Mimarlıkta güneş doğudan yükseliyor

8 Dakika Okuma Süresi

Asya’da, Rusya’da ve İran Körfezi civarında bir inşaat çılgınlığıdır sürüyor. Londra ve New York gibi büyük şehirlere baktığımızdaysa, bu kentlerin Doğu’daki mimarî hareketiyle yarışacak paraya sahip olmadığını görüyoruz. Acaba yakın zamanda Batı tipi şehirlerin modasının geçmesine mi tanık olacağız?

New York, bir yüzyıl boyunca devasa gökdelenleri ve dikey yapılaşmasıyla ünlü olmuştu. Hızla göğe doğru uzanan bir şehirdi adeta New York. Taş, cam ve çelik yapılar, kimsenin rekabet etmeye dahi cesaret göstermeyeceği bu büyük kentte yükseliyordu.

Birleşik Arap Emirleri’ndeki Dubai Pearl, 2,6 milyar dolarlık dev bir proje

2001 yılında yaşanan 11 Eylül saldırıları dahi, şehrin gökdelenlere olan sevdasını dindirmemişti. Hollandalı mimar Rel Koolhaas, “Yaşanan terör felâketine rağmen, gökdelenler 21. yüzyılda da, tıpkı 20. yüzyılda olduğu gibi, inşa edilmeye devam edilecek” diyordu. Haksız da sayılmazdı, mimarînin statü sembolü haline gelen devasa kuleler, dünyanın dört bir yanında inşa edilmeye devam ediyor. Gökdelen, bir bakıma günümüzün ekonomilerinin ne kadar büyüyebildiğinin kanıtı oluyor.

Ancak esas sorun da burada çıkıyor. Bugünün Pekin, Şanghay ve Dubai gibi ekonomik açıdan hızla büyüyen şehirleri, birbiri ardına gökdelenleri dikmeye devam ederken, New York gibi şehirler, her ne kadar yapıları modernize ederek bu sorunu önlemeye çalışsalar da, eski ve modası geçmiş gibi görünmeye başlıyor. Avrupa’nın doğusunun da batısına kıyasla daha modern görünmeye başladığını görüyoruz. İstanbul ve Moskova gibi şehirler, hareketliliği ve dinamikliğiyle Londra, Paris ve Milan’ın önüne geçmiş durumdalar.

Dünyanın en uzun kulesi: 818 metre boyunda, 160 katlı, Burj Dubai

Doğunun tüm bu gelişimine karşı, Batının mimarlık dünyası kıskançlık ve gıptayla bakmakla yetiniyor. Amerikan piyasalarında yaşanan son krizin ardından, pek çok büyük mimarî proje iptal edildi, ya da ertelendi.

Dünyada mimarlık giderek büyük bir yarış halini alıyor. Bu yarışta da kimin galip çıkacağı şimdiden belli sayılabilir: Orta Doğu ve Uzak Doğru. Kazakistan ve Katar gibi ülkeler, yakın zamanda çoğu Avrupa ülkesinden ya da Amerika Birleşik Devletleri’nden daha hareketli bir mimarlık piyasasına sahip olacak. İşin ilginç tarafı, Doğuda yaşanan bu inşaat çılgınlığında, Batılı mimarların büyük payının olması… Devletlerin ekonomisi büyüyüp, emlâk piyasaları hareketlendikçe, batının büyük mimarları hayallerindeki binaları inşa etmek amacıyla doğuya akın ediyor.

Koolhaas, Pekin’de Çin Ulusal Televizyonu’nu inşa ederken, Steven Holl Çin’in Chengdu şehrinde buzdağı biçimli binalar yapabiliyor. Londralı Norman Foster ise, Moskova’da 450 metrelik devasa bir piramit inşa etmeye devam ediyor.

Burj Dubai’den bakan biri, şehri böyle görecek

Bugünün mimarlık dünyasındaki yarış, bir binayı gören insanın ne kadar şaşıracağına göre şekilleniyor. Binaların sosyal olarak bir anlam ifade edip etmediği değil, ne kadar devasa, ne kadar şaşırtıcı, ne kadar yenilikçi, ne kadar teknolojik olduğu birincil kriter olarak mimarların karşısında duruyor.

Hamburglu mimar Peter Schweger, mimarlıktaki bu yeni trendi “Absürt, rahatsız edici ve şekilsiz” olarak tanımlıyor. Schweger, “Binalar artık büyük bir reklâm pompalamasıyla satılıp alınabilen ticarî metalar halini aldı” diye konuşuyor.

Bugünün inşaat trendi, estetik, çevre ya da etik gibi meselelerle hiç ilgilenmeden, kendisini ölümsüzleştirmenin ve kulelerinin büyümesini izlemenin derdine düşmüş durumda. Schweger, fazla “brütal” bulduğu Çin pazarına girmek istemediğini söylüyor.

Dubai’de Hintli bir işçi, reklâm panosuna afiş yapıştırıyor

Mimarlığın oyun alanı: Dubai

Dubai şeyhi, emlâk spekülatörlerine kapılarını ardına kadar açarak, ülkesinin mimarlığın oyun alanı olmasını sağlamış durumda. Rakamlara göre, dünyadaki vinçlerin yarısı şu anda Dubai’de bulunuyor. Peki, Dubai’nin mimarlığın tarihinin yeniden yazılmaya başladığı yer olduğunu söylemek ne kadar doğru kaçar?

Dubai’nin batısı, iki adet yarımadadan oluşuyor. Ülkenin doğusu ve batısı arasında uzanan 1 kilometrekarelik alanda, gökdelenler ardı ardına uzanıyor. Bu gökdelenlerin tamamının birbirine benzediğini düşünebilirsiniz, ki çok da yanılmış olmazsınız. Her ne kadar mimarlar yeni binalar inşa ediyorsa da, kullanılan malzemeler ve mimarî detaylar, batıda inşa edilen binalardan esinlenmiş oluyor.

Hamburg Limanı’nın 3 boyutlu modellemesi. Avrupa’da pek de göremediğimiz bir manzara

Dubai’de çalışan işçilerden bir tanesi, “Burada görmüş olduğunuz neredeyse her şey, petrolden gelen parayla ödendi. Ancak durum değişecek” diye konuşuyor. Gerçek şu ki, Dubai şeyhinin elinde birkaç petrol kuyusundan başka bir şey kalmış değil; ülkenin ekonomisinin yalnızca %4’ü petrol gelirlerinden karşılanıyor. Şeyh, akıllıca bir hamlede bulunarak, elindeki parayı mimarîye yatırdı ve normalde New York’a gidecek tüm o emlâk piyasasını kendi ülkesine çekmeyi başardı.

Kazakistan’ın başkenti Astana

Kriz Amerika’yı vurdu

Batıdaki duruma baktığımızdaysa, Doğuya kıyasla daha farklı bir akımın hâkim olduğunu görüyoruz. Yatırımcılar, projelerin çapı ve görünümü büyüdükçe, buralarda yatırım yapmaktan kaçınmaya başlıyor. 2007’nin sonunda yaşanan krize kadar, bir yatırımcının kredi bulması için tek yapması gereken Amerikan bankalarından birine telefon açmaktı, oysa artık durum değişti. Bankalar işi daha sıkı tutmaya başladı, kredi almak zorlaştı. Bunun sonucunda yapım aşamasında olan projeler bitirilememeye başladı, kimi projeler ise henüz başlamadan sona erdirildi.

Yaşanan bu kriz, New York’un mimarlık piyasasını fena halde etkiledi. Şehir hâlen 24 saat yaşayan, küresel aktörleri kendisine çekmeyi başaran bir merkez olsa da, yenilikçi ve deneysel işler yapmak giderek zorlaşmaya başladı. Manhattan Belediye Başkanı, şehrin Batı yakasına hareket getirmek amacıyla, modern bir tren istasyonu projesini başlatmıştı. Ancak yaşanan krizin ardından, 14 milyar dolarlık bu dev proje için nereden kaynak bulabileceği konusunda kara karar düşünmeye başladı.

Koolhaas’ın Çin’de inşa ettiği Çin Ulusal Televizyonu binası

Avrupa’da ne olacak?

Peki Avrupa’da durum nasıl? Acaba Avrupa şehirleri devasa müzeler olmak fikrine alışabilecek mi, yoksa Doğu yakasında yaşanan mimarlık çılgınlığına kendisini kaptırmayı mı tercih edecek?

Washington merkezli Urban Land Institute’e göre, Avrupa şehirlerinde yakın zamana kadar uygulanması düşünülen projelerin çoğu iptal edildi. Avrupalı büyük mimarlar, şanslarını denemek üzere Şanghay ve Dubai gibi mimarlığın daha hareketli olduğu yerlere göç etmeye başladı.

Amerika’da yaşanan kriz, mimarlığı vurdu. Las Vegas’ta yapımı devam eden 3,9 milyar dolarlık kumarhane binası tamamlanamadı

İtalyan mimar Lampugnani, Avrupa’daki mimarlığın durumunu anlatırken, “Eğer Avrupa kendisine kalan mimarî mirası akıllıca değerlendirmeyi başarırsa, bu onun için büyük bir fırsat olabilir. Sadece kültür ya da yaşam kalitesi anlamında değil, ekonomik olarak gelişmenin anahtarı da şu an mimarîde yatıyor” diye konuşuyor.

Çin’deki patlamanın simgelerinden, Olimpik Stadyum

Ekonomik göstergelere baktığımızdaysa, Avrupa ülkelerinin durumlarının pek de parlak olmadığını görüyoruz. Örneğin İspanya’da, yeni projeler geçtiğimiz yıla kıyasla %70 oranında azaldı.

Onun dışında, Avrupa gibi mimarînin tarihî ve kültürel değerlere fazlasıyla bağlı olduğu bir yerde, yenilikçi ve deneysel çalışmalar yapmak da pek kolay olmuyor. Örneğin Londra’da modern ya da post-modern binalardansa, Viktoryen tarzda projelerin rağbet gördüğü biliniyor. Norman Foster, 2000 yılında şehrin ortasına yumurta biçiminde bir bina diktiğinde, büyük tartışmalar yaratmıştı. Londra halkı, şehirlerinde böylesine modernist bir dokunuşu hazmetmekte zorlandı.

Trablus’ta bulunan Libya hükümeti binasını Alman mimar Leon Wohlhage Wernik tasarladı

Londra’da da, her ne kadar yeni projelere imza atılıyor olsa da, emlâk piyasasında bir gerileme olduğu biliniyor. Resmî rakamlar, şehrin 2008’de bir önceki seneye göre %30-40 oranında gerileme yaşadığını söylüyor.

21. yüzyıl, mimarlıkta rüzgârların ters yönden esmeye başladığı, Doğunun Batının bileğini bükmeyi başardığı bir yüzyıl olabilir. Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri şehirleri bir yolunu bulup da rüzgârı kendilerine doğru çevirmedikleri sürece, Dubai, Şanghay, Moskova ve İstanbul gibi şehirlerin önünün Paris, Londra ve New York’a kıyasla daha açık olduğu, rahatlıkla söylenebilir.

Kaynak: Spiegel Online
Çeviri: Mimdap

3 Yorum

  1. Mustafa Mutlu

    Bir hatırlatma: “Plan değil pilav isteriz sözü” Devlet Planlama Teşkilatının kurulmasına karşı çıkanlar tarafından söylenen bir sözdü. Özellikle altmışlı yıllarda ve sonrasında çok uzun zaman özellikle lümpen ekonomiden nemalananlar tarafından kullanıldı. Planlamanın serbest ekonomiye karşı olduğunu ileri sürdüler. Ne gariptir ki bu gün sol kesimde olduğunu iddia eden bazı meslek odaları aynı söylemi dil olarak olmasa da eylem olarak kullanıyorlar. Bu durum ancak planlamayı varlığına bir tehdit gibi gören, planlamanın olmadığı karışıklık ortamlarından yararlananların işine gelir. Yoksa plansız plavda olamayacağını Türkiye çoktan öğrendi.

  2. Ferhan Koca

    Küreselleşmenin doğal sonucu hudutların kalkması ve insan varlığının küresel boyutta tüketici ağırlıklı olarak yeniden tanımlanması oldu.
    Sermaye geçmişin yaşlı sanayi bölgelerinin yanı sıra hızla geleceğin genç tüketicilerinin olduğu bölgelerine doğru da ilgi göstermeye başladı.
    Makinalaşma ile üretimin iş gücünden geçmişe oranla bağımsızlaştığı bir dünyada hizmetler, finans ve ticaret sektörleri güçlendiler. Petrol fiyatlarının tırmanmaya devam etmesi biraz yapay da olsa yeni finans ve ticaret merkezlerini yükseltmeye başladı.
    Yeniden oluşan dünya ekonomik coğrafyasında kentlerin varolabilmek için tek şansları bu gelişim değişim sürecini kendi lehlerine azami düzeyde kullanabilmek.
    İMP de hazırlanan ve sonra dava konusu yapılarak iptal edilen planın ana özelliği buydu. İstanbul’u lojistik sektörünü güçlendirerek, nüfus artışını getiren sanayi sektörünü de kent dışına kaydırarak ve nüfus artışını durdurarak bu yolla yeniden küresel rekabette var etmeye çalışıyordu. Kendi başına bırakılırsa 25 milyonlara ulaşacak kent nüfusunun 17 milyonda durdurulması hedeflenmişti. Ama bunların hiçbiri olmadı. Meslek odaları dava açtılar ve sonuç küllen iptal oldu.
    Bu son iptal kararı ile İstanbul’da herhangibir planlama yapılmasının mümkün olmadığı kanıtlandı. Bu bozuk düzende hangi plan yapılırsa yapılsın aslında yağma taraftarları tarafından engelleneceği anlaşıldı. “Plan değil pilav isteriz” diyenler kazandı.
    Sorulması gereken soru: tüm bu aslında yağmanın önünü açma amacına yarayan sözüm ona halkı koruyan ideolojik söylemlerden öteye, İstanbul’a (planlama da olmaksızın) uygulanabilir bir kent vizyonu nasıl kazandırılacak? İstanbul’un 25 milyonluk bir “felaketler kenti” olmasının önüne geçilip çağdaş dünyada yeri nasıl sağlanacak?

  3. Ceyhun Kartek

    Yüksek binaar kentleşmenin, nüfusun ve sermayenin yoğunlaştığının bir göstergesi. Çin ve bazı doğu ülkeleri geri kaldıkları sermaye birikimi ve kentleşme zincirinde hızlı hamlelerle yol almak istiyorlar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir