisi olan servis sektörünün hizmetine sunuldu.

Küreselleşme sürecinde, küresel kentler de insan ve sermayeleşmek üzere tüm imkân ve olanaklarıyla seferber edildi.

Yerli yabancı hocaların, kuramcıların üzerinde durduğu nokta, sanayileşme, gelişmiş ya da gelişmemiş ülkelerin ya da kentlerin ortak kaderi haline gelmiştir.

Bugün bambaşka bir anlamda tartıştığımız Kentsel Yenileme olgusu aslında gelişmiş sanayi kentlerinde nedenlerini bildiğimiz üzere sanayinin kent dışına çıkmasıyla boşalan merkezi alanların yenilenmesinde, geleneksel rasyonel planlama anlayışıyla eleştirildi.

Geleneksel planlama esnek olmaması, genişlenebilir serbest piyasaya dayalı olmaması, ekonomik büyümenin önünde bir engel olarak görülmesi, hızlı değişime ayak uyduramaması, strateji, bilimsel plan ve kentsel gelişmeyle ilgili faktörlerin sürece yeterince katılmamaları gibi yönetişim kavramının bugün itibariyle olmaması nedenleriyle eleştirilmiştir.

80’lerden itibaren aslında bir çok kent ve ekonomik politikalarının girdiği süreçle birlikte planlama işlerinin ideolojisinin değişmesi, stratejik ve mekânsal planlama yaklaşımları getirilmiştir.

Aslında tartıştığımız tüm meselelerin özünde, neden felsefeden koptuğumuz, neden yeni fikir geliştiremediğimiz, neden yeni ortamlarda plancılığı, mimarcılığı ya da kentleri tartışmadığımız yatmaktadır. Bunu 80’lerden itibaren küreselleşmenin ideolojik hegemonyasının çok ciddi pekişmiş olmasına bağlayabiliriz. Hegemonya öyle bir hegemonyadır ki, küreselleşmenin iyi tarafından bakış ya da devrimden başka yol yok dediğimiz ideoloji hem akademik hem politik çevrelerde ne yazık ki farklı söylem haline gelmiştir. Bu söylem, meşrulaştırma ve yaygınlaştırma altında sosyal, mekânsal ve politik anlamda meydana gelen dönüşümleri yenidünya düzenine ait ekonomik, politik boyut programına yönlendirmek, meşrulaştırmak ve yaygınlaştırmak kolay olmuştur. Belki de şu anda yeni bir tartışmanın başlayamamasında bu ideolojik hâkimiyet yatmaktadır.

80’lere bir de sürdürülebilirlik kavramı eklenmiştir çünkü küreselliğin olumsuz sonuçları, özellikle kentlerdeki yoksulluk, çevresel bozulma ve petrole bariz krizler üzerine tartışmalar yoğunlaştığı için sistem kendini bir takım parametreleri de içselleştirerek yeniden üretebilirlik adına sürdürülebilir kalkınma kavramını ortaya atmıştır.

Türkiye’de sürdürülebilirlik kavramı her şeyin önüne gelmeye başlamıştır. En önemli olan sürdürülebilir kent ve sürdürülebilir turizm konusu, bütün programlarda altı çizilen sürdürülebilir alanlar haline gelmiştir. Tabi sürdürülebilir çevreyi de eklemek gerekir.

Sürdürülebilirlik kavramı bugün küresel krizlerin, ekolojik, ekonomik, sosyal, kültürel krizlerin çözümünde kullanılan kurtarıcı bir kavram haline gelmiştir.

Birçok sürdürülebilirlik yaklaşımlarına rağmen yoksulluk ve yoksulluk tablosu özellikle kentlerde ve bütün alanlarda kendini çok ciddi şekilde belli etmiştir. Ayrıca 2007 de hepimizin bildiği o dünya nüfusunun 2008’de yarısının kentte olacağı ve bundan sonra artan 3 milyar kişinin de kentlere göçeceği ve 2030’da kentsel nüfusun 5 milyara yükseleceği, gelişmiş ülkelerde köylerin ve kasabaların nüfusunun da iki katına çıkacağını ve yeni mega kentlerin büyük bir çoğunun yoksul olacağının da altını çizmek isterim.

Mike Davis’in 2006’da yazdığı “Gecekondu gezegeni”nde de belirttiği gibi nüfus patlaması yaşayan kentler ağlarını oluşturuyor ve deforme oluyor. 21. yy en büyük kentlerine yeniden üretimi iş gücünün kent merkezi alanlarında yoğunlaşması bekleniyor, köyler kentlerle kuşatılıyor, köyler ve kasabalar büyük kentler haline geliyor. Türkiye’ye baktığımızda da Edirne’den Kocaeli’ne kadar köylerde korkunç bir kırsal bir kentleşme görüyoruz.

Tüm bunlarla beraber Mike Davis’in vurguladığı gibi mekânsal ve mimari, hem kente hem mekâna dair hem de ekolojiye dair bir başka düşüncesi daha var. Kentlerin sorunları hızla devleşmeye başlıyor ve tabiî ki fiziksel olarak da. Ama enteresan bir şekilde de kentliler de birbirine benzemeye başladı. Böylece kimlik politikalarını ve kentleri bile düşünmek gerekiyor. Artık insanların yüzleri birbirine benzemeye başlıyor, mutlular da, mutsuzlar da zenginler de, fakirler de birbirlerinin aynı olan yüzleri taşıyor, üstelik mekânlar da birbirine benzemeye başladı.

Küreselleşmenin yeniden kendini, mekânları üretme becerisi ki ben buna hayranım açıkcası, 99’da Dünya Bankası küresel ekonomik başarıya destek olmak için küresel ölçekte başarılı kentler yaratmak gerektiğini bildiriyor.

Dünya Bankasının önemli bir yoksulluğu azaltma projelerinden biri de düşük gelirlilerin çöpten gelir kazanmasının artık olamayacağını, çöpten gelir kazanılması gerektiği çözümüdür.

Dünya Bankası 2002’de düşük gelirli ülkelerin küresel pazarlara mamul mallar üreterek dâhil olmasıyla, fakir insanlar kırsal alanlardaki fakirliğe mahkûm olmaktan çıkarak kentlerde daha iyi bir yaşama sahip olacak diyor.

Yeni kavram ortaya çıkıyor artık. Sadece kentlere ülkelere özgü rekabet ortamı yok. Kentlerin birbiriyle rekabeti yani bir ulusal devletin içinde oluşturulan bölgelerin birbiriyle rekabet etmesi gündeme gelmeye başladı. Biz de bölgesel kalkınmasıyla yapmaya çalışıyoruz.
2005’teki OSBB toplantılarında, bölgesel kalkınma ajanslarını savunan OSBB direktörü olan Wirio bize artık Robin Hood devrinin yani yoksuldan alıp fakire verme devrinin geçtiğini, herkesin kendi çarkını kendi yaratacağını söyledi. İstanbul’un da büyük şansının nüfusu olduğunu kaydetti.

Kendi alanıma gelince, kentsel politikalar, kuralsızlaştırma, özelleştirme, yeniden planlandırma, esnekleştirme gibi süreçlerdeki üretim ve iş gücü yeni kentsel politikalara ve mimarlığa yansıması kentsel ortaklıklar, sosyal politikalar yerine ekonomik öncelikli politikalar, kentsel tasarlama, ayrıcalıklı kuralsızlaştırma, kentten rant yaratma, mekansal ve sosyal ayrışma proje biçimleri olmuştur.

Markalaşma söylemlerinin eşliğinde büyük kentsel projeler ve mekânsal odaklı yaklaşım tartışılmıyor. Şehirler markalaşmaya çalışıyor ve herkes atraksiyonel projelerden fayda umuyor.

Küresel kent olan İstanbul için hocaların da çok iyi bildiği 3 fırsat vardır.

Alternatif enerji araştırmaları, Mega kentsel projeler ya da tarih ve kültürel varlık, Yapılacak önemli küresel toplantılar, Yeni bir kongre endüstrisi, fuar endüstrisi gibi.

Ayrıca semazenler gibi kentsel simgelerin yaratılması çok önemli. Simgesel ya da fark yaratıcı projeler de tasarlandı.

İlerde geleceğin lider kentleri enerjilerini vizyonlarından alacaktır. Stratejik planlamadan gelen vizyon ve misyon kavramı bugün günlük hayatımız da bile kullanılır hale geldi.

Kamu yöneticiliği kavramı plancılar ve kamuda çalışan mimarlar karar alma sürecini politikacıyla alacak kişiler değiller
Bürokrasi üzerinde siyasal devrim arttırılmıştır. Politikacılar bürokraside daha fazla
300 kadroyla bağlanması

Biz mimarlar ya da kent plancıları, bir yandan eşitsiz liberasyon sürecinin baskısıyla karşı karşıya kaldık, siyasetin özel sektörde eden sermaye şirketleri çatısı altında ne meslek felsefesi hakkımız vardı ne yeni mimarlık dilleri geliştirmeye lüksümüz vardı ancak herkes kendi vicdanını yaratmak için ideoloji uydurmak lafı benim lafım, Mücella Yapıcı’nındır.

Ayşe Nur Ökten, Betül Şengezer, Yiğit Evren, Senem Kozaman – Kentte Yaratılanlar ve Paylaşılanlar
ye.jpgSağlıklı bir çevrede yaşamak insanların en önemli haklarından bir tanesi ve bu hakkın kullanımında, kıt bir kaynak olan toprağın dağıtımında, biçimlendirilmesinde planlama çok önemli bir araç. Ancak planlama bunları yaparken mülkiyet hakkını korumak, toplumsal adaleti sağlamak ve kamu yararını da gözetmek zorunda.

Özellikle Habitat 2’den bu yana Türkiye’de yeni deneyimlere açık bir planlama anlayışının evrensel ilkelerini uygulamaya çalışıyoruz. Buna göre planlama bütüncül, kademeli, katılımcı ve şeffaf olmak zorunda. Bu 4 ilke uygulanabildiği takdirde, mülkiyet hakkını korumak, toplumsal adaleti sağlamak ve kamu yararını gözetmek mümkün olabiliyor.

Ancak akademik olarak ideal görülen bu durum sosyal ve ekonomik koşullarla uyuşmadığı sürece kavramların içleri de boşalıyor. Örneğin verilen ayrıcalıklı imar hakları buna örnektir.

Planlama sistemimizin sağlıklı ve yaşanabilir kentler yaratma konusunda nasıl bir kapasiteye sahip olduğunu, İstanbul’da 1990 ve 2009 yılları arasında yapılan gökdelen örneklerini inceleyerek sorgulamaya çalıştık.

Araştırma kapsamında 20 ve daha fazla kata sahip yapıları ele aldık. Gökdelen analizi (proje başlama ve bitiş yılı, parsel büyüklüğü, toplam inşaat alanı, kat adedi ve içinde bulunan işlevler, toplam değerin piyasa satış değeri vb), ulaşım yatırımları ve matematikse hesaplamadan oluşan bir yöntem izledik.

İstanbul’da bu dönemde yapılmış18 tanesinin verisine ulaşamadığımız toplam 100 adet gökdelen var. Bunların büyük çoğunluğu Avrupa yakası ve özellikle Maslak aksında yoğunlaştığını görüyoruz. Buradaki oran %75 civarında. Bunun yanında Bakırköy, Avcılar, Bağcılar, TEM Otoyolu bağlantı noktaları gibi küçük odak noktaları da ortaya çıkıyor. Çıkan bazı bulgular şöyle:

• İstanbul’da son 10 yılda gökdelenlerin oranında ciddi bir artış söz konusu.
• Toplam inşaat alanının ortalama %25’i otopark alanı.
• Ortalama KAKS değeri 4.13, en yüksek 11, en düşük ise 1,5.
• Toplam ortalama piyasa değerleri ise 45,5 milyar $’a denk geliyor.

İkinci adımda kamu tarafından yapılan ulaşım yatırımları incelendi. Yıllara göre, özellikle 90’lı yılların ortalarından bu yana bir artış gözlemlendi. %40 kadarını Marmara, metro ve raylı sistemler ile son dönemlerdeki kavşak yatırımları oluşturuyor. Ancak son 19 yılda yapılan ulaşım yatırımları, gökdelenlerle yaratılan değerin sadece %3’üne denk geliyor.

Üçüncü adımda farklı KAKS değerlerine göre değer dağıtım modeli yaratılmaya çalışıldı.

Kişi başına bırakılan donatı miktarı oranında belli emsallerin üzerine çıkılamaması nedeniyle belli kırılma noktalarından sonra inşaat alanı azalıyor. Bu durumda kazanç da azalıyor.

Gökdelenlerden kaçış yok ama yaygınlaşan ve yeni yaşam tarzının göstergesi olarak gösterilen gökdelenler günümüz yaşamı kentleri içinde yerini almaya başlıyor. Ancak yarışmacı kent mantığının kentlere dayattığı bu kent biçimi, bir yanda kentte istihdam ve ekonomik canlanma yaratıyor diğer yandan trafik yoğunluğu, bulundukları ortamların mikro klima ortamlarını değiştirerek kente bir takım toplumsal maliyet yüklüyor. Bu da pozitif ya da negatif dışsallıklar yaratıyor ve bu etki kentte dalga dalga yayılıyor.

İstanbul’da yapılan gökdelenlerin kamuya yaptıkları doğrudan katkı, kamusal alana getirdikleri yüklerle karşılaştırılamayacak kadar az.

Arsa sahibi ve yüklenicinin kazancı arsa ve inşaat maliyetinin yaklaşık 6-6,5 katı.

Çağatay Keskinok – Bölüm Değerlendirmesi ve Tartışma
ck.jpgKonuşmacılar değişik konularda değişik noktalara değindiler.

“Yönetişim”, “Yarışan Kentler” kavramı gibi kavramlar, yeni demokratikleşme programlarının akademik dünyadaki saptamalarıdır. Postmodern tuzaklardır.

Yapıları “şu iyidir, bu kötüdür” diye ayırmamak lazım ama her kentin ölçeğine uygun yapılması gerektiğini de unutmamak lazım. Örneğin gökdelenler Paris’te kentin dışındadır. Küçücük bir kentin ortasına kocaman bir alışveriş merkezi inşa ediyorsunuz bu şekilde sadece kenti değil sosyal adaleti ve doğal kaynakları da yok ediyorsunuz.

Sokağın ortasında bir güvenlik görevlisi metal detektörünü üzerimize tutsa rahatsız oluruz ama alışveriş merkezlerinde bundan rahatsız olmuyoruz. Kamusal yaşamı özel mülkte gerçekleştiriyor ve benim üzerimde bir denetim oluşturuyor.

Paris’teki LeDefence nispeten iyi bir örnektir çünkü metro ile, ulaşım ile bütünleştirilmiştir. Berlin’de de aynı şekilde metruk bir alanda kurulmuşlardır ancak çevresi açıktır. İstanbul’da böyle değil.

Bugün kamu yararı amacıyla özel mülkiyet sınırlandırılabiliyor. Düzenleme, şekil verme, düzen verme kamu yararı gibi gözüküyor. Özeleştirmelerin hepsinde de kamu yararından bahsediliyor. Bizim burada müdahale şansımız var mı? Kamunun düzenleme aracı kamunun elinde bir silaha dönüştü. Çünkü özelleştirdikten sonra buralara özel imar hakları veriyorsunuz, 3-5 nasıl isterseniz öyle.

Kuvvetler ayrımı denilen bir noktaya geldik. Biz “planlama şöyle olsun, böyle olsun” diye tartışırken planlama bürokrasisinin yeteneklerini yok ettiler. Ama o kavramların hepsi zaten daha fazla alanı uluslar arası sermayenin önüne açmak amacıyla uydurdular. Bakalım bundan sonra akademik dünyada daha ne tür kavramlar ortaya çıkacak…

mimdap

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir