Dünyamız her geçen gün değişiyor, gelişiyor.
Dünyamız her geçen gün değişiyor, gelişiyor. Bu değişim ve gelişimin en fazla yaşandığı yerler ise kuşkusuz şehirler. Şehirler, değişimi yaşamanın ötesinde nüfusları, sanayileri ve çevrelerine olan etkileriyle benzersiz bir konumda.
Geleneksel gecekondu şehirlerimizden Ankara, 1950lerden 80 lere kadar olan manzara...
Ama bu konum, o şehirde yaşayanları şehirlerinin dönüşümüne adeta mecbur bırakıyor. İşte bu yüzden, bu değişimi izlerken değişimin altındaki izleri sürmek, dinamiği tarif etmek ya da görmek farklı bakış açılarına göre anlam kazanıyor.
Sonra onların ortasına böyle yeni ‘modern’ kuleler ve müdahaleler başlıyor.
Bugün kentlere baktığımızda ve en fazla nüfus artışı; dolayısıyla onların büyümeleriyle ilgili konuştuğumuz konular düzlüğünün fark edilenin ardındaki sebeplerine değinmek, toplumsal alanda devlet-iktidar eyleminin kentlerin değişimindeki takındığı rolü tariflemek için aynı konuya aynı kulvardan anacak farklı argümanlarla yaklaşan iki yazıyla girmek, kent oluşumu konusunda “iktidar” rolünü dosyalaştırmak istiyoruz.
Mimdap
Ayrışmanın başladığı an, eski ve yeni saflar belli olmaya başlamış.
ŞEHİR İKTİDAR ALANIDIR!
“Şehri devlet yaratmakta, devlet
temellerini
şehir üzerine kurmaktadır.”
Georges Duby
Şehri ilerici yapan, taşranın tekyanlılığının tersine farklılıklarla birlikte yaşama alanı olması, çokkültürlü hayata izin vermesidir. Şehir bunu kendini oluşturan demokrasi, kültür, sosyallik, politika, ekonomi gibi bileşenlerle gerçekleştirir. Günümüzde şehir bu özelliklerinin çoğundan olmuştur.
Yeni hayalleri süsleyen korunaklı siteler, onların gösterişli kuleleri…
Geçmişe gönderilen/gönderilmeyen bileşenler şehrin aynı zamanda bir iktidar alanı olduğu gerçeği karşısında da bir şey yapamaz. Çünkü devlet ve burjuvazi de şehirdedir. Şehir, ikisinin hegemonyası altındadır. Şehir hayatı da Ahmet Oktay’ın demesiyle “sermaye ve iktidar ilişkilerinin ve biçimlenmelerinin ürünüdür.” İstanbul’da Beyoğlu’na ve başka yerlere olmakta olanlar bu biçimlenmeyi somutlaştırmıştır.
Gaziantep’in kent ölçeğinde değişimi planından bir görünüş.
Şehirle ilgili ilk ciddi kırılma Cumhuriyetle olmuştur. Cumhuriyetin modernizmi yurt sathına yayma arzusu ve baskısı en azından kendini iyi Müslüman olarak tanımlayanlarla arasını açmıştır. Böylelikle de bu çevrelerde ciddiye alınması gereken bir modernizm düşmanlığı oluşmuştur.
Hem o hem bu… Karşıtlıkların beraberliği…
Modernizmin sorunu bizde baştan beri devlet ideolojisi olmasıdır. Bu yüzden modernizme karşılık aynı zamanda devlete karşılıktır. Cumhuriyet, Çankaya’yı devlet zoruyla asıl Ankara’dan uzak tutarak kurduğuna göre kimse bu düşmanlığında haksız değildir. Çankaya böyle devlet modernizminin kalesi olmuştur.
Bugün modernizm ve versiyonları devleti ve hayatı belirlemeyi sürdürürken iktidar ve ona bağlı olarak devlet de değişmektedir. Şehir de bu iktidara göre kendini yeniden düzenlemektedir. Devler şehri kendine uygun ve kendiyle uyumlu hale getirmektedir.
Süreç içinde taşrayı belirleyen modernizm düşmanlığı kırılmaya uğramıştır. İslamizm önce modernizm sonra kapitalizm içinde kendine yer açma arzusuna bağlı olarak kendini modernist bir eğilim haline getirirken, modernizmi de benimsemiş ve bunu hayati ve kültürel bir durum olarak yaşamaya başlamıştır. Böylelikle baştaki modernizm düşmanlığı yadsınmıştır.
Buysa önce İslamcılık sonra şovenizm ve muhafazakârlık olmak üzere sağın geçmişe dönük duygularını özellikle hayat ve mekân bağlamında geriletmiş hatta ortadan kaldırmıştır. Seksen sonrası neo-liberalizme, reformlarına ve kapitalist şehirleşmeye duyulan ilgi ve bağlı olarak kurulan kalıcı ilişkiden sonra İslamcılık şehirde iktidarını ilan etmiştir. Bu İslamcılığın temel özelliği son derece düzeniçi olmasıdır. Düzeniçiliği sağlayansa devlete ve iktidara dönük arzularıdır. Bugünse İslamcılık düzenin kendisi olmuştur.
İktidarla birlikte –iktidar öncesinde de bunun belirtileri mevcuttur- İslamcılığın kapitalizmle, uygarlıkla hiç sorunu kalmamıştır. Bu durum Anadolu tandanslı İslamcı bir burjuvazinin gelişmesinin imkânı olurken aynı İslamcılığın yoksul Müslümanlarla arasını açmıştır. Hatta bu çatışma, önümüzdeki dönem muhafazakâr burjuvazinin baş etmesi zorunlu sorunların başına geçmiştir.
Öte yandan şehri yalnızca ekonomizm belirlemeye başlayınca durum ahali açısından daha da vahimleşmiştir. Şehir, bileşenlerinin çoğundan kurtulmuş ya da geriletmiştir. Devletse şehri daha fazla pazar ve onun mekânı haline getirmek için ne gerekirse yapmıştır. Şehre ve mekâna dönük kültürü, ticaret ve ona bağlı tüketim kültürüyle sınırlamıştır. Şehir ve ahalileri uzun zamandır ticaret ve tüketimin, ikisinin dayattığı teknolojinin her anlamda baskısı altındadır. Ticaret ve tüketim dışında kalan kültürler çoktan şehrin uzağına gönderilmiştir.
Ankara’nın imar serüveninde satır başları…
Buysa şehri ve mekân olarak evi etkilemiştir. Evin daha sonra konutun az çok insan merkezli yapısı geride tutularak ev, teknolojik dünyanın başka bir deyişle düzenin asıl parçası haline getirilmiştir. Rezidanslar bunun en tepesidir.
BAŞAT OLAN ‘DÜNYADA MEKÂN’DIR
Evden konuta yani apartmana geçiş doğrudan modernizmin sonucu olarak algılanmaya açıkken apartmanlardan sitelere geçiş sınıfsal olduğu kadar kapitalizme uygun bir süreçtir ve devlet desteğiyle olmuştur. Konutlaşma dar ve orta gelirleri periferide ya da şehrin dışında toplayıp kontrol altına almak anlamına da gelmiştir.
Gecekondular ve eski mahallelerin çoğu yıkılarak dönüşüm adı altında kim varsa yoksa apartmanlara, sitelere doldurulmuş ve şehir onlardan kurtarılmıştır. Alt ve orta sınıflar şehirden sürülmüştür. Şehirle onlar arasındaki sınır belirginleşmiş, aradaki uzaklık artmıştır. Bu olgunun ticari boyutu devasadır. Öyle ki 2000’lerin başındaki krizde, müteahhitler TOKi kadar olmasa da yekûn tutan bir sermayeye sahip olmuştur.
Azdırılan mülkiyet ve mülkiyet ihtiyacı arzusuyla sürgün sağın hanesine kâr olarak geçmiş, toplu konutlar ve siteler sağın oy deposu haline gelmiştir. Üstelik mülkiyet duygusu ve onu besleyen kapitalist tüketim kültürü bu süreçte hiçbir sınıf tarafından yalnız bırakılmadığından Ahmet Oktay “işçilerin zincirlerinden başka kaybedeceği şeyler de var” demek zorunda kalmıştır.
Mülkiyet daha fazla mülkiyet duygusu ve tüketim, son otuz yılda bireysel istisnalar dışında ezilen sınıflar dâhil bütün sınıfların duygusu hatta önüne geçilemez arzusu olmuştur. Hal böyle olunca da ‘DÜNYADA MEKÂN AHİRETTE İMAN’ın egemenliğini ilan etmesi normaldir. Başat olansa dünyada mekândır. Buysa şehrin, devlet ve Anadolulu muhafazakâr müteahhitler eliyle dönüşümünden çok yeniden mekânsal üretimine yaramıştır.
Mekânsal üretim, uygarlığın gelişmesine koşut ilerlerken insanın mekânla kurduğu ilişkiyi geçersizleştirip kendiyle baş başa bırakmıştır. İnsan bu yalnızlığı yine uygarlıkla bertaraf edebileceği gibisinden bir illüzyona kendini dâhil ederken şehrin mekânsal dönüşümü ve üretimi tam bir teknolojiyle tamamlanmak üzeredir. Devlet bu teknolojinin her yerindedir ama şehrin ahalileri hiçbir yerde yoktur. Onlar yeni barbarlar olarak çoktan şehrin uzağına gönderilmiştir. Barbarların şehre dönmesi için epey bir zamanın geçmesi gerektiği de bellidir.
Rezidanslarsa son derece teknolojik yapılar, lüks mekânlar oldukları kadar üstsınıflara, yüksek gelir gruplarına ilişkin göstergelerdir. Dünya bahçesi, havuzu dâhil teknoloji yoluyla eve taşınmıştır. Teknoloji insanın konforunu sağlamak ve tabii yalnızlığını gidermek için içeridedir. Teknoloji Richard Sennett’in ‘duyusal yoksunluk’, Henri Lefebvre’nin duygu ve duyarlığın dışında yaşama dediği şeyi böylelikle telafi etmiş hatta Norbert Elias’ın ‘gemlenmiş içgüdüsü’nü özgürleştirmiştir.(!) Rezidanslar iktidarın göğe yükselen ve dünyaya oradan bakan en önemli göstergesidir. Ahalinin ise TOKi evlerinden çıkıp gelmesine daha vardır!
‘DIŞARI’ ARZUSUNU ORTADAN KALDIRMAK
Günümüz dünyası kendi içinde birbirine uzak ve ölçülü/biçili dünyalardan oluşmaktadır. İnsanın mekânla olan ilişkisi evden konuta geçmesiyle birlikte ilişki olmaktan çıktığından uygarlık insanı konutta tutacak nesne ve araçlarla bunu çözmektedir. Radyodan, televizyona ve oradan bilgisayara, internete oradan da rezidanslara varan süreç tam da bunun açıklamasıdır. Ev de buna göre tekrar tekrar üretilip düzenlenmiştir.
Buysa insanın asosyalliğine bağlı olarak evde geçirdiği zamanın her geçen gün daha da artmasına yetmiştir. Sonunda insanın yirmi dört saat evde kaldığı zamana geçilmiştir. Konut ve düzeni bu yirmi dört saati insanın araçlar ve nesnelerle geçirmesini sağlamak zorundadır. Rezidansların çıkış gerekçeleri tam olarak bu değilse de buna yakındır.
Dünyanın güvenlikli ve steril olmaktan çıktığı süreçte burjuvazinin o dünyadan uzakta kalmak için önce şehirler sonra evleri baştan yapılıp düzenlenmelidir. Bu düzenleme, dışarı arzusunu ortadan kaldırması bir yana içeride yaşamayı da kolaylaştırmalıdır. Dünyanın devlet ve onun yedeğindeki insan eliyle her geçen gün daha da ‘steril’ ve yaşanır olmaktan çıkması karşısında burjuvazi bu dünyadan kendini uzak tutmalıdır. Eski dünyadan kendine yeni bir dünya üretmelidir.
Zaman farkıyla aynı serüven. Aslında bu da kente bir müdahale şekli.
Bütün bunlar olurken İslamcılığın her şeyin dinde olduğunu, dinden kaynaklandığını göstermeye çalışan ve kendini buna ikna eden tavrının kazanmayı isteyeceği pek bir şey de kalmamıştır. Ne olmuştur? Taşra yani Anadolu muhafazakârlığı şehre gelmiştir. Böylelikle de merkez taşralaşmış, taşra merkez olmuştur.
Yoksullar, dar gelirliler, orta halliler yani ezilenler şehrin dışında kalan/düşen ev, apartman, site ve toplu konutlarda konuşlandırılırken şehrin merkezi kapitalist şehirleşmenin insafına kalmıştır. Böylelikle muhafazakâr dünya aynı zamanda ekonomi temelli dünya olmuştur.
Tekrarla uygarlığın hızlı ve yetişilemez gelişimi karşısında geride kalmak yerini siteler daha sonra rezidanslara bırakmak zorunda kalmıştır. Günümüzde burjuvazi dışarının güvenliksizliğine bağlı olarak evinde kendini her anlamda tatmin eden lüks bir dünya oluşturuyor. Bu kendini büyük ölçüde modernizmle ifade eden dinsel olarak kendini İslam içinde konumlandıran burjuvazidir. Devlet şehri onlara teslim etmiştir.
Burjuvazinin özellikle büyük şehirlerde geçmişten bu yana oluşturduğu dünya, aynı burjuvazinin ve ona yeni dâhil olanların geçirdiği dönüşümler karşısında yetersiz kalmıştır. Bu yüzden şehrin Anadolulu muhafazakâr burjuvazisi aynı modernizmin içinde otellerden, kamplara, redizanslara, alışveriş merkezlerine kadar iktidar alanları oluşturmuştur.
Bu sayede şehir ticaret dışındaki bileşenlerinden büyük ölçüde kurtulduğu için ahalisinin yaşama alanı olmaktan çıkmaya doğru hızla gitmektedir. Richard Sennett’in şehri temassızlık olarak anlaması da bununla ilgilidir. Gidenlerin yerine gelenlerse rezidanslarında ve ürettikleri yeni mekânlarında mutludur!
Bu manzaralar nostalji oldu diyebiliriz.
Buraya kadar belirtiklerimin anlamı bellidir: şehrin dışında/kenarında kalan dünyanın tamamıyla reddedilmesi başka bir deyişle dışlanmasıdır. Kültürel olan dâhil düzey ve düzlemlerde geçerli olan bir uzak tutma söz konusudur. Günümüz şehrine karşılığın da tam bu noktada kendini oluşturması gerekir. Bunun tam anlamıyla uygarlığı sorgulayan hatta reddetmeye hazırlanan sınıfsal bir çatışmaya dönüşmesi de beklenmelidir.
Şehir, devlet ve onun yakın durmaya dikkat ettiği burjuvazinin muhafazakâr kesimlerinin belirlediği kapitalist şehirleşmeyle kendini tekrardan üretip oluşturmaktadır. Muhafazakâr burjuvazi; apartmanlar, siteler ve toplu konutlarla şehrin dışına periferiye sürdüğü/götürdüğü kim varsa orada bırakıp şehri onsuza kadar sahiplenmek için gelmiştir. Rezidanslar üst sınıfların şehre dönüşü için bütün hazırlıkların tamam olduğunun ilanıdır. İktidar/devlet değişmiştir şehir de yeni iktidara/devlete göre kendini yeniden düzenlemektedir.
Son derece hegemonik durum ve işgal karşısında ne yapmak gerekir sorusuna verilecek yanıtsa tektir: İsyan!
HALİM ŞAFAK (Birgün Gazatesindeki yazısı)
KENT VE İKTİDAR ÜZERİNE
Kent ile iktidar arasındaki ilişki çok ananevi bir meseledir. Öyle kolay kolay birbirlerini rahat bırakmaz ve hatta birbirlerini biçimlendirirler. Kentsel ve buna ilişkin sorunlara karşı geliştirilen talep ve protestoların zaman zaman iktidarı uğraştırabildiği ortada. Buna karşın iktidarın -ve tabii ki yoğunlaşmış hali olan devletin de kentlerin biçimlenmesinde etianliği giderek artıyor. Mesela doğanın yıllarca uğraşı ile şekillenmiş, insanı ile birlikte bir kültür, yaşama biçimi haline gelmiş Karadeniz’in üzerinden rant uğruna asfaltlarla geçilebiliyor. Bununla beraber o yol binlerce tepkili fındık üreticisi tarafından saatlerce trafiğe kapatılabiliyor. Dönüşüm, yenileme diye yaşam alanlarımız sürekli mıncıklanırken; kentin sokakları bugün yaşanan ahlaksız savaşa karşı, cılız da olsa ses çıkarılabilen yegâne yer halini alabiliyor.
Tamam, koca bir insanlık tarihinde güncel ama zayıf örnekler olabilir belki bunlar. Ama anlaşılan o ki iktidarın şekillendirdiği kentlerde dolaşabilmek, bir yer edinebilmek giderek zorlaşıyor. Para ve güvenlik, kutsal ayeder gibi her ortamda tekrar edilip duruyor. Nitekim Marx’m da dediği gibi paranın kendisi bir cemaat olduğundan, karşısında başka hiçbir cemaati kabul etmiyor.
Bugün, kentin tam da göbeğinde işler bu şekilde yürüyüp gidiyor. Ne mutlu bize ki artık bizim de, özellikle ‘büyükşehir’lerimiz gayet iyi para ediyor. Eee o zaman onun içerisinde yaşamak da öyle kolay olmuyor tabii, iktidarın yegâne dayanağı rant ve güvenlik sorunu çünkü. Kültürmüş, yaşama hakkıymış, ortak karar almaymış; güzel şeyler ama maalesef pek ele avuca gelmiyorlar. Dolayısıyla onları da çok fazla kirletmeden piyasadan kaldırmakta fayda var. Aslında onlar için de bir çözüm yolu üretmek mümkün: Tarihi yarımada içerisinde “ahlak ve toplum” adlı bir müze açıp, girişi de ücretli tutarak belediyenin bütçesine katkıda bulunulabilir. Hatta haftada bir günü geçmemek kaydıyla “halk günü” ilan edilerek, insanların geçmişlerine dair yapılacak nostaljik geziler, kültür başkenti olma yolundaki İstanbul için yeni bir aktivite olarak değerlendirilebilir!
Örnekleri çoğaltmak mümkün tabii… Diyeceğim odur ki, yönetimlerin ve sermayenin sokaklarımız üzerindeki şımarıklığı günden güne artıyor. Aslında mevcut iktidarın ta kendisi, kent yönetimlerinin içinden gelmiş olmasına rağmen, onun dönüştürücü yönünü görmezden gelmeye devam ediyor.
Etsinler, kendileri bilirler…

Ayrışmanın resmi sayılabilir herhalde…
İktidarın Mekânı
İktidar araçlarına sahip olan gücün, toplumun düşünme ve davranma biçimlerini belirlediği, yani hegemonyasını toplumsal ve mekânsal alan üzerinden gerçekleştirdiği görülür. Bu, insanın doğayı ve insanın insanı boyunduruk altına alma çabalarının da tarihidir. Doğayı sömürmek için insanüstündeki sömürü ilişkilerini kullanan bugünkü sistem, her şeyi olduğu gibi insanın doğasını da denetim altına almak zorundadır.
Kentlerin gelişimine bakıldığında iktidarın ve ekonomi politiğin mekânsal formlarının kentsel mekânı ve toplumsal yaşamı biçimlendirdiği görülmektedir. Örneğin, Ortaçağda iktidar mekânda, din ve savunma temelinde kaleler ve kilise olarak örgütlenmiştir. Sanayi devrimiyle hızla büyüyen kentlerde ise bir taraftan pazarın işlerliğine dönük ve toplumsal hiyerarşiyi yansıtacak fiziksel düzenlemeler yapılır; diğer taraftan da kent içinde yollar, köprüler, operalar, okullar, kütüphaneler, iş merkezleri, fabrikalar, tren istasyonları vb. türden yeni, kamusal işlevi olan büyük yapılar inşa edilir. Ayaklanmalara, isyanlara karşı planlamanın giderek hâkim olduğu, kent merkezlerinin iktidar tarafından bu şekilde ele geçirildiği, iktidarı yansıtan dik açıların kentte var olduğu, geniş caddeler, dar sokaklar ve yüksek anıtların hâkim olduğu tek tip ve standart formun yarattığı totaliter ve otoriter bir dönem yaşanmaya başlanır. Gelenekten kopup tarihi yıkmak olarak algılanan bu anlayışla birlikte toprağa bağımlı yaşam tarzı sona ermiş, üretim kırsal bölgelerden kopartılıp yaşam kentte yoğunlaşmıştır.
GÜRKAN AKGÜN (Birgün Gazetesindeki yazısı)
Kaynak: Her iki yazarın yazıları Birgün gazetesinden alınmıştır.
















10 Yorum
Cumhur Şimşek
Tamamen iktidar denince devleti anlamıyorum. Ama parayı, gücü, sermaye yönelimini ve tercihlerini anlıyorum.
Timur KANTARCIOĞLU
Özgürlüklerin oldukça kısıtlı olduğu ülkemizde büyük şehirlere göç etme ve orayı talan etme becerisinde özgürlüklerin sınırsız olduğu görülmektedir.
1920 li yıllarda yapılan master planda istanbulun en fazla surlara kadar gelişeceği öngörülerek planlanmış,1970 li yıllarda surlar aşılmış halkalıya varılmış,2000 li yıllarda silivri gebze beton bina iletişimi tamamlanmıştır.
Bu sağlıksız gelişmeyle 2080 li yıllarda İstanbul da orman alanları dışında imar alanı kalmayacaktır.
1950 li yıllarda başlayan devletin uyuduğu, gece karanlığında kanunsuz yapılan tek katlı konutlar tenkit edilsede halk kendi çabalarıyla konut sorununu çözümlemiş,
Son zamanlarda yapılan şatavatlı,gözkamaştıran ve yoran ,pahalı cephe kaplamalarıyla orantısız çıkmaları,fizik kurallarına aykırı yapılarımız yakın tarihte şehir iklimlendirmesini olumsuzlaştırarak gecekondunun o sıcaklığını aratacaktır.Devlet eliyle yani imar yönetmelikleri,kuralları,ruhsatlarıyla yapılan bu çok katlı çirkin oluşum tarihi şehir üzerinde çok büyük tahribat yapacaktır.
Alişan Ortaç
TOKİ meselesini enine boyuna konuşmadan iktidarın nasıl kent müdahalesi yaptığı anlaşılamaz. TOKİ kavramının içini boşaltan onu bir devlet tekeline çeviren zihniyet “toplu konut” yapımını bırakıp stad, köprü, karakol,… her birşeyi yapmaya soyunursa ve devlet katında buna “geç” işareti verilirse bunun adı knte iktidar eliyle müdahaledir, darbedir.
Melek Genli
Değiştirme ilişkisinin dolayımlı olduğu bir gerçek. Ancak Türkiye tarihine bakarsak mesela 1950 lerin sert bir dönüş yaptığını sonra seksenlerin ve sonra 200 lerin oldukça yoğun kent müdahalelerine sahne olduğu şüphe götürmez.
candan tüfekçi
Kentlere iktidar eliyle müdahale yapıldığı GENEL anlamda doğrudur. Ancak bu müdahele çok basit bir mekanizma yoluyla değil dolayımlı yolları da içeren bir yönelimin sonucunda gerçekleşir. Düz bir çizgi ve hemen pratik bir sonuçla devlet kentleri yapar gibi bir söylem doğru olmaz. En azından eksik bir algılama yaratır.
Leman Ardogan
Kent mi ? Yoksa büyük kasaba mı?
Son yıllarda yapılan, planlanan yerleşim ne?
Hande Gezgin Uslu
AKP dar gelirli, eğitimsizlikten kaynaklanan uyum sorunu olan, kendisini dini inançlarıyla savunan bir kesimden destek almakta. Bu desteğin karşılığını da ufak çaplı sadaka programlarıyla, geniş çaplı cemaat örgütlenmeleriyle ama en önemlisi o kesimin komplekslerine hitap ederek sürdürmeye çalışmakta.
TOKİ bunun en ilginç araçlarından birisi. Kötü zevk, biz kimseye yedirmeyiz mantığı üzerine kurulu kötü müteahitlik hizmetleri, mimarlık yoksunu ortamlarda AKP eliyle geleceğin saatli bombaları inşa ediliyor.
Kiralık sistemlerin olmaması, mülkiyet üzerine kurulu sistemler bu saatli bombaları sadece geciktirir.
Lüks konutlarda ise bu oyunu bir başka türlüsü, yeni görmelerin komplekslerini tatmin etmek üzerine kurulu herşey:
.gücü elinize geçirin,
.bizde pazar günleri kimse dışarıya çıkmak istemez,
.farklılığa kavuşun türü satış promosyonları ve TOKİ halkının genellikle birer zebani gibi uzak durduğu basına verilen ilanlar tam olarak bu kompleksleri tatmin etmeye yönelik.
Eskiden bu kadar tatmin etme üzerine kurulmuş bir mesleğe iyi gözle bakmazlardı. Ama devir değişti. Amerikanın ülkemize biçtiği rol de zaten islamiyetle kalkınıyoruz masalları ile hem iç kamuoyunu hemde dışarıda arapları kandırmaya yönelik.
Eskinin tüm bunların dışında kalan insan ilişkilerine elveda deme zamanı şimdi.
Fatih camiinden kalkan Erdoğan’ın annesinin cenazesinden aklımda kalan iki görüntü var:
.protokolu camiye taşıyan golf arabaları,
.töreni camiye giremeyenlere gösteren dev ekranlar.
bence Türkiye’nin günümüzde içine düştüğü durumu çok iyi gösteriyor.
Şebnem Yorulmaz
Birinci nesil gecekondu evet derme çatmaydı ama bir şekli biçimi vardı. Biraz daha insaniydi. Geçici birşey olduğu belliydi. İkinci nesil apartman azamn gecekondular ise felaket. Yüzbinlerce bina bomba gibi patlamayı bekliyor aslında ve kent açısından çok çirkindi. Bu çirkinlik ve risk ortadan nasıl kalakabilir hiç belli değil. Üçüncü nesil daha yüksek katlı rezidasnlar ile TOKİ evleri ise ne kadar planlı ne kadar zevkli bu da tartışmalı aslında.
İsmet Uzunkale
Kim ne derse desin kent dediğiniz şey ekonomik-politik düzenin eseridir. Bütün temel biçimlemeler bunun üzerine yapılır. Gerisi teferruattır. Kentin makro biçimi yine dünya konjoktürüne bağlıdır. Ayrıntılar değişik olabilir. Yöresellik ikinci ya da üçüncü planda kalır.
Şimdi bu temel meseleyi hiç fark etmeden kenti şöyle istiyorum böyle yapmayın diyenler oluyor. Kentin biçim alması isteğe bağlı çok seçenekli bir yönelme olamaz. Onun kendi rasyonelleri vatdır ve siz o rasyonellerin dışında özel isteklerde bulunursanız o değişikliğin arkası olmaz. Havada kalır.
Mehmet Ali Saruhan
Şimdiki moda TOKİ ve TOKİ müdahalesi. TOKİ yi konuşalım. TOKİ nedir, ne yapar ne yapması lazım…