İstanbul’a 3. köprü yapılacak… Bir ayağı Beykoz’da…

5 Dakika Okuma Süresi

Yeter Özdemir Şahin*

Elin adamı dünyanın fotoğrafını çekmiş. Yok hayır; öyle uzaydan görünen bir gezegen gibi değil. Patikalarımızı, çatılarımızı, ağaçlarımızı, bacalarımızı tek tek görebildiğimiz bir fotoğraf. (Google Earth diyorlar.)
Hani biraz daha beklesek, gerçekten üç boyutlu ve fare marifetiyle evimizin arka bahçesine doğru dolaşıp perdelerimiz açık mı yakalanmışız büyük gözaltına diye anlayabileceğimiz bir fotoğraf.

Türdeşlerinin aklına şapka çıkarıyor insan izlerken.
‘Gizlimiz saklımız kalmadı, bunlar kaldırım taşlarımıza kadar belgelemiş; kendimizi güçsüz ve savunmasız hissetmek düşüyor yine bize’ demeyeceğim. Bunu dedim geçtim.
‘Büyük birader ne amaçla kullanır şimdi bu verileri’ de demeyeceğim. Bu da geldi aklıma tabii.
Bu soruların aklımın ermediği ayrıntılarını soran da, olası cevapların dehşet verici muhtemel sonuçlarına dikkat çeken de vardır elbet.

Sözün ‘politik olmayanını’, ‘potinli yürüyüşe eşlik etmeyenini’, ‘dinlenmese de olur’ olanını ben söylemiş olayım. ‘Anlamsız’ olanını yani…
Beykoz’u, en çok da Paşabahçe’yi izledim çatı çatı, sokak sokak; en çok da baca baca.
Kuş misali kentin üzerinde dolaşmanın keyfini sürdüm açıkçası.

Fotoğrafın çekildiği anda beyaz bulutlar nereyi saklamak istediyse oralar kaçabilmiş ‘büyük gözaltı’dan.
Beykoz da yer yer bulutlu!

Yine de gördüm. Onlarca yıl ötesinden, kumu şeffaf kılan cambazların ellerini mesela.
Derme çatmaydı belki; ama yine de penceresinden sepet sarkıtıp sadece yiyeceği kadar balık tutuğu denize kanalizasyon bağlamayanlar oturuyordu henüz yalılarda.
Vandal saldırı henüz köprü atmamıştı Boğaz’ın iki yanına. İkincisini de. Üçüncüye niyet etmeye yetmezdi zaten hayal güçleri o günlerde.
Derken, nasıl oldu ben de anlamadım. ‘Şunu gördüm bunu gördüm; şöyle görseydim böyle görseydim’ diye sözü uzatmaya yeltenen bu keçiboynuzu yazıya inat, bir şiir çıkageldi sözün böğürtlen tanesi yoğunluğuyla. Kendine yazının orta yerinde yer açtı; yazıya da yazana da aldırmadan.

İNSANA EN YAKIŞAN

ben resmin fotoğrafını
fotoğrafın resminin
desenini görmek isterim
sonra da hepsinin şarkısını dinlemek

bir roman bir dizeye sığmalı
bir kaç notadan taşmalı sözün en susulanı
şiir çıkarmalı heykeltıraş mermerden
başka türlü bir dünya isteyenleri
meydan meydan O heykel haykırmalı

ille de tertemiz bir sabahın yani
yepyeni gözleriyle görmeliyim dünyayı

sonra bağdaş kurmalılar hep beraber
ellerimle diktiğim salkım söğüdün gölgesine
yaratmaktan yorgun düşmüş yürekler
mütevazı bir bakır tastan içmeliler ayranı
bir kuşun ölümüne ağlayabilen gözleri
Ali Ekber’in sazı
Pir Sultan türküsüyle ağlatmalı

İşte bu okuduğunuz, o teklifsiz gelen şiir.
Ağlamak demişken… Her zaman şiir ağlamaz. Bazen de bir yazının akıttığı gözyaşı yazar şiiri.
Gerçekten de Beykoz yer yer bulutlu!

Şu uydu gözlü makinelerin çektiği fotoğraf güncellendiğinde, hangi ellerin tuttuğu hangi balyozlar yaşama atılmış hangi köprüleri yıkmış-kırmış göreceğiz Beykoz’da!
Oturup bekleyelim mi? Sonra da oturup ağlayalım mı?
Ey gözünü sevdiğim; gökkuşağının hangi rengi olduğunu bildiğim/bilemediğim “bizimkiler”.
Hayatımıza saldırı bu kadar açıkken de mi zor bir arada durmak? Ayağımıza dolanan bunca melanet varken üstelik.
Üstelik kasaba ayağımızın altından kayıyorken göz göre göre…
Fotoğrafın yukardan çekilenine bir baksanız diyorum…

Şu koskoca -aslında küçücük- dünyada, o dünyanın binlerce biricik insanının soluğu, teri, yüreğiyle dünyanın dört bir yanında demli çaya ince belli bardak olmuş ilçesinde neler olduğunu görseniz diyorum. ‘Küçük, basit’ şeyleri…
Güzel insanların doğaya saygılı elleriyle yeniden yarattıkları tepeler, deniz kenarları bir bir gidiyor ellerinden.

Kasabalılar kasabalarına sahip çıkmaya yeltense ‘rant getiren sosyete muhitlerine’ özenmek diye mi algılayacağız çabalarını?
Ya onlar çıkar da bir gün, bu algılayışın ‘karşı tarafın’ algılamasıyla aynı kültürden beslendiğini söylerlerse.

Buralar bizim en doğal yaşam alanımız. Suyun kerametini emlak borsalarından öğrenmedik ki biz. Bize ne onların yükselen trendlerinden, derlerse.
Çocuklarımız bu sokaklarda kanattı dizlerini; aklında ekmek kavgasının koyu kararlılığını, yüreğinde camın berraklığını taşıyan işçiler bu yokuşlardan indi.
Bu kadar alçakgönüllü, bu kadar sade bir hak etmişliği bilince çıkarmayı deneseniz, derlerse… Ya derlerse…

Postal, potin sözün ‘mühimini’ söyleyen var nasılsa. Benim sözüm de eksik olsun.
Bir bilgisayar, biraz ekmek-su, tembellik hakkım bir de… Bir de denizi gören, mümkünse denizi koklayan bir pencere istiyorum; İstanbul’un herhangi bir sahil kasabasında. Ayıpsa ayıp!
Varsın bana da yazıklar olsun!

(*) www.mersinyasam.com

3 Yorum

  1. Yılmaz Kuyumcu

    İstanbul birinci köprünün yönlendirmesiyle gelişti ve nüfusu on milyonu geçti, ikinci köprü birinciyi tamamladı ve nüfus onbeş milyona ulaştı…Ve geldiğimiz noktada:
    BİRİNCİ KÖPRÜ TEKNİK ve EKONOMİK ÖMRÜNÜ TAMAMLADI. Acilen yenilenmesi gerekiyor. Heryeri yamalı, batı örneklerinde sürekli boyacı ekipleriyle bakımı yapılan, bizim bakımsız ve kumlama ile bağlantı bakımları yapılan kablolarının ve bağlantı noktalarının durumu da meçhul, her an bir kaza olabilir. (altmış metreden denize uçan bir trafik gibi)
    Birinci köprünün yeniden yapılması sırasında geçirilecek bir raylı sistem istanbulun trafik sorununu kökünden çözecektir. Bu durumda otobüsler bu sisteme dik çalışacak ve uzun mesafe hızlı kısa mesafeler nisbeten yavaş yapılabilecektir. Hem de kentin gelişmesini çok fazla etkilemeden…Ve çok çok daha ucuza, hızlı şekilde…
    Eğer otuz milyonluk bir İstanbul kentinin ne menem bir şey olacağını göz önüne getirebilirseniz üçüncü köprüyü savunmaya devam edin. Unutmayın ki üniversitelerin ve aydınların 70’li yıllarda köprüye karşı çıkışında gerekçeleri vardı ve bu gerekçelerin hepsi de haklı çıktı…

  2. polat güçlü

    Üçüncü köprü nereden geçerse geçsin yenibir çizgi olarak İstanbul’un yeşilini ve doğasını azaltacaktır. Bunun saklanır gizlenir tarafı yokken yetkililer yine kırmızı başlıklı kız masalı anlatıyor. Gördük bu masallar biz ve sonunu biliyoruz.

  3. cumhur eldem

    3. köprüyü illaki yapmaya yeminli bir lobi var ve bu lobi karşısına hangi yöenetici çıkarsa çıksaın, geçmişte “3. köprü cineyettir” diyenleri bile sonunda ikna ediyor. anlaşılmaz, topluma, istanbula karşı girişilmiş kör bir inat köprü. oysa metro, marmaray geçişleriyle bu ulaşım sorunu çözülebiliyor. maksat ulaşım çözmek değil, emlak piyasasını canlandırmak ve popülist yeni imar oyunlarına tezgah hazırlamak galiba. siyaset.i kendine iş oluşturuyor yani.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir