YILLARDIR KÜLTÜR ve SANATA KARŞI İŞLENEN SUÇLAR
SAYIN BAŞKAKANIMIZDA TİRYAKİLİK Mİ YARATTI ?
Baran İDİL
Sayın Başbakanım,
Yarışmalar kazanılarak yapılan ve üstelik uluslararası düzeydeki bir heykeltıraşımızın başyapıtlarından birini “ucube” olarak ilan edip, yıktırmadınız mı? Bunun, dünyanın en ünlü ressamlarından Paul Klee’nin eserlerini önce dejenere sanat diye ilan edip, sonra yaktıran Hitlerin yaptığından ne farkı var? Şimdi soruyorum; siz öncelikle heykeltıraşlar, sonra sanatçılar ve de sanatın ne olduğunu az/çok bilenler için diktatör değil misiniz?
Ne yapıldığı çağ, ne de günümüz kriterleriyle değerlendirildiğinde, kayda değer bir mimari özgünlük taşımayan Topçu Kışlasını “nefis bir tarihi eser” diye niteleyip Taksim’de diriltmeye kalkmadınız mı? Projeyi eleştirmeye yeltenen kişi ve kurumları (Mimarlar Odası, üniversiteler…) cahil ve kötü niyetli ilan etmediniz mi? Şimdi soruyorum; siz, optimum mimarlık kültürüne sahip mimarlar ya da sanatçılar için diktatör değil misiniz?
AKM binasının mimarisini beğenmeyip, yerine çok daha büyük ve güzelini yapacağınızı söylerken yapılacak binanın mimarisini de, “biraz barok olmalı” gibi ifadelerle tarif etmeye kalkmadınız mı?
Bizi dünya kültür ortamında yerin dibine sokan bu gayri ciddi açıklamalardan sonra, siz en azından mimarlar için diktatör değil de nesiniz?
Siz, utanılacak bir Sultan Ahmet Camii taklidi olan, mimarlık örgütleri ve fakültelerince hiç hazmedilmeyen Çamlıca Cami projesini yere göğe sığdıramıyorken, mimarlık camiası için diktatör olmuyor musunuz?
İstanbul Belediyenizin yaptığı nazım planda dahi yer almazken, ana plandan bağımsız bir “çılgın proje icadıyla” yaptırdığınız 3. boğaz köprüsü sorunsalını kent plancılarına nasıl anlatabilirsiniz? Siz kent plancıları için diktatör olmuyor musunuz?
Boğaz’ın en kritik alanlarına ait olan Galaport ve Haydarpaşa gibi, zaman zaman övgülerle destek verdiğiniz tasarımların ne planlama, ne de mimarlık ilke ve ölçütleri açısından doğru olmadığına dair eleştirileri, rasyonel bir tartışma şekline sokmak yerine, eleştiri sahiplerini ‘istemezükçü, vizyonsuz ve düşman’ kişiler ilan ettiniz. Bu durumda plancı, mimar ve kent tasarımcıları için diktatör olmuyor musunuz?
Siz bu ülkenin, Aziz Nesin gibi yazarlarına, Fazıl Say gibi müzisyenlerine, Bedri Baykam gibi ressamlarına, “sanatçı müsveddesi” sıfatını yakıştırmadınız mı? Şimdi siz, yazar, müzisyen ve ressamlarca diktatör olarak nitelenirseniz, bu çok mu tutarsız ve temelsiz bir değerlendirme olur?
Siz televizyonlardaki bazı tarihi oyunların senaryo ve yöntemlerini horlarken, o sanatçılar nezdinde, diktatör değil de nesiniz? Şehir tiyatrolarını lağvederken “kendisine maaşını veren kurumu eleştiren tiyatro oyunu olur mu?” anlamında, hatta çok daha sert ve incitici yorumlar yapmıştınız. Siz tiyatrocular için nasıl bir insansınız acaba! Sanat ve tiyatro kültürüyle alabildiğince yüklü, müstesna bir Başbakan mı; yoksa Hitler ya da Franko benzeri bir diktatör mü?
İstanbul Belediye Başkanlığınız döneminde yapılmasına karşı çıktığınız Koç Üniversitesi Kampüsü, Gökkafes, 3. boğaz köprüsü olayları, biz mimar ve plancılar başta olmak üzere çoğu aydının takdir ve tasvibini kazanmış işlemlerinizdi. Bu olumlu icraatlarınızı “gençlik hatalarınız” olarak mı yorumluyorsunuz?
Bakınız Sayın Başbakanım! Sanat ve kültüre karşı işlemekte olduğunuz suçlar, sizde giderek tiryakilik haline gelmeye başladı. Acaba her daim suçladığınız, “ sizden önceki TC yönetimlerinin” solcu, yazar, düşünür ve sanatçılara yaptıkları zulümler, size yeni bir ilham mı verdi? O dönemin zalim yönetimlerinin düşünür ve sanatçılara gösterdiği tavırların çok doğru olduğuna dair bir vahiy mi geldi? İçinizdeki melekler ‘bu sanatçı ve kültür adamlarını her fırsatta ezin’ mi diyor? Eğer durum böyleyse hiçbir diyeceğim yok. Ne yapalım? İyi sıhhatte olsunlar, sorunu çıkarttığı gibi halletsin; bize söz düşmez. Ancak, eğer sayın Başbakanımız,10 yıldır kimseye çaktırmadan aldığı mimarlık, sanat ve kültür dersleri sonucunda bu hale geldi ise, işte o zaman işimiz çok zor, hatta yandık diyebiliriz.
Bu durumda yapacağımız şey önce rahatlamak, sonra da Sayın Başbakanımıza, hedefleri doğrultusunda üreteceğimiz önerilerle yardımcı olmaktır. Bunun için de, içi kültür ve sanata tasallut ve tecavüz dolu yakın tarihimize bakmak bize yardımcı olabilir.
Ancak ilk bakışta geçmişte işlerin çok kolay olduğu gözüküyor. Çünkü o günlerde “sol ve solcu”, ezilecek tek düşmandı ve önlemler gerçekten kolaydı. Örneğin1958’lerde benim de içinde olduğum bir olayda, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin yaptığı klasik müzik yayınları içinde Prokofiev’in klasik senfonisi çalınmış ve Budapeşte Radyosu bunu bir gelişme olarak haber etmişti. Ertesi gün haber gazetede, “Teknik Üniversite de komünizm cereyanı”, başlığıyla verilmişdi. 27 Mayıs darbesi olmasaydı, belki de Rus salatasını, Amerikan salatası yapan antikomünist devletimiz, müzikteki solları, sağa çevirecek ve Türk Müziği yeni bir “gam” ve yeni bir sağ anahtarı kazanacak idi. (Do, re, mi, fa, sağ, la, si, do ve kırat formlu bir sağ anahtarı) Ne yazık ki o hiç beğenmediğiniz 27 Mayıs geldi ve müzik dünyamızın olası kazanımlarını önledi. 1950’li yıllarda Nazım’ı hem dinlemek, hem de okumak yasaktı. Biz bu münafık (!) şairi, ancak 27 Mayıs sonrası başımıza bela ettik. O da bizi hala zehirliyor. (Bu konuda AKP olarak yanlış ata mı oynadınız acaba?)
Sayın Başbakanım; geçmişte 27 Mayıs’ta önlenen gelişimleri belki sağlayabilirsiniz. Örneğin, Türk müziği çok sesli olamaz diyen Alaturkacıların desteğini de arkanıza alarak “çok sesli Türk müziğini” yasaklarsınız. Aynı zamanda 10. Yıl Marşı, İstiklal Marşı, vb. marşlar yerine yalnızca Mehter Marşı söyletmeyi deneyebilirsiniz; örneğin, her mahalleye bir mehteran takımı koyabilirsiniz.
Planlama ve mimarlığa nasıl bir köklü düzen getirebilirsiniz bilemiyorum ama, mesela “… Yapılacak bina mekânlarının en az yarısında, kemer, tonoz ve kubbe kullanılacaktır. Önemli devlet yapıları ise Başbakan’ın ya da atayacağı Ulema’nın onayından geçecektir!” gibi bir genelge çıkarabilirsiniz.
Ressam ve heykeltıraşlara çare bulmak çok zor. Çünkü getirdiğiniz çözüm toplumun “ imanlı” kesiminden gelebilecek “putçuluk” suçlamalarına dayanıklı bir çözüm olmalı. AKP’nin şimdilik bulduğu “lamba ile türbeli Laleli Belediye Amblemleri” ile amaca ulaşmak zor. Daha köklü bir tedbir, üniversitelerdeki resim-heykel bölümlerini biçki-dikiş atölyelerine dönüştürmek olabilir. Ayrıca, resim- heykel müzelerindeki eserleri müzayede ile satıp, hem onlardan kurtulmak, hem de para kazanmak mümkün.
Basın, yayın ve edebiyatla ilgili önlemlerle, hiç akla gelmeyen kazanımlar elde edebilirsiniz. Örneğin, rivayet o ki merhum Menderes’in çıkardığı meşhur basın kanunu, Türk cerrahisine öylesine katkılar sağlamış ki; Basın kanunu nedeniyle ağzını açamayıp, çeneleri kilitlenen pek çok bademcik hastası gazetecinin hasta bademcikleri Türk cerrahlarınca, makatlarından alınmış (!) Onun için bu yasaklara alışkın Türk basın mensuplarının sağlık sorunlarını dert etmeyiniz. Zira Türk doktorları bu konuda “dünyanın en birikimli doktorlarıdır.”
Sayın Başbakan’ım, yarı şaka, yarı ciddi olarak yazdıklarıma bakmayın. Kültür ve sanatı, ekonomi kadar önemli bir boyut olarak algılamayan/algılayamayan yurttaşlar için yazdıklarımın önemi yok. Bu nedenle yazı içinde geçen siz diktatör müsünüz sorusuna, ülke nüfusunun en az %50 si HAYIR cevabı verir.
Bizi bağışlayın – bizimki gariban bir mimar eğlemesi idi?






10 Yorum
coşkun kılıç
Bütün gelişmeler ve özellikle başbakanın verdiği profil kesinlikle Sayın Baran İdil’in tanımlamasındaki bir diktatörlük portresi veriyor. Bu portreyi ondan korkan, tırsan ve görmezden gelenler değil Taksim gibi Kızılay gibi meydanlarda uluorta direnenler kırabilir, törpüleyebilirdi.
Öyle de oldu. Son görüşmelerde Başbakan geri vitese takmak zorunda kaldı.
perihan yılmaz
Zülfü LİVANEL’DEN MEKTUP Mektup….!!
Sevgili genç arkadaşlarım,
Hepinizi yüreğimdeki isyan ve itiraz ateşi ile sevgiyle kucaklıyorum.
Gezide yakılan itiraz ateşi bütün Türkiyeyi ısıtıyor; bu ateşin ışığı bütün Türkiyeyi aydınlatıyor.
Bu ülke sizden kardeşliği, özgürlüğü, dayanışmayı, değişik görüş, ideoloji ve inançların bir arada yaşamasının mümkün olduğunu yeni baştan öğreniyor.
Kutuplaştırılan, birbirine düşürülen, öfke ve nefret dilinin egemenliği altına giren umutsuz bir topluma, yeni ve kavgasız bir dünyanın mümkün olduğunu gösteriyorsunuz.
Meydanlarda barışın güzel dilini konuşarak; kadın-erkek, sağcı-solcu, laik-dindar, Alevi-Sünni, Türk-Kürt ayrımlarını ortadan kaldırıyor, her türlü yaşam tercihine saygı göstererek, dışlayıcı tavra önemli bir ders veriyorsunuz.
Kibarsınız, dürüstsünüz, zekisiniz, sevecensiniz, mizahla ve yaşam sevinciyle dopdolusunuz.
Geçmişte çok acılar çekilen, masum insanların kanıyla yıkanmış Taksim meydanında, yeni bir Türkiyenin çiçeğe durmuş tomurcukları gibi rengârenk görünüyorsunuz.
Üzerimize serpilmiş ölü toprağını söküp attığınız için, örselenmeye çalışılan onurumuzu ve umudumuzu bizlere geri verdiğiniz için, aydınlık bir Türkiye yolunda hepimize asla hiçbir şey eskisi gibi olmayacak dedirttiğiniz için var olun, sağ olun…
Umudumu geri verdiniz
Taksimde yaktığınız ışık Türkiyeye ve dünyaya; sevginin, dayanışmanın, paylaşmanın, tencere ve tavaların ne kadar büyük silahlar olduğunu; gaz bombalarının, plastik mermilerin bunlar karşısında ne kadar etkisiz ve aciz duruma düştüğünü gösterdi.
Onurlu insanlar olarak dimdik ayakta durmanın en büyük silah olduğunu, şiddete başvurmadan neler yapılabileceğini kanıtladı.
Sadece evimizin penceresini açarak, ışığı yakıp söndürerek, tencere ve tavalarla, halayla, türküyle ve birbirimize dayanarak yeter artık diyebileceğimizi gösterdi.
Bunu bize kanıtladığınız için bir yurttaş olarak size minnettarım.
Yok olmaya yüz tutmuş umudumu bana geri verdiniz,
Bireyci bir gençlik anlayışının gerçek olmadığını, yeni kuşakların, dayanmanın sonuna geldiğinde ayağa kalkabileceğini, hepimizin güvencesi olduğunu ve bu saygıyı hak ettiğini bize gösterdiniz.
Böyle bir gençliğe sahip olduğumuz için gururluyuz, onurluyuz.
Zülfü Livaneli
Asuman Yeşilırmak
İyi de Başbakan böyle yazıları okumaz ki… Çünkü okumaya, dinlemeye, bilmeye ihtiyacı yok. Çünkü o her şeyi biliyor. Çünkü onun, İstanbul gibi bir metropolün gelişimini temelden değiştirecek büyük projelerin, Taksime “büyük” bir kültür merkezinin “barok tarzda” olmasının, o kışlanın “muhteşem bir mimari” olduğunun (gerçi hala işlevine karar veremedi, AVM mi, otel mi, müze mi?), Çamlıcaya “büyüüük” bir caminin ne tarzda yapılacağının tartışılmaz kararını verebilecek ve her türden sanat eleştirilerini en egemen dille yapabilecek kadar yetkin olduğundan hiç kuşkusu yok
osman çoban
Ağzı bozuk, her an hakaret etmeye hazır, ruh yapısı kritik bir yöneticinin bu arızaları çıkarması kaçınılmaz. Millet daha fazla sırtında taşımamalı aslında ama şu kömür makarna ilişkisi yok mu?
Ali Usta
Ezik insanların şu özellikleri vardır:
Tahammülsüzlerdir. Tahammül onlara yenilgi gibi gelir.
Nefret doludurlar. Kendi geçmişlerinin acısını başkalarından çıkartırlar.
Saplantıları vardır. Kazandıklarını kaybetmekten ölesiye korkarlar.
İhanete eğilimleri vardır. Kendileri de başkalarına ihanet etmişlerdir, çevrelerindeki her kesin potansiyel bir hain olduğunu düşünerler.
Kincidirler. Bunu marifet zannederler. Kinin nefretin aklı durdurduğundan haberdar değildirler.
Hamaset yaparlar çünkü cehalet onların doğal ortamlarıdır. Cehalete bayılırlar. Kültür onların en büyük kabusudur. Seçkinler diyerek alay ederler. Ne ile alay ettiklerini farkedecek durumda değildir.
Kısaca say say bitmez.
hilmi yetgin
Adam saatlerdir konuşuyor ve naklen bütün televizyonlar veriyor. Nuh diyor peygamber demiyor. Pes yani.
Ferda Çetinkoz
Geri çark etmesini bekliyorum. Mantığın kabul edebileceği bütün sınırları zorladı. Halkın yaratıcı gücü ve direngenliği onu paralize etti, şu anda şaşkın büyük ebatlı toplulukları çatıştırma hevesiyle içinin yangınını söndürebileceğini zannediyor.
Ama kazın ayağı öyle değil tabi.
Ali Utku
Sanki bir kişilik bölünmesi var bunun sonucunda da bir tutarlılık sorunu. Avrupa topluluğuna farklı kendi cemaatine farklı konuşuyor. İşin kötüsü etkili de oluyor. Sonumuz hayrola.
Hasan Kıvırcık
Despotizme bu kadar ince bir dille mesleki alandan seslenilir. Mesleğimizin duayenlerinden Baran İdil hocamız başbakanın yıllara sari siyasi gelişim ve tutumunu, üstelik bunların her birinin sanat, bilim ve mimarlık camialarında ne anlama geldiğini tek tek vurgulamış.
Sanatçılara daha dün benzer şekilde seslenip, kendisine karşı çıkanlardan “çok fena hesap soracağını” ifade etti. Akıl ve vicdan dışı bir demagoji maalesef sürüyor. Kullanılan dili, içinde yatan öfkeyi, karşıtlarını yok etme hevesini bu ülkenin bütün insanları fark ediyor. Neticede bu ülkenin bütün insanlarını aptal zannetmenin de bir bedeli olmalı.
Nitekim ülke tarihinde kesinlikle önemli bir yere sahip olacak günler yaşıyoruz kanaatindeyim.
Sevgili büyüğüm Baran beye bu uyarıcı, belgeleyici yazısı için teşekkür ederim. Tarihe düşülmüş önemli notlardan biri diye düşünüyorum.
Hasan Kıvırcık
Alişan Ortaç
Baran hocam, hastalığı ve hatayı tam olarak teşhis etmişsiniz. Sözünüze, yüreğinize, aklınıza sağlık.
İyi ki varsınız.
Bu diktatör her halde Hanyayı Konyayı anlamıştır. Adana’da Esenboğa’da atıp tuttu ama İstanbul valisine özür diletti. Taksim’i Kızılay’ı tam olarak görse dudağı uçuklardı. Halk neymiş, muhalefet neymiş anlardı. Bindirilmiş kıtalarla miting yapmaya benzemez oraları.