İstanbul’un ‘Kentsel Dönüşüm’ ile İmtihanı

14 Dakika Okuma Süresi

…Ve Birleşmiş Milletler Habitat Örgütü Zorla Tahliyeler Danışma Kurulu’nun Önerileri

FADİME BOZTAŞ/Birgün

İstanbul’da Kentsel Dönüşüm Projeleri adı altında yürütülmekte olan projeler; özünde birçok mahallenin zorla tahliye edilmesine, birçoğunun da zorla tahliye tehdidi altında yaşamasına neden olan, “dönüşüm alanını” sadece fiziki müdahaleler ile “dönüştürülebilecek” “çöküntü alanları” olarak tarif eden, mahalle sakinlerinin taraf olarak proje hazırlık sürecine kendi şartlarına uygun sosyal, ekonomik, kültürel talepler ile katılımına imkân tanımayan, mahalleleri kapalı karar alma süreçlerinde alınan kararlar ile yıkıp, bölge halkını zorla tahliye ettikten sonra “eşyadan ve insandan arındırılan, boş alanları” üst gelir gruplarına pazarlayarak, kamu ve özel sektör temsilcisi yatırımcıların kâr elde etmelerini amaçlayan, göstermelik çözüm önerileri ve “ucuz konut edindirme” vaatleri ile zorla evlerinden çıkarılan mahalle sakinlerini Toplu Konut İdaresi’ne (TOKİ), sosyo-ekonomik gerçekler göz önünde bulundurulmadan on beş / yirmi yıl süreyle borçlandıran “imar faaliyetleri”dir.

Kentsel Dönüşüm Projeleri, ulusal ve uluslararası hukukun açık ihlalleri olarak, Türkiye’nin taraf olduğu Gündem 21 ve Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal, Kültürel Haklar Sözleşmesi’ne ve Genel Yorumlarına aykırı olarak yürütülmektedir. Kentsel Dönüşüm Kanunu henüz Meclis Komisyonlarında incelenmekte olan bir taslak halindedir, yani Kentsel Dönüşüm ile ilgili hükümler henüz ulusal mevzuatın bir parçası olarak yasallaşmamıştır. Bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıda olan, Tarihi Yarımada düşünüldüğünde tamamı Dünya Miras Alanı sınırları içerisinde bulunan, her biri kendine özgü “Yönetim Planları” ile koruma altına alınması gereken “sit alanlarındaki” uygulamalar, 5366 sayılı “Yıpranan Alanların Yenilenerek Korunması ve Kullanılarak Yaşatılması” Kanunu kapsamında “Kentsel Yenileme Projeleri”, sit alanları dışındakiler ise 5393 sayılı Belediye Kanununun 73. Maddesi çerçevesinde “Kentsel Dönüşüm” Projeleri olarak anılmaktadır. Ancak, yasal boşluklar nedeniyle ya da “ihtiyaca” göre farklı isimlerle anılsalar da sonuç olarak Kentsel Dönüşüm Projeleri, herkes için yaşanabilir bir çevrede konut hakkı sağlamak yerine, “çöküntü alanlarının”, “insan ve eşyadan arındırılarak”, “boş arazi” olarak “yatırımcıya” teslim edilebilmesinin aracı olarak karşımıza çıkmaktadır.

‘Alternatif projeler’ yok sayılıyor
Mahallelerin gerçek sahipleri ile birlikte hazırlanan “alternatif projeler”, Kentsel Dönüşüm Projeleri yürütücüsü kamu otoritelerince yok sayılmakta, sivil toplum kuruluşlarının, mahalle derneklerinin, meslek odalarının, üniversitelerin uyarıları dikkate alınmamaktadır.

İstanbul’un ve İstanbulluların karşı karşıya kaldığı bu imtihanın bir de Birleşmiş Milletler Habitat Örgütü, Zorla Tahliyeler Danışma Kurulu (AGFE-Advicery Board for Forced Evictions) tarafından değerlendirilebilmesi için, 21 kuruluş tarafından yapılan davete cevap veren Birleşmiş Milletler Habitat Örgütü, İstanbul Misyonu’nu görevlendirerek (Prof. Yves Cabannes, Prof. Arif Hasan ve Cihan Uzunçarşılı Baysal) İstanbul’da incelemelerin ve ikili görüşmelerin yapılmasını sağlamıştır. 8-12 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilmiş olan Misyon incelemeleri sonrasında hazırlanan rapor, Habitat Örgütü ilgili Kurullarına iletilmiş ve 14.10.2009 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilmiş olan bir basın toplantısı ile kamuoyuna duyurulmuştur.

AGFE İstanbul Misyonu, aralarında Sulukule, Gülsuyu/Gülensu, Başıbüyük, Süleymaniye, Tarlabaşı, Fener-Balat, Bezirganbahçe, Küçükbakkalköy’ün de bulunduğu mahallelere yaptığı ziyaretlere ve kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları, mahalle dernekleri ve akademisyenlerle gerçekleştirilen görüşmelere dayanarak hazırladığı rapor çerçevesinde İstanbul’da gerçekleştirilmekte olan zorla tahliyelerin arka planı ile ilgili tespitler ve tavsiyelerde bulunmuştur.

8-10 milyon kişi etkilenecek
Rapora göre, Heyet tarafından ziyaret edilen yerleşim bölgelerinde yaklaşık 80.000 kişinin direkt olarak projelerden etkilendiği saptanmıştır. Ayazma/Tepeüstü, Küçükbakkalköy ve Sulukule’de toplam 12.730 kişinin evleri yıkılmıştır. İnsanların kendi rızaları ile evlerini sattıkları ya da Belediyeler ile anlaştıkları vakalar her ne kadar “zorla tahliye” olarak adlandırılamasa da, heyetin bulgularına göre kentsel dönüşüm projelerine isteyerek onay veren kesim küçük bir azınlıktır ve insanların çoğu devlet yetkilileri ile sözleşme imzalamaya zorlanarak projelere katılmışlardır. Heyet tarafından ziyaret edilen mahallelerin yanı sıra, zorla tahliye/ev boşaltma tehdidi altında olan birçok mahalle bulunmaktadır.

Şu an elde bulunan veriler ile doğrudan etkilenecek kişi sayısını bulmak zordur ancak olayın boyutu ve İstanbul’un tümü göz önüne alındığında, ciddi tehdit altında olan kişi sayısının 1 milyon gibi bir rakamla ifadesi mütevazı bir tahmindir. TOKİ ve Büyükşehir Belediyesi’nin İstanbul’da 1 milyon yeni konut yapacaklarını açıklamaları olayın dramatik boyutunu daha da açık bir şekilde ortaya koymuştur; eğer süregelen kentsel dönüşüm uygulamaları devam eder ve bu uygulamaları tersine çevirecek bir şey yapıl(a)mazsa, bu 1 milyon konutta oturmakta olan orta ve alt gelir grubundan 8-10 milyon kişi bu karardan etkilenecektir.

İstanbul AGFE Misyonu Başkanı Yves Cabannes, basın toplantısı sırasında, “İstanbul’da zorla tahliyelerin gerçekleştiriliyor olduğunu” tespit ettiklerini, bu durumun da en fazla zaten zor durumda olan Roman ve Kürt nüfusu etkilediğini dile getirmiştir. Yerinde iyileştirme ve bütünleştirilmiş politikalar ile çözümler üretmenin mümkün olabileceğini ifade etmiş ve AGFE’nin önerilerini şu şekilde sıralamıştır:

»Zorunlu Tahliyelerin görünür kılınması için ve gerekli çalışmaların yürütülebilmesi için “Zorunlu Tahliyeler Gözlemevi” kurulması.
»Ulusal ve uluslararası hukukun uyumlu hale getirilmesi; bu kapsamda 5366 ve 5393 sayılı Kanunlar ile ilgili gerekli değişikliklerin yapılması; bu kanunların TOKİ ve belediyelere kentsel dönüşüm ile ilgili tanımakta olduğu yetkilerin gözden geçirilmesi.
»Barınma Hakkını koruyan uygun çözümler bulununcaya kadar zorunlu tahliye ve yıkımların durdurulması.
»Hayata geçirilecek olan tüm büyük çaplı projeler ile ilgili, zorunlu tahliye ve yıkım etki değerlendirmesinin yapılması (Üçüncü köprü projesi ile ilgili olarak yapılması gereken öncelikli çalışmalardan birisinin de etki değerlendirmesi olması gerektiği vurgulanmıştır).
»Tüm gecekondu alanlarının yasal statüye kavuşturulması (Bu kapsamda, arazi kullanım hakkının kolektif olarak kullanılmasının mümkün olduğu alternatif çözümler ile ilgili çalışılması gerektiği -örneğin, Community Land Trust (Mahalle Toprak Vakıfları)- vurgulanmıştır.
»TOKİ modeli yerine, katılımcı mekanizmalar kullanarak “bütünleştirilmiş projeler” ile uygulamalar yürütülmesi (Fiziki iyileştirmeler yerine, sosyal, kültürel ve ekonomik sürdürülebilirliği destekleyecek, bölge halkının daha iyi yaşam koşullarına erişimine yardımcı olacak bütünleştirilmiş politikalar).

Dayanışma Ağları
Cabannes’dan sonra söz alan Prof. Arif Hassan zorunlu tahliyelerin engellenebilmesinin ancak mahallelerin güçbirliği oluşturması; kendi içlerinde ve birbirleri ile dayanışması ile mümkün olabileceğini, İstanbul’da birçok kuruluşun aynı sorunun çözümü için çalışmakta olduğunu ancak bu kuruluşların bir arada çalış(a)mamalarından kaynaklanan sorunların çözümü daha da uzaklaştırıyor olduğunu hatırlatmıştır. Bir araya gelerek büyük bir ağ oluşturulması, bir “taraf” oluşturacak şekilde güçbirliği yaratılması gerektiğini vurgulamıştır.

Prof. Arif Hassan konuşmasında, neyin, neden korunması gerektiğinin anlaşılması için bir dokümantasyon sisteminin oluşturulması gerektiğini; insanların/devletin mahalleye yaptığı yatırımlar, alanın mevcut piyasa değeri, mahallelerin oluşum süreçleri, tarihi/kültürel zenginlikleri ile ilgili bilgilerin derlenmesi ve basın aracılığıyla kamuoyu ile paylaşılması gerektiğini dile getirmiştir. Mahalleri koruyacak örgütlenmenin, politikacıları, üniversiteleri, aydınları, medyayı etkileyecek kadar güçlü olması gerektiğini vurgulamış ve eğer bu başarılamazsa, mahallelerinin korunmasının mümkün olamayacağının altını çizmiştir.

AGFE İstanbul Misyonu
2009 İstanbul Raporu özeti

Temel Sonuçlar
AGFE Heyetinin vardığı en önemli sonuç, İstanbul’da zorla tahliye ve ev boşaltmaların gerçekleştirilmekte olduğudur. Elde edilen bulgular ışığında, Türkiye, taraf olduğu BM-Ekonomik Sosyal Kültürel Haklar Sözleşmesi 11/1 Madde ile 4 ve 7 no’lu Genel Yorumları ihlal etmektedir.

Aynı zamanda, tüm taraflardan ve yapılan ziyaretlerden toplanan deliller göstermektedir ki, 1996’da İstanbul’daki Habitat II Konferansında imzalanan HABITAT Gündemine Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ilerleyici konut hakkı açısından saygı göstermemektedir. Bu süreç, ardı ardına yapılan yeni yasalar ile HABİTAT Gündeminin tam aksine haklardaki kazanımdan geriye gidiştir. Özellikle 5366 sayılı yasanın tamamı ile 5393 sayılı yasanın 73. maddesi konut hakkı kazanımlarından geriye gidişin önemli araçlarıdır. “Maddi olarak erişilebilir/satın alınabilir konut hakkı” HABİTAT Gündeminin 85-90-91 ve 142. maddelerinde yer alırken, 68(g) ve 40 (h) maddeleri maddeten kiralamaya elverişli konut miktarını arttırmayı alternatif olarak öne sürer. ‘Maddi olarak erişilebilir/satın alınabilir konut hakkı’ HABİTAT Gündeminde konut hakkının en önemli yönü olarak ele alınır ve bu hedefin gerçekleşmesi için katılımcı yöntemler önerilir. TC Hükümetinin uygulamaları HABİTAT Gündeminin bu kriterlerine de saygı göstermemektedir.

İstanbul’un zorunlu tahliyelere çözümler üretmek ve yaratıcı metotlar ile mevcut durumun üstesinden gelebilmek için sahip olduğu güncel değerler, şehir genelinde bulunan çeşitli eşgüdümler ve mahalle düzeyindeki örgütlenmelerdir. Bu anlamda, Sulukule Platformu ya da Tarlabaşı Derneği gibi mahalle merkezli kuruluşların ya da Mahalle Dernekleri Birliği ya da Konut Hakkı Platformu gibi İstanbul merkezli ağların üstlendikleri roller hayati önem taşımaktadır.

Aynı zamanda, İstanbul üniversitelerinin tamamınca desteklenen akademisyen ve biliminsanı mobilizasyonu ve koordinasyonu çok değerli ve aydınlık bir geleceği başlatabilir. Bu yaratıcı yaklaşımın en önemli örneklerinden birisi, Hükümetin Sulukule için önerisine bir alternatif sunan STOP (Sınır Tanımayan Otonom Plancılar) girişimidir. Ayrıca, Mahalle Dernekleri, Sivil Toplum Kuruluşları ve profesyonel kuruluşlar arasında çok güçlü olamasa da bir ilişki kurulmuş durumdadır.

Tavsiyeler
»Zorla Tahliyeler konusunda detaylı araştırma ve Tahliyeler ve Yıkımlar Gözlem Evi Kurulması.
»Türkiye’de toprak, barınma ve kentsel yenileme/rehabilitasyon hakkındaki hukuki çerçevenin uluslararası hukuk ve antlaşmalar ve özellikle Avrupa Birliği seviyesindeki kanunlar ve haklarla uyumlu hale getirilmesi.
»BM İnsan Yerleşimleri Barınma Hakkı Özel Raportörünün davet edilmesi.
»TOKİ’ye verilen 2009 En İyi Uygulamalar Ödülü ile ilgili kararın yeniden gözden geçirilmesi; bu konu BM İnsan Yerleşimlerinin (ve daha az olmak kaydıyla AGFE’nin) uluslararası ve ulusal meşruiyeti için çok önemlidir. Misyonun elde ettiği bilgilere göre TOKİ, bahsi geçen proje için ödül almamalıdır.
»Uluslararası işbirliği; Ekonomik, Sosyal, Kültürel Haklar Antlaşması madde 11 / Genel Yorum 4’de ve İnsan Yerleşimleri Gündeminde belirtildiği üzere uluslararası taahhütler ve eylem planları önerilebilir. Örneğin, gecekondu yerleşimlerinin iyileştirilmeleri için Türkiye’ye finansal destek ve krediler sağlanabilir.

BM İnsan Yerleşimleri tarafından Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne ve onun yerel yönetimlere iletilecek öneriler:

Zorla Tahliyeler ve Yıkımlar:
»Türkiye’nin onayladığı uluslararası insan hakları antlaşmalarıyla güvence altına alınan yurttaşlarının barınma haklarının sağlanması için uygun çözümler sağlanana kadar hükümete, bekleyen ve olası tahliyelerin tamamını durdurma çağrısı.
»Hükümete, Romanlar, Kürtler gibi etnik azınlıklar ve sözleşmesi olan ya da olmayan kiracılar gibi toplumun daha zayıf kesimlerini etkileyen tahliyeleri ve yıkımları öncelikli durdurma önerisi.
»Hükümete, ailelere evlerinin yıkılabilmesi için sözleşme imzalatmayı amaçlayan farklı şekillerdeki baskıcı uygulamaları durdurma daveti.
»Hükümetin, İstanbul’u küresel bir şehre dönüştüren her bir büyük çaplı proje ve yatırımın tahliye ve yıkım etki değerlendirmesini yapma konusunda uyarılması. (Bu etki değerlendirmeleri bütün ilgili aktörlerin oluşturacağı bir komisyon tarafından koordine edilmeli, tahliyeler ve yıkımlar üzerine çalışan bağımsız profesyoneller ve akademisyenler tarafından yürütülmelidir. Bu değerlendirmeler kamuya duyurulmalı, kararların alınmasında ve gelişmelerin planlamasında etkili kılınmalıdır).

Barınma ve şehir politikaları:
TC Hükümetinin 2006’da İstanbul’da imzalanan İnsan Yerleşimleri Gündeminin prensiplerini temel alan haklar yaklaşımı ışığında mevcut politikalarını gözden geçirmeye davet edilmesi.

Zaman ve gayretle iyi kalitede mahalleler üreten ailelerin gecekondularının bulunduğu toprakların tapularının verilmesi ve olumlu bir şekilde yapılmış toprak aflarının yasal güvenceye çevrilmesi. Bu yasallaştırma ve toprak kullanım hakkının güvence altına alınması, 2008 İnsan Yerleşimleri Ödülü alan Mahalle Toprak Vakıfları gibi kolektif çözümleri de içine almalıdır.

Daha yaşanabilir şehirler için hükümete politikalarını gözden geçirme önerisi. Bu kent politikasının temelini gecekonduların yıkılarak yüksek katlı apartmanlarla değiştirilmesinden oluşan kentsel yenileme pratiklerinin modifiye edilmesi oluşturur. Yerine bütünleşmiş mahalle iyileştirme politikalarının yürürlüğe konması gerekir. Kredi ve teknik destek ile kolaylaştırılacak makul yoğunlaşma önlemlerine ilaveten, düşük-gelirli mahallelerde yoksulluk ve kaynak eksikliği kalıcı özellikler olarak göründüğünden, bütünleşmiş bir yaklaşım gelir artışı ve istihdam yaratma unsurlarına öncelik vermeyi gerektirir. Böyle bir politikanın bir başka önemli unsuru da deprem riskinin azaltılması olacaktır.

Katılımcı Yöntemler: Tüm sürecin, formülasyon, tasarım, uygulama ve kontrol safhalarını da kapsayacak şekilde, bölge halkını, hak sahiplerini ve ilgili kişileri içerisine alacak “katılımcı yöntemler” ile oluşturulması. Bu bileşen, pek çok uluslararası deneyimin de gösterdiği gibi zorunlu tahliyelerin önlenmesinde, kent ve kentlilerin yararına yaratıcı ve olumlu çözümler bulunmasında en önemli araçtır.

Yönetim Üzerine: Hükümetin ulusal düzeyde, BM Habitat Örgütü Baş Yönetmeninin tavsiyeleri doğrultusunda “Uluslararası Gözlemevi” oluşturması. Bu Gözlemevinin görevi:

(a) devam etmekte olan ya da meydana gelecek zorunlu tahliyeleri ve yıkımları izlemek;
(b) Ulusal ve bölgesel ölçekte hukuki çerçeveyi ve politikaları izleyerek, ilerleme ya da gerileme ile ilgili görüş bildirmek;
(c) Zorunlu tahliyeler hususunda oluşturulmuş başarılı süreç ve yöntemleri belirlemek;
(d) yapılan çalışmaların sonuçları ile ilgili ulusal ve uluslararası medyayı bilgilendirmek ve
(e) Basit iletişim yolları ile kuruluşlara ve halka bilgi vermek.

2 Yorum

  1. mustafa yalçınkaya

    ben de yukarıdaki yazıdaki sürekli tekrarlardan, tekrar eden öngörü-fikirlerden rahatsızlandım. yazanın kendi görüşünün sağlamlığından emin olmadığı her cümlesinden anlaşılıyor. eskilerin mugalata dediği birşey vardır burada o yapılıyor. sayılar varsayımlar baskı altında anlaşanlar yüzde seksenler falan da filan. ya bir bildiğiniz varsa, bilgi desteğinde oluşan kanınızı varsa yazın ama onun mesnetlenmesi için kendinizin bilmediği inanmadığı sayılar unesco bildirileri falan sıkıştırmayın araya. esas mahiyette şimdilerde (şu sıralarda demek anlamında kullanıyorum) orada oturanların daha fazla hakları olsun istiyorsanız, onlara verildiği söylenen hakları yetersiz buluyorsanız bunu çoğaltmak doğrudur diyorsanız bunu söyleyin herkes size iştirak eder. oradaki mülk sahiplerinin mallarının değerlendirilmesi gerekir; bunun için şu yapılması şu şekilde bir fonlama yapılması lazım diyorsanız bunlara herkes iştirak etmese bile temennizi anlar. ama kafa bulandıran bir sürü (argüman bile sayılmayan) maruzatı sıralamanız kusura bakmayın safsatadır. (bilgi kaynağı olmayan çıkarım anlamında) bizim toplumuzda yeni kafa karışıklığına yol açacak safsata üretimlerine ne kadar ihtiyacımız var; isterseniz sayın yazar bunu bir düşünün.
    saygılar

  2. Mesut Sanlı

    Alternatif proje (!) sorunları:
    Eğer bir alternatif proje yapılırsa bunun daha iyi olması beklenir ama NEYE GÖRE?
    Ya kamu yararı gözetilmiştir; çünkü toplumcu olduğumuzu varsayız, m2’ler, yoğunluklar bu kapsamda oluşturulacak bir senaryoya göre (muhtemelen) azaltılırken kamusal alanlar artmıştır,
    Ya bireysel çıkarlar gözetilmiştir, yani malsahiplerinin pazarlık gücü arttırılacak şekilde inşaat alanları arttırılmıştır. Bu durumda kamu yararından söz etmek mümkün değildir ama bireysel çıkarların gözetildiğini söyleyebiliriz.
    Ya da başka bir yol izlenmiştir. Ancak her seferinde hedef bellidir. Kamusal yada değil. Ama kamusal çıkar gözetildi izlenimi verilen bir proje çünkü diğeri bu yönden eleştiriliyordu eğer, ikinci durumla ilgiliyse o zaman iki olasılık vardır: Birincisi, bir halk dalkavukluğu ikincisi ise “sen yapma ben yapayım” durumu. Sulukule projesi bu sitede geniş ölçüde işlendi. Bende en fazla iz bırakan yazı, alternatif olarak öne sürülen projenin aslında çok daha fazla m2 çok daha fazla emsal kullandığını kanıtlayan yazı idi.
    Şimdi soru şurada: biz ne yapıyoruz? Toplumcu muyuz gerçekten?
    Sosyal proje konusu ise başlı başına ve bizim Türkiye’de ne üniversitelerimizde ne de meslek gruplarımızda çok bilinmeyen bir proje türüdür. Belki de sorun buradan kaynaklanmaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir