Usul Esastan Önce Gelir: Mimarlıkta Tasarım ve Terminoloji/Mesut Tanyel

7 Dakika Okuma Süresi

Dokuya uyum

Mimarlık pratiği ve eğitimindeki güncel tartışmalarda gözden kaçan çok temel bir gerçek var: Bir mimarın veya mimar adayının kullandığı terminoloji ile teknik dil, onun entelektüel kapasitesinin ve mesleki olgunluğunun en doğrudan göstergesidir. Öğrencinin gelişim sürecinde edindiği bilgi birikimini doğru terminolojiyle ifade etmesi gerekir; çünkü dil, tasarımı aktarma biçimidir. Bu kıymetli alışkanlığın henüz öğrencilik yıllarında edinilmesi şarttır. Zira mimarlık sadece ekranda ya da kâğıt üzerinde çizim yapmaktan ibaret değildir; ciddi bir entelektüel birikim ve disiplin gerektirir.

 

Terminolojideki Yozlaşma ve “Emsal” Çarpıklığı

Bugün terminolojide yaşanan yozlaşma, mesleki erozyonun en büyük habercisidir. Örneğin; imar hukukunun ve teknik disiplinin köklü kavramları olan TAKS ve KAKS yerine, meslek dışı veya yetersiz kişilerin icat ettiği “emsal” gibi muğlak kavramların rastgele kullanılması bu çarpıklığın en somut örneğidir. KAKS gibi net, matematiksel ve teknik bir formülün sözlük karşılığı bambaşka bir kelimeyle geçiştirilmesi ve bu hatanın resmi mevzuata dahi sızarak “doğruymuş” gibi sunulması, dilin ve hukukun nasıl garipliklerle doldurulduğunu gözler önüne sermektedir.

 

Parlak İlüzyonlar ve Pafta Düzenini Aşamayan Projeler

Nitekim bugün bürolara gelen stajyerlerde ve yeni mezunlarda bu disiplinsizliğin teknik yansımalarını açıkça gözlemliyoruz. Tasarımın o parıltılı kısmını bir kenara bıraktım; henüz grafik dizayn aşamasını bile geçemiyoruz. Çizdikleri projeyi hangi paftaya nasıl yerleştireceklerini, bilginin hiyerarşisini nasıl kuracaklarını bilmiyorlar. Karşılaşılan en büyük sorun, doğrudan çizim becerisinin kendisiyle ilgili.

 

Bakıyorsunuz, ortada merdiven çizimi konusunda ciddi bir kriz var. Katın yapısal gerçeğini ve düşey sirkülasyon mantığını hiç düşünmeden, her kat için aynı hazır şablonu kullanıyorlar; hele çatı katı planlarını tamamen ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar. Demek ki tasarımdan sonra, o tasarımı teknik olarak ifade edebilmeyi hiç önemsememişler. Maalesef, sadece göz boyayan dijital illüzyonlarla ilerlemiş bir nesille karşı karşıyayız.

 

Bülent Özer’in Kulaklardaki Küpesi: Görsel Hafıza

Tam da bu noktada, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde eğitim gördüğüm, bilgisayarın esamesinin okunmadığı, T cetvelleri ve rapido takımlarıyla çizim yaptığımız o yılları hatırlıyorum. Temel Tasarım dersimize giren rahmetli hocamız Prof. Dr. Bülent Özer’in kulaklarından silinmeyen o vizyoner sözü dün gibi aklımdadır. Bizlere dönüp şöyle derdi:

“Henüz bide ve pisuar görmemiş bir mimar nasıl çağdaş yapı tasarlayacak? Bol bol gezin, çevrenizdeki binaları çevreyle olan ilişkisi içinde inceleyin ve zihninizde büyük bir görsel hafıza oluşturun. Sizler çok şanslı bir yerde eğitim görüyorsunuz; İstanbul gibi bir dünya şehrinde bir mimarlık öğrencisi için o kadar çok malzeme var ki, kıymetini bilin.”

Bülent Hoca’nın bu sarsıcı tespiti, mimarlığın sadece masada eskiz çizmekle bitmediğinin, bizzat sokaktaki hayatın gerçeğinden ogözlemsel hafızadan beslendiğinin en net ifadesiydi. O hafızayı İstanbul gibi bir açık hava müzesinde inşa edemeyen öğrenci, bugün teknolojinin arkasına sığınsa bile sahaya çıktığında bocalıyor.

Büro pratiklerinde müracaat edenlerden kesinlikle ölçülendirilmiş, siyah-beyaz, tam takım çizim istenmesinin temel sebebi de budur. Önümüze gelen paftalarda 1 mm punto ile yazılmış, ölçü çizgileriyle iç içe geçmiş, okuyana “aşk olsun” dedirten yazılarla karşılaşıyoruz. Velhasıl, bu öğrenciler tasarım derslerine gelene kadar okullarda hiç mi “Mimari İfade Teknikleri” eğitimi almıyorlar? Ya da proje jürilerinde akademisyenler sadece fonksiyona, konsepte bakıp çizim tekniğine dair hiçbir eleştiri getirmiyorlar mı? Dışarıdan bakınca bu durum gerçekten düşündürücü.

 

Sahadaki Hukuki Duvar: “Einfügen”

Üstelik bu teknik ve entelektüel eksiklik, sahada çok sert bir hukuki ve bürokratik duvara tosluyor. Bir projenin mevzuata, yönetmeliklere, imar planına ve plan notlarına milimetrik olarak uygun olması bile, yasal olarak onaylanması için her zaman yeterli olmayabiliyor.

Bunun en sıcak ve öğretici örneğini bizzat Wuppertal’deki bir projemizde yaşadık. İmar planının verdiği 2 kat iznine, 0,4 TAKS ve 0,8 KAKS sınırlarına milimetrik olarak sadık kalan, hatta belirlenen mahya yüksekliğini dahi aşmayan projemiz için belediyeden ezber bozan bir geri dönüş aldık. İdare, resmi bir yazıyla yapının çevredeki mevcut dokuya kıyasla “çok büyük ve dominant” kaldığını belirterek projeyi reddetme niyetinde olduklarını bildirdi ve bizi görüşmeye davet etti.

Cade silueti acisindan itiraz edilen kütle

 

Konsensüs

Planlama Müdürlüğü ve İmar Müdürlüğü yetkililerinin katıldığı o kritik masada, mimarlığın sadece bir parseli maksimum verimle doldurmak değil, kentsel morfolojiyle uzlaşmak olduğunu bir kez daha gördük. Biz mimarlar işveren adına her zaman “maksimum faydayı” korumakla yükümlüyüzdür; ancak sahanın realitesi karşınıza böyle bir kentsel ölçek bariyeri çıkarabilir.

Sonuç mu? Kurulan o ortak masadaki teknik müzakerelerin ardından, tekil ve uzun bloktan oluşan projemizi kentsel dokuyu nefeslendirecek şekilde iki ayrı kütleye böldük. Cadde silüetine kusursuz bir uyum sağlayan ön blok sayesinde idarenin tüm estetik çekincelerini giderdik. Üstelik bölgedeki konut sıkıntısını da gözeterek, “kamu yararı” ilkesi çerçevesinde arka bloğin da herhangi bir karşı görüşle karşılaşmadan kabul görmesini sağladık. Böylece hem haklarimizi ve araziden alınan maksimum verimi koruduk hem de kentsel morfoloji ve idari otoriteyle tam bir konsensüs sağladık.

Cadenin siluetine uygun oldugu düsünülen ve önerilen kütle

 

Şehircilik hukukunun piramidinin tepesinde duran o tek kelime: Einfügen (Uyum sağlama / dokuya entegre olma) ilkesi işte tam bu noktada, daha tasarım aşamasında devreye giriyor. İş yasal düzlemde çözülse bile konu Estetik ve Tasarım Danışma Kurulu mekanizmasına götürülerek halk ve politika tarafı da karar sürecine dahil edilebilmekte; çevreye, kentsel dokuya ve tarihsel bağlama tam uyum aranmaktadır.

İster rapido kalemiyle ister bilgisayar ekranında olsun, her devirde her şeyi çizebilirsiniz; ama projenin o kentsel dokuya nasıl eklemlendiğini, Bülent Hoca’nın deyimiyle o “çevre ilişkisini” yerel yönetim, halk ve siyaset önünde savunacak entelektüel derinliğiniz yoksa o ruhsatı alamazsınız.

 

Mazereti Olmayan Eksiklik

Çünkü mimari tasarım; tek bir aktörün egosuyla değil; mevzuatın, sosyolojinin, teknolojinin, şehirciliğin, politikanın ve tarihsel bağlamın buluştuğu, tüm tarafların ortak konsensüsü ile ruhsatlandırılıp kesin kabul işlemine ulaştırılan çok katmanlı, disiplinli bir süreçtir.

Öğrenciler ve yeni mezunlar için yine de yapıcı olmak mümkün; gençler sünger gibidir, ne verilirse alıyorlar ve onları bürolarda eğitme imkanı her zaman var. Fakat meslekte 5-6 yılı devirmiş mimarların hala temel pafta düzeninden, çizgi hiyerarşisinden ve okunabilir teknik sunumdan uzak olmasının hiçbir mazereti, hiçbir özrü olamaz.

Sözü, mimarlığın en temel kavramsal felsefesiyle kapatmak gerekir: Hukukta olduğu gibi mimarlıkta da “usul esastan önce gelir.” Öğrencilik yıllarında bu usul, bu teknik disiplin ve sunum alışkanlığı edinilmezse, ilerleyen yıllarda yanlış pratikler kemikleşiyor ve bu temel eksikliği gidermek sonrasında çok daha zor ve sancılı oluyor.

 

Mesut Tanyel * Diplom-Ingenieur Architekt , Luxemburg

Lüksemburg, 1 Haziran 2026

 

3 Yorum

  1. sevilay gökdemir

    Usul esatan önce gelir, ne önemli bir saptama, hukukta ve tüm alanlarda böyle bu. Mimarlık kuramı başka bir uzay belki fakat pratiği kamusal alana tekabül ediyor. Bu yüzden sadece mimarın yaratıcılığı yahut mimarın proje yapma hakkı üzerinden ve veya şehir planında “imar koşulları”şartlarına uygunlukla tam olarak izah edilemeyecek bir ara kesit var. Önemli olan bu ara kesiti, kamu adına düzgün yapabilecek mekanizmaların ikna edici bir şekilde oluşturulması.

  2. Orhan Bilen

    Mesut Bey, mimarlık pratiğinin ve eğitiminin kanayan yarasına, hem akademik hafızaya (Bülent Özer hocamızın kulaklara küpe tespitiyle) hem de uluslararası saha realitesine değinerek çok kıymetli bir ayna tutmuşsunuz. Ağzınıza sağlık.

    Yazınızda belirttiğiniz ‘usul esastan önce gelir’ vurgusu, mimarlığın sadece bir ‘konsept’ illüzyonundan ibaret olmadığını, aksine teknik dil ve terminoloji disipliniyle var olabileceğini çok net özetliyor. Dijital araçların sunduğu görsel konfor, maalesef yeni nesilde yapısal gerçeklikten ve çizgi hiyerarşisinden kopuşu beraberinde getirdi.

    Wuppertal projeniz üzerinden verdiğiniz ‘Einfügen’ ilkesi örneği ise muazzam bir ders niteliğinde. Bir projenin sadece imar cetvelindeki rakamları (TAKS/KAKS) milimetrik olarak tutturmasının yetmediğini; kentsel morfolojiyi, silueti ve kamusal rızayı savunacak bir entelektüel birikimin şart olduğunu çok iyi gösteriyor. Mesleki erozyona karşı duran, rasyonel ve yapıcı bu duruşunuzun tüm genç meslektaşlarımıza ve eğitimcilere ulaşmasını dilerim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir