HASAN KIVIRCIK / Birgün
1 Mayıs’ta biraz da aceleye gelmiş bir şekilde Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş tarafından düzenlenen basın toplantısıyla İstanbul Çevre Düzeni Planı açıklandı. Planı az sayıda basın mensubu izledi, Topbaş özet bir sunum yaptı ve plan bilgilerinin internette yayınlanacağı söylendi. Bir gün kadar İBB sitesinde tutulan “Özet Plan” sonra buradan kaldırıldı. Meclise sunulacağı söylenen planla ilgili görüş ve önerilerin onbeş gün içinde sunabileceği belirtildi. Şimdi ise, onbeş gün kadar geçmiş olduğu halde henüz planın meclise sunulup sunulmadığını, ne şekilde ve hangi içerikte sunulduğunu bilemiyoruz.
Plan kararları ve raporlarıyla da gün ışığına çıkmadığı için getirdikleriyle ilgili olarak açık bir tartışma yürütülemiyor. Ancak bir yandan ‘kendi nedenleri’ yüzünden plan oluşturma çalışmalarına katılmayan ilgili meslek odalarına planı anlatma sunumları yapılacağını duyuyoruz.
Demokratikleşme yetersiz
Planı artık bir çizgi gibi görmeyen, onu toplumsal mutabakatın eylem birliği; fizik çevreyi yeniden yapılandırma kararlılığı olarak kabul eden yeni anlayışın ülkemizde de etkili olmaya başladığını düşünmeye başlamıştık. Artık her şeyi çok iyi bilen uzman plancıların kentleri ve yaşam alanlarını uzmanlıkları ve becerileri ölçeğinde üretmeleri döneminin kapandığını kabul etmeye başlamıştık. Hatta bu konuda İstanbul’da kurulan İMP ‘nin “herkesi katılıma çağırmasını”, “kapılarını ve ekranlarını isteyenlere açmasını” mühim bulmuştuk.
Oysa bu sözlerin yankıları bitmeden İstanbul için Çevre Düzeni Planı (arazi kullanım planı) yapmak gibi çok önemli, toplumsal kesimleri içerisine alması şart olan çalışma yine başkana bağlı bir planlama ekibi tarafından çıkarılıveriyor. İşin başlangıcındaki sözleri, somut uygulamalarına başlamadan önce ortaya koyduğu katılımcılık anlayışının kulaklarımıza hoş geldiğini söylemeliyiz. Fakat gündem örneğin 3. Köprüye, karayolları tercihine, Dubai Kulelerine ve İstanbul Planına geldiğinde katılımcılık belirli bir ölçekte bırakılabiliyor ya da unutuluyor.
Katılımın şeklinin belirsizliği ve öznelerin varlığına dayalı sorumluluk haritasına göre değil de yönetimin “platform sunmasına bağlı” olması şu anda en önemli zaaf noktası olarak durmaktadır. Katılımın tarafları olan “katılanların”, yani ilgili grupların isteksizliği, üretim problemleri ise ikinci zaaf noktasını meydana getirmektedir.
Muhalefetsiz toplumsal yapı
Dünyanın ve kentlerin değiştiği, dönüştüğü günümüzde yol haritasını diğer taraftan çizmek, ona müdahil olmak toplumsal yapıların, sivil toplumun, meslek birimlerinin başta gelen görevlerinden olmalıdır. Değişimin farkında olmak ona ait düşüncelerin ve duruşların geliştirilmesi, alternatiflerin sunulması anlamındadır.
Oysa dünyanın küresel güçler tarafından değiştirildiğini, kentlere büyük ölçeklerde müdahalelerde bulunulduğunu, kent alanlarını tamamen ranta dayalı olarak işgal edildiğini son söz, formüle edilen söz, ödünç alınan söz… olarak her yerde tekrarlamaktan daha önemli olan demokratik yaklaşımın bütün bu işgal ve düzenlemeler karşına çıkarılmasıdır.
Böyle donanımlı bir muhalefet yaklaşımı, kendisini de demokratikleştiren ve geliştiren sivil toplum ve meslek birlikleri dalgasından henüz uzaktayız. Bu ise hep daha yarım, daha az olmayı karşımıza çıkarıyor. Daha çabuk köreltilen, daha çabuk terk edilen ve unutulan çıkışlarla yetinmemize neden oluyor.
Plan istenmiyor mu?
1980 yılında “Metropoliten İstanbul’un ülke ve dünyaca bilinen öz değerlerini yitirmeden uluslararası düzeydeki öneminin ülke yararına artırılması” amacıyla yapılmıştı. 1995 yılında ise yaşanan yoğun kentleşme sonucu Gebze’yi de içine alan çalışma daha sonra kriterleri açısından değil yetki yönünden Danıştay tarafından bozuldu ve İstanbul’un bilinen plansız süreci başladı.
Bu gün ise İstanbul orman alanları ve su havzalarıyla ayrılmış olan kuzey eşiklerine gelip dayanmış hatta 99 depremi sonucunda ‘sağlam zemin’ arayışıyla bu eşiklerin de içine dalınmış, kentsel yayılma tam anlamıyla coğrafyayı işgal etmiştir. Artık İstanbul’un doğasına ve İstanbul’un geleceğine tasallut olmadan yeniden yerleşilecek (planlanılacak) alan olmadığına göre kentin dönüşmesi, var olanların değişmesi ve yeniden planlanması gündemdedir. Planlama denince reel olarak anlamamız gereken de budur.
Dolayısıyla İstanbul Çevre Düzeni Planı bütün İstanbulluları ve ülkeyi ilgilendiren çok önemli bir çalışma olması gerekir. Daha baştan bu çalışmanın katılım sorunları ile malul olması samimi yaklaşımla en azından büyük eksiklik ve yanlışlıktır. Ama diğer taraftan bu çalışmanın yetkisi ve sorumluluğu tartışmalı yapılar tarafından üstlenilmesi durumunda ise 1995 planında yaşandığı gibi yine yetki yönünden iptalini kolaylıkla getirebilecektir.
Bu gerçekliği geçmiş planlama süreçlerini yaşayan uzmanların, akademisyenlerin bilmemesi düşünülemez. Sivil toplum yeni ve uçucu ama meslek birimleri de aynı deneyime sahip. Bu durumda akla gelen soru, iptale giden bu yolda acaba istenen, planın reddi ve plansız dönemin sürmesi mi?
Daha fazla demokratik açılım
İkili bir açmazın hem idareyi yönlendirenler açısından hem de toplumsal muhalefet çizgisinde bulunanlarda var olduğunu belirtmeliyiz. Şöyle ki: Bu güne değin her konu için karar geliştirmenin idarenin görevi ve kendi yetkisinde olduğunu düşünen bürokratik yapının yerleşik fikriyat olduğunu kabul etmeliyiz. Yine sadece kendi bürokratik tanımı içinde ilgili gördüğü kurum ve kurullardan “görüş” alıp ama tasarruf yetkisini elinde tutan yapı açısından şimdilerde ortaya konan “katılım” figürlü yaklaşımlar yenidir.
Diğer taraftan, görüşü sorulsun sorulmasın kendi düşüncelerini açıklayan, bununla ilgili çeşitli eylemler de yapan muhalefet yapılarının “katılım” figürlü yapıların içini doldurması, buna çabalaması da (uyum sağlayamamış olmasıyla birlikte…) yenidir.
İşin toplumsallaşmasındaki yöntem eksikliklerini ve yukarıda bahsettiğimiz tersten gidişi bir tarafa bırakırsak asıl olarak sürekli bahsettiğimiz demokratik katılım, kent demokrasisinin kurulması, katılımın özneleriyle tarif edilmesi ve katılımın sorumluluklarla donatılması konusu çözülmemiş olarak hep karşımızdadır.
Gelin katılın, kapılarımız açık söylemi, daha sonra sınırlandırılabilecek ve “buraya kadar” diye yeni dışlamalara dönüşemez. Ok yaydan çıkmıştır ve “gelin katılın…” diyenlerin, katılanların (ya da katılamayanların) açıklamalarından ve yaptıklarından şikayetçi olmaları bu andan itibaren söz konusu olamaz. Söz ağızdan çıkmıştır artık. Eksiklikleriyle de olsa bir deney yaşanmışsa artık yönetim erklerinin bu pozisyonun gerisinde bir duruma dönmeleri ve yeniden “eskinin karar vericileri” gibi davranmalarını haklılaştırmaları düşünülemez.
Ancak demokrasiyi ve demokratik davranma biçimini asıl geliştiren, ‘yeni dünya standartları’, ‘AB kriterleri çerçevesinde…’ yeni süreç tanımları değil, onu talep eden, konu edinen ve kullanmaya kararlı, daha fazla bilgiyle donanmış sivil-muhalif yapılardır.


