İsfahan nasve cihan

6 Dakika Okuma Süresi

Sadece İsfahan’da değil, İran’ın genelinde beklediğinizden çok fazla sayıda müze, modern sanat galerisi, heykel, meydan, saray ve park olduğunu görünce şaşırmayın

MEHMET ATEŞ

İsfahan’a gelirken bu kentle ya da genel olarak İran ile ilgili yeryüzünden topladığınız bütün önbilgileri ve yargıları bir kenara bırakın. Varsa korkularınız, unutun. Nedeni basit: Bunların hiçbiri işinize yaramayacak. İsfahan, Rumi’yi ve Şems’i çağrıştıran bir barış şehri. Kent ve kentin insanları huzuru, sükûneti ve sulhu hissettiriyor.
İsfahan geniş yeşil caddeleri, devasa meydanları, masal sarayları, üç kat sınırı olan şehir mimarisi, çok dinli yaşam dokusu, cana yakın insanları, taştan yapılma pazarları, kendinden emin, bakımlı, hayatın her alanında var olan Farsi kadınları ve karmaşık trafiğiyle içinde var olmaktan büyük zevk alacağınız bir Fars kenti. Özenle kurgulanmış ve bu verimli bölgeye özellikle kondurulmuş model bir şehir sanki. Tarihte güçlü Safavi devletinin başkentliğini yapmış olmanın verdiği gururu, her zaman hissettiren bu kent “Nasve Cihan” yani “Cihan’ın Yarısı” benzetmesini fazlasıyla hak ediyor.
Fars baharı tüm baharlardan önce burada başlamış sanki. Ancak, diğer baharlardan farklı olarak İranlılar kendi baharlarının özellikle kansız bitmesini istiyor. Bunun sebebi ise yakın tarihlerinin çok acılı ve kanlı olaylarla dolu olması. 1979 İslam devriminde ve uzun süren İran-Irak savaşında yaşanan trajediler, İran halkının her yerinde derin kesikler bırakmış. Bu yüzden İran’da meydana gelebilecek bir sonraki toplumsal dönüşümün ne olursa olsun şiddetsiz olmasını istiyorlar.
Sadece İsfahan’da değil, İran’ın genelinde beklediğimden çok fazla sayıda müze, modern sanat galerisi, heykel, meydan, saray ve park olduğunu görünce çok şaşırdım. Aynı şekilde insanların sakin, meraklı, her zaman yardıma hazır tavırları ve kent ile kurdukları güçlü bağlar da çok ilgi çekici. Kent ve insanlar birbirlerine çok yakışıyor.


Nehrin kraliçesi

Kentin içinden geçen çok geniş yataklı Zaranderud ( Hayat Veren) Nehri üzerine kurulu 33 gözlü (Siosepol) ve 133 metre uzunluğundaki Khaju köprüsü, kentte görebileceğiniz şaheserlerden en gösterişli olanı. Uzaktan baktığınızda köprünün gerçek, zamanın ise şimdi olmadığını sanıyorsunuz. 1650’de II. Şah Abbas tarafından yaptırılan bu uzun, geniş ve iki katlı gibi görünen köprünün gözlerinden şehri seyretmek, fotoğraf çekmek, sırtını taşlara verip kenti ve insanlarını seyre dalmak, size geldiğiniz memleketi unutturabiliyor. Sadece yayalara açık olan bu köprünün altı ve üstü sosyal hayat alanına dönüşmüş durumda. Kızlı erkekli gençler, aileler ve çocuklar nefeslenmek için bu devasa köprüyle buluşuyor.

Kent hikâyesinin kalbi

İnsana hayranlık ve küçüklük duygusu veren böyle büyük bir meydanı ve onun etrafında gelişen böyle bir hayat alanını hiç görmemiştim. Nakş-ı Cihan Meydanı’ndan bahsediyorum. 1598’de I. Şah Abbas başkentini İsfahan’a taşıdıktan sonra yaptırıyor meydanı. Tamamı yeşil alandan oluşan meydanın ortasındaki havuzları, faytonları, İsfahan’ın tüm farklı yüzlerini ve yüzlerce dükkanın oluşturduğu dikdörtgen şeklindeki mimariyi seyrederken gözünüzü bile kırpmak istemiyorsunuz. Dört yönde dört şaheser birbirini kapatmak yerine göstermeyi tercih eden yüzler gibi bakıyorlar size. Güneyinde mavi işlemeli seramiklerle devasa Şah Cami, batısında Ali Kapu Sarayı, doğusunda Şeyh Lütfullah Cami, kuzeyde ise Büyük İsfahan Pazarı var. UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan ve dünyanın en güzel meydanları listesinde başlarda bulunan bu geniş alanda yeryüzünün her yerinden gelen turistler ve seyyahlarla karşılaşıyorsunuz. Pazar yerinin Doğu kokan çok renkli havası sizi sürekli daha içeriye doğru çekiyor. İsfahan halısı ve kilimi başta olmak üzere yüzlerce ürün karşılayacak sizi. Bu arada ürünlerin üzerinde ve kentin birçok yerinde İran’ın İslamiyet öncesi dini olan Zerdüştlükten kalma Faravahar’ın ilgi çekici motifini göreceksiniz. İnsan yüzü ve üç kanattan oluşan bu sembol “güzel düşünceleri, güzel eylemleri ve güzel sözleri” simgeliyor.

İsfahan’da Ermeni mabedi

Ermeni mahallesinde siluetini bozacak hiçbir komşu binası olmayan Vank Katedrali’nin dinç, sade ve endamlı haliyle karşılaşıyorum. Birçok insan için İran gibi bir ülkede böyle bir katedral olabileceği düşünülemez. Malum önyargılar, farklı inançların bu topraklarda yaşayabileceğini ihtimal dışında tutuyor. Ancak bir İranlı için bu o kadar sıradan bir durum ki. Bu arada Ermeniler dışında, sayıları fazla olmasa da Süryaniler, Museviler ve Zerdüştler de bu kentin doğal sakinleri olarak Şii komşularıyla yaşıyor. Vank Katedrali’ne bir camiye girerken duyduğum rahatlığı hissederek giriyorum. Hemen giriş kapısının karşısında İran’a ve Ortadoğu ’ya ilk matbaayı getiren Piskopos Khachatour Gesaratsi’nin sade heykelini görüyorum. Matbaa gibi büyük bir yeniliği ülkeye bir din adamının getirmesi ilginç geliyor.
Kilisenin içimde yarattığı etki kaybolmadan aynı avluda yer alan müzeye giriyorum. Müzede ilk matbaadan tutun da 1000 yıllık Ermenice İncil’e, İran’da basılan ilk kitaptan Şah Abbas’ın Ermeniler ile ilgili verdiği olumlu olumsuz fermanlara, tablolardan günlük eşyalara kadar sayısız eser var. Ermeni soykırımı ile ilgili hazırlanan köşeye gelince duraksıyor, yutkunuyor ve yerimde çakılı kalıyorum. Konu ile ilgili filmlerin, fotoğrafların, videoların ve insan kemiklerinin olduğu bölümde insanoğlunun kendi tarihi kadar uzun acı tecrübeleri gözümün önünden geçiyor.
Bir seyahatten değişerek ayrılmak o seyahati çok değerli kılıyor. İsfahan’da olduğum süre boyunca kendimi İranlı yazar Samad Behrangi’nin Küçük Kara Balık öyküsündeki balık gibi hissettim.


Kaynak : Radikal

1 Yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir