İstanbul’da köprüleri atmak!

8 Dakika Okuma Süresi

TUĞÇE TURAN / Radikal
Sözü fazla dolandırmaya gerek yok. En basit anlatımıyla Türkiye’nin ve bu Türkiye’nin ufak bir numunesi olarak İstanbul’un; Boğaz’a 3. Köprünün yapılması karşısında takınacağı tavır; demokratik sivil toplum düşüncesine ne kadar yakın olduğumuzu belirleyecektir.

Dünyanın en hızlı dönüşen şehirlerinden birisi olarak İstanbul; 20 milyona yaklaşan nüfusuyla benzerleri ile birçok ortak probleme sahip. Bunların başında da trafik geliyor. Ama belki de daha büyük bir problem İstanbul’un nasıl yönetildiği. 3. köprü tartışmaları yakında-uygun görüldüğü anda- gazete manşetlerine taşındığı zaman, konu etrafında şekilenecek tartışmalar, bizim asıl sorunumuz. Bizim asıl sorunumuz, başta İstanbul ve aslında tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak süregelen politikalara nasıl tepki vereceğimiz, bu politikaların oluşturulmasına nasıl katkıda bulunacağımız. İstanbul ve söz konusu projenin büyüklüğü göz önüne alındığında, Türkiye vatandaşları olarak 3. köprüye vereceğimiz tepki; uzun süredir politikayla, politikacılarla ve toplum hayatımızla kurduğumuz ilişkileri yeniden şekillendirecek veya olduğu gibi yeniden üretecektir. Gelip geçen tüm iktidarların dönemsel çıkarlarına umarsızca feda ettiği, ve bunu yaparken de kimseye hesap vermek zorunda kalmadığı bu kent, çok yakında, büyük bir öyle umalım-çatışmaya sahne olacak. Kafası önde telaşla yürüyen, geçim derdinden başka bir şeyle ilgilenmeyen, veya kendini ekmeğini kazandığı yere ait hissetmeyen, kimliksiz kalabalıkların sessiz kabullenişiyle; yaşamına, kentine, geleceğine, ödediği vergilere, isteklerine sahip çıkan kentlinin; etkin bir şekilde yaşadığı şehirde olanları sorguladığı iki durumun çatışması. Bu çatışmanın sonunda galip gelecek taraf, son derece açık bir şekilde sadece İstanbul’un değil, Türkiye’nin de bundan sonraki öyküsünü belirleyecektir.

Maliyeti nasıl karşılanacak?
1988 yılında inşaatı tamamlanan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün maliyeti o günün rakamıyla 130 milyon dolardır. Bu büyüklükte bir meblağın nasıl harcanacağı konusunda söz sahibi olması gereken ilk grup vergi ödeyen vatandaşlar, ikinci grup ise köprü yapımından birebir etkilenecek İstanbullulardır. Yine de mevcut yönetimler; genel anlayışı bozmayan bir tavırla, karar alma hakkını monopolize etmek, halkı yanlış yönlendirmek, hatta bürokratik mekanizmaların sağlıksız işlemesine sebep olmak suretiyle kısa dönemdeki çıkarlarını garantilemek için birçok şeyi feda etmektedirler. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklama, mevcut yönetim reflekslerinde hiç bir değişiklik olmadığını göstermektedir. Sayın Yıldırım yaptığı açıklamada, köprünün yapılacağı yerin belirlendiğini, ancak spekülatörlere meydan vermemek için bunun gizli tutulduğunu müjdeliyor ve ekliyordu; “Heyecanınızı anlıyorum, fakat sabretmeniz gerecek”. Ulaştırma Bakanı’nın kimin heyecanını kastettiğini anlamak oldukça güç, çünkü servis sağlanması gereken asıl kişiler olarak biz- yani toplum, henüz bu konuda bir görüş bildirmedik. Görüş bildiren birilerini dinlemek istediklerinde; konunun yavaş yavaş gündeme getirildiği birinci AK Parti iktidarı sırasında Mimarlar Odası ve Çevre Değerlendirme Kurulu gibi, konuya uzmanlık alajnı dahilinde yaklaşan ve buna karşı olduklarını açıkça belirten gruplara kulak vermeleri gerekirdi.
Onların sesini duyan olmadı. Yine Büyükşehir Belediyesi’nin kendi sayfasında yer alan ‘Vatandaşlardan Öneriler’ şeklinde ehlileştirilmiş bir sivil platformu da dikkate almamış olmalılar çünkü yazılan binlerce öneriye şöyle bir göz attığınızda, köprüden söz eden fazla insan olmadığını görmek çok da güç değil.

Öyleyse bu denklemde işlemeyen nedir? Bunu kendimize sormamız gerek. Bu içinde yaşadığımız kente olan borcumuzdur. Hızla göç alan İstanbul gibi kentlerin yıllara değil, on yıllara yönelik öngörülerle, sağduyu ile yönetilmesi gerektiğini artık anlamamız gerekiyor. İstanbul’un halihazırda bir trafik yönetim politikasının olmayışı, düzensizce akan trafik, her gün trafiğe eklenen yeni araçlar, tercih edilebilir olmaktan çıkmış toplu taşıma, kentin hiçbir yerinde caydırıcı ve teşvik edici uygulamaların hayata geçirilmeyişi, günden güne çözümler üreterek popülist politikalarla geçiştirilmeye çalışılan sorunlara eklenen bilinçsizliğimiz, bizi bu noktaya getirdi. Turgut Özal, 1989 yılında yaptığı bir açıklamada, “Karayolu hürriyeti temsil eder” diyordu. “Demiryolu sistemlerinde insanları kontrol etmek kolaydır”. Rahmetli Turgut Özal insanların arabalarında sabah akşam ikişer saat harcayarak işten eve-evden işe gitmesini özgürlükle bağdaştırır mıydı bilemiyoruz.

Birinci köprü karşılaştırması
Geçtiğimiz yıllarda katılıdığı Ulaştırma Zirvesi’nde Kadir Topbaş, meseleye nasıl baktığını açıkça özetliyordu: “Zamanında birinci köprüye de karşı çıkanlar oldu, ama yapıldı. Şimdi 3. köprüyü konuşuyoruz zamanı gelir 5.sini de konuşuruz” Bu yaklaşımla bizi karayolu ve bireysel taşımacılığa hapseden korkunç bir kısır döngüye gireceğimizi anlamak için bilim insanı olmaya gerek yok. Her gün yaşadığımız trafik sorununun farklı farklı çözümleri vardır, ve bu çözümler içerisinde en son başvurulması gereken de İstanbul’un çehresini baştan aşağı değiştirecek bir köprü inşaatıdır. Halihazırda devam eden Marmaray Projesi tamamlanmadan, bunun kent trafiğine yapacağı etkiyi görmeden, insanları toplu taşımayı seçmeye sevk edecek ceza ve teşvik uygulamaları hayata geçirilmeden bu çapta bir projenin altına girmek; yine-yeniden yönetişim tarihimize bir başka başarısızlık eklemekten öteye geçemeyecektir.
Vatandaşlar olarak 3. köprünün bize hizmet olarak hiçbir geri dönüşü olmayacaktır. Aksine, uzmanların da söylediği gibi, karayoluna dayalı tercihler trafiği daha da artıracak, yeni yeni semtler yaratarak nüfus patlamasına sebep olacak ve bizi birkaç yıl içerisinde başladığımız noktaya geri getirecektir. Bundan nemalanacak çok güçlü çıkar grupları olacaktır tabii. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün kuzeyine yapılacak bir köprünün oluşturacağı yeni yerleşim alanı potansiyellerini değerlendirebilirsiniz. Gözümüzün önünde yıldan yıla kırpıla kırpıla bir avuç kalan İstanbul ormanlarını korumaktan aciz Büyükşehir Belediyesi’nin çevre yollarıyla ülkenin ve şehrin geri kalanına kesintisiz bağlantısı sağlanmış bu alanlarda yeni yerleşimleri engelleyebileceğine de inanabilirsiniz. Kuzeye yapılan köprünün, çalışmaları geçenlerde tamamlanan Karadeniz sahil yoluna eklemleneceğini, ve böylece Asya ve Avrupa arasında süregelen ticaretin kendisine yeni yollar açmak kaydıyla; bize de zenginlik katacağını söyleyebilirsiniz. Ama bunların hiçbirisi asıl sorunumuzu çözmeyecek, karayollarına, arabalara, petrole ve çevresel-toplumsal etkileri denkleme eklemeden hesaplar yapan bir ekonomi sistemine olan bağımlılığımızı, ve daha da somut bir şekilde, arabanızda geçirdiğiniz saatleri azaltmaya yetmeyecek.

Bilinçlenen sivil toplum
Dünya değişiyor, küresel ölçekte insanlığı tehdit eden sorunların başında gelen iklim değişikliği karşısında sivil toplum, günden güne daha bilinçli bir hale geliyor. Böyle bir resim karşısında çok fazla seçeneğimiz yok. Gelişme çizgisi olarak bizden önde olan Londra, New York gibi büyük kentlerin kaderini paylaşabiliriz, hava kirliliği, doğal yapının bozulması, artan kanser ve astım vakaları. Ya da, daha her yolu tüketmemişken, Belgrad Ormanları elimizin altında dururken, onların sağladığı iklimsel etkilerden faydalanabiliyorken, Londra ve New York gibi kentlerin tecrübelerinden kendimize dersler çıkararak, yeni bir tercih belirleyebiliriz. Daha da önemlisi politika yapanları bu tercihlere zorlayabiliriz. Sonunda, sürdürülebilir büyüme fikrine uyumlu, gelecek kuşakları tehdit etmeyen, sonunda yine bizi tüketmeyen politikaları yaratabilmiş bireyler olarak; yanlışları durdurabilir ve onları uzlaşmayla yaratılmış, hepimizin yararına olacak çözümlere vesile yapabiliriz. Mevcut yöneticilerimizin beyanları; yönetim anlayışlarının değişmediğini gösteriyor. Asıl soru şu olmalı: sivil toplum olarak biz değiştik mi? Tarihin önemli bir dönemecinde bulunuyoruz. Bunu fark etmek için, durup biraz düşünmek yeterli. Arabanızda işe giderken mesela. Eminim yeterli zamanınız olarcaktır. Bu kadarını, bizden hiçbir şeyini esirgemeyen, ve binyıllardır umarsızca talan etmemize rağmen varlığını sürdürmeyi başarmış bu kente, İstanbul’a borçluyuz.

4 Yorum

  1. Fehmi Tuğlacı

    Yazıda geçen Normandiya Brötanya olacak özür dilerim.

  2. Fehmi Tuğlacı

    Boğaz köprüleri büyüklüğündeki köprülerin sadece işlevleriyle değil ideolojik rolleriyle de son derece önemli etkileri vardır. Sanıyorum bunu dünyada en iyi anlayan ülkelerin başında Fransa gelmektedir. Fransa’da 60’lı yıllarda Brötanya, Oksitanya, Korsika ve daha farklı boyutta Alzas bölgesinin bağımsızlığı için mücadele eden silahlı gruplar vardı. Bugün gelinen noktada sadece Korsika’ya belirli bir otonomi verdi Fransa. Geriye kalan tüm bağımsızlık istekleri ya hızlı tren, ya köprüler (Foster’ın olağanüstü köprüsü bu serinin son örneği oldu) ya otoyollar tarafından yokedildi. Zaten ayrımcı hareketler de özellikle altyapıya saldırıyorlardı. Örneğin Brötanya’da mücadele eden Dr Simeoni’nin Normandiya Bağımsızlık Ordusu elektrik direklerini havaya uçurma konusunda uzmanlaşmıştı.
    Boğaziçi köprüsü kesinlikle İstanbul’un kent gelişmesini olumsuz etkiledi. Bu gün yapılmak istenen köprü ise Karadeniz Otoyolunun köprüsü gerçekte. Zaten kendileri de 35 kilometreye kadar çıkış verilmeyecek derken bunu kastediyorlar.
    Tüp geçiş de aslında İstanbul kenti açısından irdelenirse çok anlamlı olmayacaktır. O da aslında muhtemelen bir uluslararası yük taşımacılığı projesinin parçasıdır.
    Burada sorun sivil toplum örgütlerinde. Bir tarafta siyasi, bir tarafta kenti doğrudan ilgilendiren bir taraftanda uluslararası sermayenin dünyayı yeniden şekillendirmesi üzerine bir oyun oynanıyor. Bu oyuna sadece ekolojik dengeleri ileri sürerek karşı koymak mümkün değil. Geçmişin ideolojik söylemleri sadece içi boş sloganlar olarak bu sürecin desteklenmesini sağlıyor. Oktay beyin yazısı buna çok güzel bir örnek. Okuyanın ilk olarak aklına bu derece saplantılı ve kendisini tekrarlayan bir görüşün doğru olamayacağı geliyor. Halbuki haklı olduğu çok nokta var.
    Söylemek istediğim günümüz STK larının artık eskinin muhalefet yöntemlerini gözden geçirmeleri gerektiği. Yeni alternatif projelerin üretilemediği üstelik projelerin bir suç unsuru sayıldığı bir toplumda alternatifsizlik sadece proje üretenlere yarar. Toplumun projeleri olmalı ve bunlar STK ların da katıldığı ortamlarda üretilmeli.

  3. fehmi bal

    Köprüler kurmaya meraklı bir toplumun bu çabası içten gelen bir sıçrama değil uluslararası sermayenin ve öğretisinin bir sonucu. Kafaya bir kez 3. köprü takıldı ve bu bir vesileyle mutlaka yapılmak isteniyor. Tuğçe hanımın İstanbul halkı için sorduğu ayırd edici şu saptama önemli gerçekten: “Boğaz’a 3. Köprünün yapılması karşısında takınacağı tavır; demokratik sivil toplum düşüncesine ne kadar yakın olduğumuzu belirleyecektir.”
    Asıl sorun aşağı yukarı budur, ne lazım geliyorsa ona ihtiyaç duyanların da karar verdiği bir düzen yerine kurgusal bir yaklaşım sorunludur gerçekten.
    Saygılarımla

  4. sevim dokucu

    Köprüleri ulaşımın tek seçeneği sayan görüş hiç bir uzlaşı aramadan kendi lobisiyle yoluna devam ediyor. Kısmen geri çekiliyor ama hiç vazgeçmiyor. Oysa bütün uzmanlar şu ana kadar başka bir köprünün kentin gelişimini ne duruma getireceğini ispatladılar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir