mimdap
Türkiye dünya ekonomik krizi ve ona bağlı ülke ekonomik krizinin yaşandığı sırada yerel yönetim seçimine giriyor.
Seçim süreci demokratik olanaklar çerçevesinde toplum yararına projelerin tartışıldığı bir ortama değil, tek yanlı bir güç gösterisinin bütün ülkeyi merkezi iktidarından yereline kadar teslim almaya çalışmasına tanık oluyor.
Yerel argümanların da kullanıldığı ama aslında yerel olmaktan çok bütün ülkede yeni bir iktidar oluş şeklinin, yeni bir rejim icra edilişinin denendiği bu seçimlerde kurallarına uyulan “demokratik bir yarış”tan söz etmek herhalde en son söylenebilecek şey olacaktır.
Bu seçim, uluslar arası düzlemde Türkiye’nin aldığı yeni roller için olduğu kadar ülke içinde iktidar odaklarının yeniden düzenlendiği bir ortamda cereyan etmekte ve şu anda avantajlı konumdaki hükümet kanadı (görüşü) tarafından yoğun bir biçimde süreç etkilenmeye çalışılmaktadır.
EŞİTSİZ BİR YARIŞ YAPILDI
Eşitsiz güçlerin yarışı bu seçimlere egemen olan öge olarak aklılarda kalacak. O kadar eşitsiz ki, bir anlamda iktidarın; iktidar partisinin diğerleriyle tamamen eşitsiz bir yarışı oldu bu süreç. İmkanların kullanılması, medyanın organize edilmesinde sadece ve sadece iktidar partisinin ülkenin her alanında ve yaygın bir şekilde propaganda yapabildiğini, diğerlerinin bu imkana kavuşamadığını gördük.
Seçim çalışmalarında bu yıla kadar akla gelen bütün yolları ve bütün usulleri egale eden bir “iktidar baskısı” gerek yerel yönetimler tarafından gerek bakanlık bütçeleri gerekse devletin valileri tarafından bu seçimde devreye konuldu. Yıllar sonra bile akıldan çıkmayacak fotoğraf kareleri bu seçimin belleğini oluşturacak biçimde ülke tarihine geçti.
Burada iktidar partisinden sonra gelen ana muhalefet partisini ve ondan sonra gelen üçüncü partiyi özel olarak ele almak çok anlamlı değil. Zira bu kaynak ve propaganda kullanımındaki eşitsiz tutumlardan dolayı yarışta epeyce geride bırakıldılar. Diğer taraftan bu organizasyonlar gerek kendi iç yapılarında gerekse toplumla kurduğu ilişkilerde zaten yeterli düzeyde bir etkinliği süreç boyunca elde edebilmiş değiller. Programları, açılımları, projeleri bir çok karışıklıkla dolu. Seçim zamanı akla gelen ve popülist söylem ve çıkışlarla da bir anda ezici oy dengesini bozmak kolay değil doğrusu.
EŞİTSİZLİĞİN EŞİTSİZLİĞİ
Bu seçimlerde iktidar ve muhalefet arasında fersah fersah fark yaratan kaynak kullanımı yaşanırken ama parlamentoda grubu bulunan bir parti ve yine parlamentoda milletvekilleri bulunan diğer partiler neredeyse hiç ortada ‘görülemedi’. Yarış biri çok güçlü iktidar adayı ve güçsüz bir ya da iki muhalefet arasında gösterildi. İsminden söz edilen üç parti vardı çoğunlukla. Her gün ulusal medyada yapılan aday tanıtımlarına bu sözü edilmeyen partiler neredeyse hiç çağrılmadı, onları tanıtan programlar gece yarılarına ve üçünü beşini bir araya toplayarak yasak savma kabilinden gerçekleşti.
AKP bir yana konursa muhalefetteki CHP nin ve MHP nin yaşadığı eşitsizliğin daha fazlası örneğin DTP için yaratıldı. Diğer eşitsizlikleri gözden kaçıranlar olmuşsa bile bu tekyanlılığı görmeyen herhalde kalmamıştır.
Ulusal basının iktidara muhalif gibi gösterilen şu anda AKP tarafından vergi borcu kıskacına alınan bir medya grubunun sahibi bile “ben Diyarbakır’da olsam AKP ye oy verirdim” demesi ironinin son perdesi gibi görünse de aslında ülkedeki ulusal politikanın hakikatinden başka bir şey değildi. TRT Şeş’i açmakla övünen, pragmatik bir şekilde güneydoğuya özgürlük getireceğinden dem vuran neoliberal, ‘ılımlı’ islamcı AKP zihniyeti taraftarları bile, Filistin’de Hamas’ı bölge gerçeği olarak görüp “tanırken” o bölgede ve Türkiye genelinde DTP diye bir partinin varlığını görmezlikten geldiler. Yokmuş gibi davrandılar.
Bu seçimde kendi güçleri oranında çalışma yürüten DSP,SP, DP, ANAP gibi partiler de yokmuş gibi davranılanların diğerleriydi. Onlara da başka türlü bir ayırım uygulandı. Son haftaya kadar adlarından söz edilmedi, ana haber bültenlerinde bir türlü ‘haber değeri’ taşımayı başaramadılar. Bu partiler adayları ve çalışmalarıyla medyada çok az yer bulabildiler.
Seçim süreci ÖDP, EMEP, TKP gibi partilerin bir “sol” seçenek olmak iddiaları açısından ne denli zayıf bulundukları bir defa daha ortaya çıktı. Kamuoyu nezdinde bir taban değeri taşımadıkları açıklıkla görüldü. Seçim süreci, toplumla kurulan bağlar açısından çözüm önerilerini sunmakta halka uzak olduklarının, bakış ve programlarının toplumu etkilemekte ne denli cılız bir desteğe sahip olduklarının aslında bir göstergesi de oldu.
SEÇİM YEREL DEĞİLDİ
Seçim ‘yerel’ di ve halk belediye yönetimlerini seçecekti sonuçta ama sanki merkezi hükümet seçiliyormuş, genel seçim yapılıyormuş havası bizzat başbakan tarafından başlatıldı ve kampanyalara bu hava hakim oldu.
Seçim aslında 2007 genel seçiminde beklenenden daha fazla oy alan AKP nin bu seçimlerle kendi kalıcılığını perçinlemek mücadelesi biçiminde gerçekleşiyor. AKP nin olası zafiyetlere karşı iktidarda kalmayı garantileyecek yollar aradığı ve bu anlamda bütün gücü, bütün örgütlenmesi ve hükümet olmanın verdiği imkanları olağan üstü kullanarak seçim kampanyasına abandığı gözden kaçacak bir ayrıntı değildi..
Başbakan bütün yerel adayların önündeydi. İstanbul Ankara İzmir gibi büyükkentlerin belediye başkanları (adayları) bile başbakanın hep arkasında sahne aldılar. Başbakan konuştu onlar dinledi.Her ilde adeta ülkenin başbakanıyla diğer partilerin başkan adayları yarıştılar. Tek adam, tek zihniyet eldeki bütün medya güçleri tarafından çok güçlü bir şekilde topluma servis edildi.
Diğer taraftan bir ucuyla darbe girişimleri ve geçmiş derin ilişkilerle faili meçhullere uzanan, bu yönüyle de desteklenmesi gereken süren bir davanın, hükümet muhaliflerine gözdağı vermeye yönelmesi yine akıldan çıkmayacak bir yöndür. Yayınlanan bir çok belge-bilgiyle yargılamanın salt bir hukuk işlemi olmaması, iktidarın güncel propagandasına hizmet veriyor olması yerel seçimin dengelerini bozdu.
HER YERİ ALMAYA ŞARTLANMIŞ BİR ORGANİZASYON
Seçimler için çalışmaların daha başlamadığı dönemde bile AKP nin Tunceli’yi Diyarbakır’ı, İzmir’i, Edirne’yi, İstanbul Kadıköy’ü, Bakırköy’ü, Şişli’yi, Ankara Çankaya’yı “istiyorum” demesi bir partinin taraftarlarına seçim motivasyonu vermeye çalışmasından dolayı çok farklıydı.
Aslında AKP %50 lerdeki oyu ile zaten seçimlerde başkanlıkların sayıca %65-70 ini elde edebiliyor olmayı yeterli görmüyor, “hepsini” istiyordu. O denli “hepsini” istiyordu ki, bu tatmin olmayan iktidar isteği örneğin Tunceli gibi bölgelerde valiler de kullanılarak buzdolabı-çamaşır makinesi dağıtmaya, adeta yoksul ama farklı yönlere oylarını veren halkın tercihini maddi olanakla değiştirmeye kadar yöneldi. Bu kadarı Türkiye için bile yeniydi.
Büyük seçim mitinglerine devletin memurları “köprü açılışı”, “TOKİ anahtar teslim töreni” gibi gerekçelendirilmiş toplantılara taşındı. Her gün ülkenin iki ilinde miting düzenleyen başbakanın bu etkinlikleri bazı televizyon kanalları tarafından naklen veridi. Bir anlamda kesintisiz bir propaganda seçim çalışmaları sırasında hükümet lehine sürdürüldü.
ÜLKEDEKİ SANCILAR YEREL YÖNETİMLERDE DEVAM EDİYOR
Türkiye de devlet dairesinde işi olanların görevlilerle mutlaka bir “alıp-veremediği” olur. Ya hizmetten memnun olmaz ya da ağır bürokrasi her tarafa çökmüştür ve vatandaşın çözüm bulunacak sorunu yerine “mevzuat hazretleri” arz-ı endam eder. İşini ‘halletmek’ ya çok sıkı bir şekilde vatandaşın işini takip etmesine, ya hep bir tatlı söze ve bazen ilişkili memurla ufak (bazen büyük) maddi çıkara bağlı olabilir.
Konular büyüdükçe, devletin açtığı iş ihalelerinde kendi görüşünde olanlara daha bir ayrıcalık sağlanması için geçmişte bazen açık bazen örtülü şekilde sürece fesat karıştırıldığı neredeyse bilinen hkayelerdir. Geçtiğimiz dönemde bu konularda çok uzmanlaşıldığını, paravan dev şirketlerin bazen yerel yönetimin kendi kurduğu şirketler (ki bazen bu Beltaş, Bimtaş…gibi bizzat ilgili belediyenin kurduğu firmalar olabilir ve bunların kapasiteleri, ihale edilecek işte aranacak nitelikler yönüyle piyasada kolay kolay hiçbir firmanın ulaşamadığı, neredeyse açılan ihaledeki tedarikler bölümüne “tam uyan” firmalardır… ) aracılığıyla ihalelerin alınıp sonra hiçbir vasfın önemli olmadığı “alt taşeronluk” sistemiyle ‘uygun’ firmalara dağıtıldığını görmekteyiz.
Türkiye’de eskiden alenen “yolsuzluk” vardı ve bu ortadan kalktı. Şimdi ise daha süzme yollarının aranıp bulunduğu, böylece “hukuklu” bir organize kayak aktarımın yapıldığı ülke oldu.
İstanbul’da eski belediye başkanlarından A. Müfit Gürtuna’nın söylediğine göre Topbaş dönemimde 250 milyar dolarlık rant yaratıldı ve dağıtıldı. Yine bu dönem yerel seçimler hemen başlamadan önce Ankara’da doğal gaz sayaçlarında yapılan soygunu televizyonda ortaya çıkararak İ. Melih Gökçek’in bir anlamda ‘gazını alarak’ havasını söndüren Kemal Kılıçlaroğlu’nun İstanbul adayı gösterilmesiyle İstanbul belediyesinde de sayısız yolsuzluktan haberimiz oldu. “Hizmete devam, durmak yok” sloganıyla icraat edenlerin belediyelerin su, gaz, sayaç, elektrik satışları sırasında ellerinin nasıl vatandaşın cebinde olduğu anlaşıldı.
En son “asfaltımız iyi olsun” diye ödenen milyonlarca eurodan bilgi sahibi olduk. Üstelik yeri yurdu olmayan bir adam ve firmasına. Yine belediye şirketlerinin bilançolarından da bu dönemde nasıl zarar edildiğini fark ettik.
Açıklığın olmadığı bir ortamda pencereden biraz ışık girdiğinde dahi el yordamıyla olsa bile bulmacanın boşlukları görülebildi.
Biliyoruz ki siyaset sözelde “halka hizmet” sloganıyla yer buluyorsa da aslında siyasi kadronun bir alana, saptadığı bir bölgeye, çoğunlukla kendi parti örgütü ve yandaşlarına kaynak aktarma operasyonuna dönüşüyor. Bunun zemini ve ‘kültürü’ ne yazık ki siyasal organiazsyonlarda mevcut.
PROjELER “PROjECİLİK” ve KARŞI ÇIKIŞLAR
Programların tartışılması ve yerel düzeyde buna uygun bir adayın çalışma anlayışı bu seçimlerde en sonda gelen bir değerlendirme oldu her halde.
Seçim projeleriyle ortaya çıkan adayların projelerinden çok siyasal mesajları konuşuldu. Hele iktidar partisi adaylarının programlarının ‘nasıl olduğu’ nun ve hangi adaylarla seçime girdiğinin çoğu zaman bir önemi olmadığı ortada.
Bu arada proje diye, olur olmaz şeyleri ortaya koyan, (Kuşadası AKP adayının yaptığı gibi) biraz komedi biraz gerçek üstü belge ve bilgilerle ortaya çıkanlarda oldu elbette. Ama bir kent yönetimi için “proje” olmadan ve konuşulmadan, sadece anlayışların ve sloganların tekrarlanması, sadece “yapacağız, edeceğiz…” cümleleriyle seçim alınması da tuhaf olmalıdır.
Proje anlatmayı “projeci düşünce” diye tefrik edenler aslında istemedikleri ya da karşı oldukları bazı projelerin konuşulmasına bağlı olarak tamamen mimarlık-şehircilik-siyaset gibi alanların kendi ifade tarzlarına ipotek koymaları da karikatür sayılacak bir gelişmedir. Projeden söz etmeyi yanlışlamak, projeden söz edersen “projeci” diye bir kavrama itilmek çok absürt. Absürt çünkü bu yolla bütün ülkede bir “proje” düşmanlığı, yani bir anlatım dili düşmanlığı da sırf karşı çıkılan konuların ”falan projesi” olarak anılmasına tepki göstermek için yaygınlaştırılmak isteniyor. Bu akıl kısalığına şimdilik Nasrettin Hocanın bindiği dalı kesmek esprisiyle nokta koyalım ve geniş zamanlarda tartışılmak için ucunu açık bırakalım.
PROjE DEMOKRASİSİ
Aslında gerçek anlamda İstanbul’un ya da Ankara’nın projelerini dinleyebilmiş değiliz. Bunları yan yana koymuş ve sorgulayabilmiş değiliz. Bu projelerin daha sonraları (biri başkan seçildiğinde, ki mutlaka adaylar arasından biri seçilecek sonuçta…) içinde yer almayı, katılım mekanizmalarına dahil olmayı, şimdiden bu projede toplumsal ağırlık oluşturmayı başarabilmiş değiliz. Şimdiden “bu projenin şu yanlarını olumluyorum, buralarına çekincem var, şuralarına karşıyım ve değişmesi lazım…” diyemiyoruz.
Projeler de bir yandan yeteri kadar açık değil, proje sunumları çok kalabalık ve anlamayı güçleştiriyor ama diğer taraftan zaten böyle bir ilişkide kurulmuş değil. Katılımcı bir proje süreci sunulmuyor otorite tarafından. Proje yukarıdan aşağıya sunuluyor sadece. Fakat ne gariptir ki bu etkileşimli ilişki talep de edilmiyor.
Yine İstanbul CHP adayında olduğu gibi, daha çok karşı tarafın eksikliklerini bulmak, denetlemek üzerinden ama kendi yapacağı işleri fazla anlatmayan (ya da anlatamayan) bir üslup da bu seçimin “yenilerinden” sayılmalıdır.
KENT YOKSULLUĞU
Bugün bütün kentlerde en temel sorunlardan biri yaşanan genel ekonomik krizin yanı sıra aslında kentlerimizin temel kırılma noktaları olan “sürekli yoksulluk” tur. Kent insanları arasında işin doğasında biraz var olan gelir eşitsizliğinin giderek uçurumlara dönüşmesi, büyük kitlelerin hayatta kalma mücadelesine giriyor olması yerel yönetimlerin önünde duran en önemli tablolardan biri.
Sosyal devletin araçlarıyla birlikte çöpe atıldığı “yeni dünya düzeni” sırasında kentlerimizde yüzbinler her türlü sosyal güvenliğin ve asgari düzeyde yaşayabilecekleri gelir olanağından yoksun kalmıştır. Bu yoksun ve yoksul kesimleri istismar etmeye yönelik, yardım paketi ve sadaka kültürü ile kendine bağımlı hale getiren AKP nin elinden bu silahın alınması kapsamlı bir sosyal politikanın gerçekleştirilmesiyle mümkün olabilir.
Bu konuda Kılıçdaroğlu’nun her eve bir çalışan sağlama ve onların sigortalı yapılması temel bir sosyal politika çözümü olmasa bile göreli bir çözüm yaklaşımı olarak görülebilir.
Fakat esas olarak kent yoksulluğuna, genel anlamda istihdam yaratarak refah seviyesine doğru yönde müdahaleler yapmak parti programlarında yer bulmamakta, yardımlarla konuyu ötelemek yolu seçilmektedir. En kötüsü, bundan on- yirmi yıl önce kendini sürdürebilen aile yapılarının; bugünkü kent yaşamında dağılmak zorunda kalmalarına neden olan özelleştirmeci, kamu mallarını satıcı, bütün hizmetleri karlı hale getirerek vatandaşı fatura kölesi haline getirici bakış açısını düzeltmek partilerin seçim programlarında yer almamaktadır.
AFETLERE KARŞI POLİTİKA
Aslında genel olarak afetlere dayanımsız bütün kentlerimizde ama başta İstanbul olmak üzere olası depremde büyük kayıplar yaşanacağı neredeyse kesin olan bir kentte deprem riski yine güncel siyasetin salvoları arasında sönmüş gitmiştir.
Başta iktidar partisinin deprem karşısında geliştireceği politikalar yok denecek kadar azdır ve iktidarın ortaya çıkmış böyle bir niyeti yoktur. Diğer partilerde (CHP, MHP, DSP, SP) programlarında konu işlenmektedir.
Bütünüyle bakıldığında toplum aslında afet risklerine karşı savunmasızdır. Yakın gelecekte başta ekonomik kriz bahane edilerek bu “kör-topal” kendiliğinden önlem alma girişimleri devam edecek gibi görünmektedir.
KENT DEMOKRASİSİ
Kentte karar alma süreçlerine katılım her zaman olduğu gibi yarı kapalı, denetimli durmaktadır. Katılım proje ya da girişimi onaylayanlara açık, eleştirenlere kapalı tutulmakta, eleştirilerden bir mutabakat kültürü yaratmak mümkün olamamaktadır.
Kentte yaşayanların karar süreçlerinde bulunmaları, yönetimlerine enerjilerini aktarmaları ve yönetimlerini denetleyebiliyor olmaları daha bir süre bu ülkenin özlemleri olarak kalacağa benzemektedir. Bu konuda parti programlarında parlak ve süslü popülist sözcükler dışında katılıcılığı arttıran değişik bir model örgütlenmesi yoktur.
SEÇİM SONUÇLARI
Seçim sonuçları seçim süreci boyunca yapılan çalışmalarına, seçim üzerine geliştirilen stratejilere, güç gösterilerine bağlı olarak şekillenmiş olacaktır.
Yereller bu seçim sürecinde yeterince “yerel” kalamamışlar ülke siyasetinin bir parçası haline dönüştürülmüşlerdir. Siyasal iktidar yerel yönetimleri toplumla kurduğu ilişki odağı ve geniş kaynak kullanım imkanı yüzünden tamamen kendi görüşü noktasında şekillendirmeye çalışmaktadır. Buna karşı olan muhalefetin şu an için yeterince güçlü olduğunu varsaymak ve rotayı değiştirme kabiliyetinde olduğunu söylemek gerçekten zor.
Fakat politika bir anlamda olanaklar ve yaratıcılıklar alanı. En olmaz denenlerin bazı koşullarda gerçekleştiği, favori gösterilenlerin yenildiği siyasal tarihimizde vardır ve bu olasılık bile kendi başına siyaseti dinamizmini ifade eder.
Belirlenmiş politikaların halka oylatılarak kabul ettirilmesi bilinen klasik siyasetin vazgeçmediği yoldur. Ancak her zaman dayatılan şey her ortamda gerçekleşmeyebilir, bazı sürprizlere açık olmak gerekir.



5 Yorum
olcay karaca
Yerel çok kuvvetli olmasa bile bir tepki gösterdi aslında şuan . Seçim sonuçlarına bakıldığında bu anlaşılabilir. İnatçı, sokak sokak örgütlü bir akp bile azıcık üstüne gidildiğinde geriletilebiliyor demekki. Toplumun günlük sorunlarından uzak bir siyasetin ise hiç şansı yok.
ruhi demir
akp ye bir format atılmış oldu ama yeterli değil. uzlaşma kültürüne uzaktan yakından ilgili olmayan bu organizasyon bence ilk sendelemeyi yaşadı. ancak henüz bşka fikirler ve alternatiflerde yeterli değil ortamda. zaten bu yüzden iş bu kadar tek parti üzerinden yürüyor.
hikmet sabuncuoğlu
Türkiye’deki bütün seçim sistemleri ve siyasal iktidarın oluşma şekilleri anti demokratiktir, iktidar gücünün kullanıldığı yerlerdir. Burada asla adalet olmaz. Hakkaniyet olmaz. Kıyasıya bir eşitsizlik vardır. En sağından soluna kadar böyledir.
AKP bu manada kaşar siyaset erbabından daha arsız daha çetin çıktı bunu ifade etmeliyiz. Onlar için her şey mubah bence ve ben çoğu yerde hile bile yaptıklarına eminim.
Gülten Koç
inanılmaz bir seçim yarışı sürüyor. akp umduğunu bulamadı şu anda ankara ve istanbul belirsiz ve seçim üzerinde nasıl bir takım oyunlar olduğu seçim tutanaklarında nasıl değişiklikler yapıldığı artık anlaşılmıştır. yapılan açıklamalarla kısmen bu çarpıklığa müdahle edildi ise de yine de iktidarın çeşitli saptırmalarıolduğunu bilhassa düşünüyorum.
demir gül
evet bu seçim yerel seçim değil. seçilenler başbakanın klonlanmış kopyaları olacak sonuçta. inanılmaz bir baskı ortamı yaratıldı şimdiye kadar. anketlerle adeta toplum yönlendirildi. korkutuldu. hatta bakanlar tarafından tehdit edildi. yok artık denecek herşey yapıldı bu seçimde. fakat yine bile halkın vereceği bir cevap olabilir diye umud ediyorum.