Türkiye’nin Deprem Yanlışları Ve Deprem Yanlışlarını Düzeltmek

12 Dakika Okuma Süresi

Murat Balamir, E. Prof. Dr. ODTÜ

Türkiye kentleri büyük risk havuzlarıdır. Nüfus artışı, betonarme teknolojisi ve kat mülkiyeti kurgusu ile 1950’li yıllardan bu yana hızla büyüyen, denetim kaçkını kentlerimiz, ülkemizin süreğen tehlike kaynağı depremler tarafından henüz yeni yeni sınanmaktadır. Sonuçlar büyük acılar vermekte ve kentlerin niteliğini açığa vurmakta.

Bir gözlemcinin dile getirdiği gibi, kentlerimiz bugün güçlü “kitle imha silahları”dır ve yönetimlerimiz tutumlarıyla “Rus Ruleti oynamakta”dırlar (1). Bu gerçekliğe karşın Türkiye’de deprem politikası sanki tartışılması yasak bir konudur.

Oysa afetlerle ilgili uluslararası çabalar 1990 sonrasında etkin bir yeni politika ufku açmıştır. Bu politikanın öncelikleri, risk azaltma, planlama, katılım, kentler ve yoksun kesimlerdir. Sırasıyla özetlenirse:
– Risklerin belirlenip azaltılması, kesintisiz sürdürülmesi gereken asıl etkinliktir. Bu amaçla kullanılan kaynaklar, afet sonrasında tüketilmek zorunda kalınan kaynaklardan her koşulda defalarca daha verimlidir.
– Hangi ölçekte olursa olsun, her plan risklerini ve bunlara ilişkin önlemleri belirlemek zorundadır.
– ‘Temsili demokrasi’nin can ve mal güvenliği sağlamada gösterdiği yetersizlikler toplumsal katılım mekanizmalarıyla giderilmeli, her düzeyde risk azaltma kararları toplum kesimlerinin yer aldığı ‘platformlar’ aracılığıyla alınmalıdır. Bu uygulama, sorumlulukları paylaştırıp afet sonrasında tarafların birbirlerini suçlama olasılığını büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır.

– Karmaşık sosyo-ekonomik mekansal sistemler oluşturan kentlerde doğal ve teknolojik tehlikelerin ve korunmasız varlıkların risklerinin belirlenmesi çok disiplinli çalışmalar gerektirir. Bu, kent planlamasında bir yeni uzmanlık alanıdır. – En büyük kaybı yaşayanlar, dar gelirliler ve olanaksız kesimlerdir. Bu kesimler afet sonrasında sağ kalsalar bile, yaşam dayanaklarını yerine koyamayacaklardır.

Yeni politikaya ayak uyduran çok sayıda ülke kurumsal ve yasal düzenlemelere gitmiş, ulusal ve yerel platformlar oluşturmuş, sorumluluklara açıklık kazandırmıştır. Türkiye uluslararası belgelere imza koymuş olmakla birlikte bu alanda hiçbir eylem ve söylem geliştirememiştir. Bu duruma yol açan neden ve yanılgıların anlaşılması ve ortadan kaldırılması gerekir.

1. Türkiye kimi telkinlerle 1999 sonrasında yeni düzenlemelere gitmiş, ancak konvansiyonel afet yönetimi anlayış ve alışkanlıklarından kurtulamamıştır. Afet sonrası etkinliklerde uzmanlaşmış mevcut birimler yeni bir düzenleme ile birleştirilmiş (2009), ancak hazırlanan yasada (5902) dünya politikasının yönlendirmeleri göz önüne alınamamıştır. Bu durum, yeni hazırlanmış olan ‘strateji ve eylem planı’ belgesinde tüm çıplaklığı ile görülmektedir. Risk azaltma çalışmalarına en fazla gereksinmesi olan Türkiye’de, bu etkinliğin kapsamı ve genişliği bilinmediği gibi, afet sonrasından sorumlu kurum ve kişiler tarafından yürütülebileceği varsayılmaktadır. Sakınım planları şöyle dursun, Türkiye kentlerinde acil durum planları bile yapılmamakta, ya da bunların hazırlanması ve uygulanması işleri 1950’li yıllardan kalma kavramlara dayanılarak, ehliyetsiz kişiler tarafından yerine getirilmektedir. İmar Kanunu kapsamında ise, yapılan kapsamlı çalışmalara karşın, sakınım yöntemleri geliştirilememiştir. Öte yandan, yerel yönetim yasaları (5216, 5302, 5393), ilgili hükümlerindeki yanlış tanımlar ve yönlendirmesiz kalan görevlerden ötürü uygulamasız kalmıştır.

2. Yönetimlerin etkin rol almak yerine tehlikeleri unutturma tutumu, işleri gizil, dolaylı, ya da açık biçimlerde piyasaya bırakmaktır. Toplumda “güvenlik için yeterli talep varsa piyasa buna yanıt verecektir”, ya da “toplum zenginleştikçe güvenlik artacaktır” savları birkaç kez yanıltıcıdır. Piyasa ilişkileri kendiliğinden güvenlik sağlayamaz; bundan yalnızca varlıklı kesimler yararlanır. Oysa vatandaşın korunması anayasal kamu görevidir. Günümüz krizleriyle kanıtlandığı gibi, ekonomik büyüme sınırlıdır. Dahası, ekonomik büyüme gerçekleşse de, toplumda eşitsizlikleri artırır. Yönetimlerin düştüğü bir başka tuzak da, risk azaltmada anlamı olmayan yatırımlarla gereken önlemlerin alındığı yanılgısıdır.

3. Deprem tehlikesini yalnızca sağlam yapı sorunu olduğu anlayışını egemen kılan bir söylem ile Türkiye’de yapı yönetmelikleri değiştirilmiş, yapı güçlendirme yönetmeliği hazırlanmış, yapı denetimi mekanizması kurulmuş, yapı güçlendirme işlerini kolaylaştırmak üzere ‘kat mülkiyeti’ yasasında düzeltmeler yapılmıştır. Ayrıca yapılarda ‘zorunlu deprem sigortası’ uygulaması başlatılmıştır. Denebilir ki, Türkiye’de 1999 sonrasında alınan önlemlerin tümü tekil yapı ölçeğini ilgilendirmektedir. ‘İnsanları öldüren yapılardır’ savı ile güçlendirilen bu indirgeyici yaklaşım, toplumda katılımlı süreçleri dışlamakta, güvenlik konusunun tek disiplinli bir teknik çözüm olduğu yanılgısını yaymaktadır. Bu yaklaşım kentlerde toplu yenileme girişimlerini gündemden düşürme eğilimi yarattığı gibi, yapılaşma öncesinde imar planı kararları ve değişikliklerinin öldürücü etkilerini de perdelemektedir.

4. Risk zengini Türkiye kentleri, asırlar boyunca oluşmuş yerel çevre kültürlerine karşın bu değerlere yabancılaştırılmış, kimliksiz, özürlü ve adaletsiz yerleşmelerdir. Yapı güçlendirme, kentlerde mevcut yanlışları ve çirkinlikleri konsolide etmektir. Öte yandan, güvenlik bahanesi ile dayatılan ‘kentsel dönüşüm’ yöntemi ve kulaktan öğrenilip uygulanmaya çalışılan planlama araçları, ne risk azaltmaya, ne de kültür sorunlarıyla başetmeye yeterlidir. Kendilerince yetkin bürokrat ve yöneticiler, incelikleri olan bu uzmanlık alanında ağır yanlışlar yapmaktalar.

5. İstanbul’da ISMEP gibi uluslararası kuruluşların sağladıkları kredilerle yürütülen deprem risklerini azaltma projeleri, güdümlü hedefleri, yetersiz kapsam ve yöntemleri, borç yükü yaratmaları, toplumu dışlamaları, üretkenlik ve saydamlıktan uzak kalmaları nedenleri ile yarardan çok zarar vermektedir. Buna karşılık yine İstanbul için hazırlanmış olan kapsamlı ‘Deprem Master Planı’ öncü içeriğine karşın uygulanmadan bırakılmıştır.

Türkiye’nin deprem yanlışları, zorunlu sigorta, yapı denetimi, tehlike tespit işleri, medya ve yerel toplulukların rolü gibi konuları da kapsar. Deprem stratejisinde bir dönüşüm gerçekleştirmedikçe, Türkiye enkazdan kurtarabildikleri ile avunmaya onyıllarca devam edecektir.
1. Berlinski, C. ‘The Politics of Earthquakes’ 24 Temmuz 2011, latimes.

Kaynak: Cumhuriyet Gazetesi, 2. Sayfa, 15 Kasım 2011

DEPREM YANLIŞLARINI DÜZELTMEK

Murat Balamir, E. Prof. Dr. ODTÜ

Türkiye’nin afetler alanındaki yasal düzenlemelerini, kurumlaşma biçimini ve ilgili meslek gruplarının yetkilerini, kaynak geliştirme ve kullanma yöntemlerini, merkezde ve yerelde yapılması gerekenleri en baştan düşünerek, eldeki fırsatları değerlendirmesi gerekir. Ne var ki, günümüzün sıcak ortamında acele ile getirilecek düzenlemelerle yeni yanlışlara yol açılması olasıdır.
1. Gündemde bulunan anayasa çalışmalarında, afetlere ilişkin risk azaltma görevleri ve tehlike suçu yaratma konularında ilkesel hükümlere yer verilmesi öncelik taşır.
2. Türkiye’nin, uluslararası afetler politikasını gözeten bir strateji geliştirmesi zorunludur.
3. Ulusal platform yanında, tehlikelere karşı alınacak kararların, toplumsal sorumluluğun ve ödevlerin her düzeyde paylaşıldığı bölgesel, kentsel, yerel platformlar geliştirilmelidir. Uzun dönemde bu, katılımlı bir risk azaltma kültürünün yaratıldığı bir toplum demektir. Bu aynı zamanda, ‘çok bilmiş’ yetkililerin Türkiye’ye verdikleri zararları azaltmanın da başlıca aracı olacaktır.
4. Sakınım çalışmalarının uygulayıcısı yerel yönetimlerdir. Acil durum planı hazırlama işleri mülki yönetimin, sakınım planları ise belediyelerin sorumluluğu olarak tanımlanırken, bunların eşgüdümü kurulmalıdır. Yüksek tehlike gösteren bölgelerde sakınım planları merkezden ayrıca izlenip desteklenmelidir.
5. Yerleşmelerin zemin koşullarına ilişkin veriler ile tehlike haritalarının elde edilmesi işleri imar planı hazırlama sürecinden bağımsız tutulmalıdır. Bu bilginin merkezi ve erişilebilir bir veri bankasına dönüştürülmesi, kamuya olduğu kadar, çok sayıda kullanıcıya yarar sağlar.
6. Depreme karşı kentsel önlemler afet yasalarında değil, doğrudan İmar Kanunu’nda ve yerel yönetim yasalarında yapılacak düzenlemelerde yer almalıdır.
7. Risk azaltma ya da sakınım planlarının hazırlanması ve uygulanmasında yerel yönetimlere destek veren bir bağımsız ve sürdürülebilir bütçe oluşturulmalıdır.
8. Uluslararası kuruluşlardan edinilen kredilerin, güçlendirme benzeri işlere gelişigüzel gömülmesinden kaçınılarak, bu kaynaklarla başka kaynakların harekete geçirilip, güçlendirme ve sakınım çabalarına yönelmeleri sağlanmalıdır.
9. Yüksek tehlike alanlarında toplu kentsel yenilemelerinin, risk azaltmak yanında, çok yönlü katkıları vardır. Bu alanlarda toplu yenileme, tekil yapı güçlendirme çabalarından daha verimli ve çoklu ekonomiler yaratan girişimlerdir. Uygulamada birinci koşul, yerel topluluğun katılımının sağlanmasıdır. Bu işlem, tepeden inme yöntemlerle ve bireysel hakların zaptedilmesiyle değil, belirli bir alanda çoğunluk oluşturan bir kesimin gönüllü ortaklık kurmalarına, katılmayanların haklarının korunarak işlerin yürümesine ilişkin düzenlemelerle sağlanır. Bu zemin sağlanmışsa, yerel yönetimlerden yalnızca proje onayı alınacaktır. Bu girişimler, eksikli olduğumuz ‘kentsel alan yönetimi’ birimlerine yol alır. İkinci koşul, proje programının belirlenmesi, tasarım işleri ve borçlanmaların yerel topluluk özelliklerine göre biçilmesidir. Toplulaştırılmış alanlar, yeni kentsel tasarım uygulamaları ve kent kimlikleri yaratmak için fırsatlar tanıyacaktır. Üçüncüsü, rantın yalnızca bu ortaklıklara akar sağlamak üzere yönlendirilmesidir. Bu girişim, kentlerde ‘yap-sat’ işlemleri ötesinde bir planlama etkinliğidir. Uygulamada yerel topluluğun sosyal profiline göre sosyolog, iletişim ve halkla ilişkiler uzmanlarının değerli rolleri olacaktır. Yerel toplumsal kalkınma boyutu sosyal projeler ile kurgulanacaktır. Öte yandan, ayrıntılı iş programı, finans ve nakit akışı tasarlanacak, kimi hukuk sorunları çözülecektir. Dünyadaki başarılı örnekler, uzman kamu-özel ortaklık ve konsorsiyumlara işaret etmektedir. İstanbul’da bu yaklaşımın en olumsuz koşullarda bile rantabl olabileceği görülmüştür. Bu yaklaşım, kentleşmemizde yeni bir örgütlenme ve eşgüdüm hünerinin geliştirilmesi anlamındadır. Kat mülkiyetine dayalı yapılaşma 1950’lerde nasıl bir yeni örgütlenme hüneri gerektirdiyse ve zaman içinde bu süreç nasıl kurumlaştıysa, bugün kentsel toplu yenilemede de çok boyutlu ve aktörlü bir eşgüdümü, çok adımlı bir süreç yönetiminin başarılması gerekiyor. Bu, yapımcıyı ikinci planda tutarak, kentleşmemizin tasarım kültürü ile buluştuğu ve toplumla bütünleştiği bir yeni dönemi, bir rönesansı olabilir.

10. Zorunlu Deprem Sigortası’nın (ZDS) kurulmasında amaç, kamunun ödemek zorunda kaldığı afet tazminatlarını azaltmaktı. Bu bir risk paylaşım mekanizması değil, risk azaltma sistemi hiç değildir. Oysa ZDS türü bir işleyişin sigorta sistemi tarafından olduğu kadar, afet politikası açısından da doğru bir performans göstermesini beklemek doğaldır. ZDS’nin etkili bir risk azaltma mekanizmasına dönüşmesi Türkiye afet politikasının vazgeçemeyeceği bir hedeftir. Bu yaklaşım, bir yandan daha gerçekçi prim düzeyleri belirlemeyi, diğer yandan hızlı birikim sağlama yöntemlerini öne almayı gerektirmektedir. Bunun uğruna reasürans maliyetlerinden bile bir süre kurtulmak göze alınabilir. ZDS’nin risk azaltmaya giderek artan özendirici katkıları olasıdır. Bunu önemli bir bölümü yerel yönetimlerle işbirliklerine dayandırılmalıdır. Risklerin azalması, reasürans maliyetlerini de düşürecektir.
11. Kent ölçeğinde sakınım planı geliştirmek, ayrıntılı önlemler düşünmeyi gerektirir. Bunun öncü örneği ülkemizde İstanbul Deprem Master Planı’dır. Bu planda, kentsel her ‘risk sektörü’nde katılımlı yöntemle kesinleşecek uygulama projeleri tanımlanmıştır. Kentin afet sonrasında sığınacağı yapılar ve altyapı sistemleri ‘acil durum görevlisi’ tesisler olarak tanımlanmaktadır. Bu ayrıcalıklı birimler, bir bütün sistem olarak kapasiteleri, konumları, hizmet alanları ile irdelenmekte, sistemdeki zayıflıkları gidermek üzere proje paketleri belirlenmektedir. Hastaneler, okullar gibi çok sayıda birimin oluşturduğu ADG’ler sisteminde, özel hastane, okul ve otel gibi birimlere de yer verilmiştir. Bu özel sektör kuruluşlarının sisteme katılmaları ve afet sonrasında kamu görevi vermeyi üstlenmeleri karşılığında (indirimli taşınmaz vergisi gibi) kimi muaflıklar tanınmakta, ancak güvenli tesisler oldukları belgelenerek belirli aralıklarla denetimden geçmeleri öngörülmektedir. Bu yöntem, özel oteller için de geçerli görülmüştür. Oteller için bir başka koşul da yapı ve tesis güvenliğine ilişkin (3 yılda yenilenen) ulusal ve uluslararası turizm özel ‘afet güvenilirlik’ belgesi almalarıdır. (Van’da yaşanan acı deneyime adanır).

Türkiye’de bugün öncelikle sakınım (risk azaltma) etkinliklerinin yetkin sorumlusunun belirlenmesi gerekiyor.

Kaynak : Cumhuriyet Gazetesi 2. Sayfa, 18 Kasım 2011

6 Yorum

  1. ömer taymaz

    Yapı denetiminin ticari bir unsur olarak inşaat sahibinden ayrılamadığını, paranın yatırılıp geriye mal sahibine verildiğini, görünürde kanuna uyuluyormuş gibi yapılıp gerçekte uyulmadığı, hizmetin ucuzlatıldığı biliniyor. Hizmet ucuzlayınca da doğal olarak niteliği kalmıyor.
    Bütün önlemler ve kanunlar ne yzak ki buna benzer şekillerde piyasa düzeni içinde boşa çıkarılıyor. Sonuçta kentlerin yapı güvenliği denen şey havada kalıyor.

  2. Gülin Şahin

    Benim de bu toplumun önce kendisinin ama ondan daha önemlisi karar verici ve toplum önderlerinin, doğal afetleri ciddiye alıp almadıkları ile ilgili bir kaygım var. Doğal afetin yereince ciddiye alınmadığı bir ortamda siyasetçinin, hükümet üyelerinin, belediye başkanlarının… bu konuyu istismar etmeleri ve felaket zamanlarında afet üzerinden pirim yapmaya çalışmaları olağan hale geliyor.
    Yapı denetimi meselesi bu işin bir parçası fakat bir türlü afetlere karşı önlemler ana başlığı altında doğru dürüst bir şekilde kavranamadı.

  3. Mehmet Sayım Karayeğen

    Yapı Denetim Kanunun yeniden gözden geçirilerek,denetimin doğrudan sigorta şirketlerine bağlanması ve tüm inşaatların allrisk sigorta ettirilmesi suretiyle devletin devreden çıkartılması ve müteahhit ile konut alıcıların doğrudan sigorta şirketleriyle muhatap olmaları en doğru yol olacaktır.

  4. Melek Genli

    Bir unutma ve unutturma döneminin yeniden başlatılacağını, Van depreminin yaralarının şu ya da bu şekilde sarılıp bu meselenini köklü çözümüne yönelik fazla etkili bir adımın atılmayacağı kanaatindeyim. Ne yazık ki bu umutsuz hissi taşıyorum.

  5. necmi yazgan

    Daha basit inşaatların bile demirini doğru dürüst koymayan, betonunu yeterli vasıfta kullanmayan ve bu inşaatları kontrol etme gereği duymayan yerel idarelerin olduğu bir ülkede yapılacak iş çok fazla. Onlar depremin yıkıcılığına inanmıyor olsa gerek. Bu kadar cesaret ancak özel bir cahillik ile tesis edilebilir.

  6. Mehmet Akkaya

    Bu hükümetin bir deprem çözümü hiç olmadı. Şimdiki kentsel düzenlemeler, kat artışı yıkım lafları falan hepsi şova yönelik işler. ) sene neyi bekleyip öğrendiniz ki depremin önemli bir tehlike olduğu aklınıza geldi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir