YRD. DOÇ. DR. BESİME ŞEN* / Bianet.org
Galeri sahiplerinin Tophaneyi uygun bir yer olarak görmelerinin kendisidir soylulaştırma. Orası bir işçi semti ile küçük üretimlerin yapıldığı atölyeler ve ticaret yerlerinden oluşan bir yer iken üst politik kararlarla oranın başka tür bir yer olma kararı alınmıştır. Sanatçının iyi/kötü niyetine gelmeden olay bitmiştir.

Tophane’de galeri açılışıyla ilgili olarak sanatçıları haşat eden mahalleli tepkisi anında “içkiye tepki” biçiminde haber oldu. Ama sonra habercilerimiz mahallelinin yakın zamandaki diğer sabıkalarına bakmayı akıl edince kafamız karıştı: Televizyonda oldukça ilginç sahneler izledik!Polisten kaçan 1 Mayıs göstericilerini kıyasıya döven mahallelileri gördük ekranlarda. Sonra daha önce de sanat galerileri ve sanatçıların kendi mahallelerindeki hoyratlıkları ile ilgili bilgileri, demeçleri dinledik. En çok da esnaftan. Bu kısım önemli çünkü bu ülkenin esnaf teyakkuzunun nelere yol açabileceğini çok kişi bilir ama en çok da polisten kaçan eylemciler bilir galiba.
Polise eşlik ederek eylemci avına çıkmada çakı gibi davranan aslan esnaf her zaman “mahalleli tepki gösterdi” habercilik repliğinin gerçek öznesidir. Yine de Tophane’deki sanatçı dayağının “içkiye tepki, kendini beğenmişliğe tepki” gibi cümlelerle açıklanan gerekçeleri kafa karışıklığımızı gidermedi.
Bohemlik Adres Karıştırdı!
Sanatçının yaşam mekanlarına dair algısı elbette gündelik yaşam dünyasından farklı bir ritimde işleyebilir. Hatta bunu Fukocu (Foucault) bir yerden birileri “iktidara reddiye” olarak da yorumlar.
Kent merkezinin dinamik mekanlarında yaşam sürmek istemesine, sanatını icra etmesine halkımız da alışıktır ama sadece büyük kentlerde ve de o büyük kentin sadece göbeğinde. Ama buralarda da kimi zamanlar işler karışabiliyor, Tophane’deki sanatçı dövme olayındaki gibi.
Yani sanatçının marjinalliğine alışık olan halkım aynı zamanda sanatçı dövmeye de alışık, bir kere daha hatırlıyoruz. Evet Tophane’de “araba devrildi”. Çünkü bohemlik adres karıştırdı. Daha kıvam bulmamış bir yerde, Tophane’de Galeri açmanın maliyetleri bu kadar ağır olunca gözümüz korkuyor.
Yukarıda Galata’da bohemliğin tadıyla başlamış soylulaştırma iklimindeki sanatseverlik burada yani azıcık aşağısında levye ile sanatçı dövme cüretini gösteren saldırganların tutumu ile ters yüz oluyor.
Kararlı ve önceden planlanmış bu saldırı, son ayların halkın yerellerdeki çatışmalarını hatırlatıyor ve bir kere daha ürküyoruz.
Soylulaştırmanın İnce Ayarsızlığı
Peki, mahalleye Kültür Bakanını getirten bu olayı nasıl bağlayacağız? Galeri sahiplerinin öngördüğü “mahalleli ile bütünleşme projeciliği” mi yoksa farklılıkları cepte tutan ertelemeci formül mü? Bütün bunların uygulandığı yerler oldu ama ne yazık ki işe yaramadı, biline.
Böyle ana okul düzeyindeki “hadi kaynaşalım” iyimserliği ile çözümlerin kalıcılaşmadığı bilinmekte. O zaman kent merkezlerindeki bu gerilimleri kentsel mekanın yeniden paylaşımı eşiğine getiren neoliberal kent politikalarının sınıfsal ilişkileri ne düzeyde çatışmalı hale getirdiğini saptamak gerekiyor.Mahalleli galerinin bu gelişinin kendi varlıkları açısından hayra alamet olmadığını bilmektedir. Galerilerin, tasarım atölyelerinin gelişi onlar açısından bir kültür sanat meselesi değildir. Mahalledeki bu kültür-sanat hareketlenmeleri, soylulaştırma ve kentsel dönüşümden ayrı düşmeyen gelişmeler olarak, mahalledeki mekanların rantını arttıran ama bu artışın mahallelinin elinde daha fazla kalamayacağı ve kendilerine yakın zamanda yol görüneceğinin sinyalleridir.
Ayrıca Beyoğlu ve çevre semtlerindeki kentsel dönüşüm ve soylulaştırma “Avrupa Kültür Başkenti” gibi mahallelere ince ayar çeken politikaların, elindeki levyeyi kamera karşısında dahi indirmeyen saldırgan genç için bir şey ifade etmediği de kesin.
Meseleyi sınıfsal bir gerilim olarak görmeyi ihmal ettikçe konunun hafızamızda “levyeli yobazlar” ile “liberal-özgürlükçü bir yaşam tarzı”nın gerilimi olarak kalması mümkün.

Hatta bu kavramları iktidar düzeyindeki temsillerine de indirgemek mümkün: Türk- İslam sentezinin merkezindeki Adalet ve Kalkınma Partsi (AKP) ile çok yakın zamanda liberalizme de talip olmuş bir Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) elitizminin tabanı mı aynı çatıyı paylaşamamaktadır?
Hani neyse ki ortada Kürtler yoktur! Bir de onu da kareye koyarak düşünmeye çalışacaktık ki, o zaman kim yan yana, kim karşı tarafa düşerdi bir düşünün.
Bu saldırı sonrası galeri sahipleri bir özeleştiri yaptılar: mahalleli ile yeterli diyalog kurmadıklarını söylediler. Mahalle gerilimleri ile çatışmalarının her durumda verdiği kırmızı alarmı bir “diyalog eksikliği” ile gidermenin çok kalıcı olamayacağı ortadır.
Bu sorunların arka planına bakmak, toplumu bir arada tutan bir siyasetin gerekliliğini görmek gerekiyor. Yani mutena bir mahalle anlatısı ile “mahalle baskısı” arasındaki çizgiyi, günümüzde orta sınıfın kent tahayyülü belirlemektedir.
Orta sınıf liberalizmi ile yoksulların içine hapsolduğu muhafazakarlığın başka mahallelerde rahatlıkla yan yana düşebileceğini unutmazsak, bir arada yaşamayı olanaklı kılan bir toplumsal zemini de doğru tarif etmiş oluruz. Geleceklerini artık yaşadıkları yerlerde görmemeye başlamış olan kesimleri ve tabi bu tür çatışmalardan kaygı duyan bizleri ikna etmek için Bakan’ın Ankara’dan gelmesine gerek kalmadan daha başka çözümler bulmak gerekiyor.
Kentin ekonomisi diye bütünüyle kentsel rantların artışına odaklanmak ve bu artışları sınıfların mevcut avantajlı konumlarına terk etmek sadece bir bölüşüm politikası değil, bunun arkasındaki sınıfsal statükoların hassas dengesinin mahallerdeki yeniden inşasıdır. Ayrıca soylulaştırma denilen menem şey öyle sanatçı veya üst sınıftan insanların niyetleri ile olan bir şey değildir.
Galeri sahiplerinin Tophane’yi uygun bir yer olarak görmelerinin kendisidir soylulaştırma. Orası bir işçi semti ile küçük üretimlerin yapıldığı atölyeler ve ticarethanelerden oluşan bir yer iken üst politik kararlarla Tophane’nin başka tür bir yer olma kararı alınmıştır.
Galata Port projesi, Avrupa Kültür Başkenti, İstanbul Modern ve diğer özel müzeler yan yana geldiğinde oraya talip olanlar değişir! Soylulaştırma için bu kadarı yeterdir. Sanatçının iyi/kötü niyetine gelmeden olay bitmiştir.
Bitmesini istemeyen galericilere elbette haddimizi aşarak bazı tavsiyelerde bulunmak isteriz:
Eğer gerçekten soylulaştırmayı istemiyorlarsa bu saydığımız projelere karşı çıkmalarını, kentin üst kararlarla, neoliberal politikalarla değil; yaşayanların sorunlarını ve ihtiyaçlarını çözmek üzere hareket eden demokratik bir kent yönetiminden bahsedebilirler.
İçeriği asla toplumsal olarak doldurulamayacak amorf bir “diyalog” kavramının yerine başka ne konulabilir diye düşünebilirler! Ya da bütün bunları dert edenleri bir kere olsun dinleyebilirler.
Tarlabaşı’nı Geçmeden
Peki ipler neden Tarlabaşı’nda kopmuyor? Çünkü oradaki dönüşümün yönetilmesi hem merkezi düzeyde hem de yerel düzeyde oldukça iddialı biçimde ayarlanmaktadır. Bunun için her türlü siyasal ve ideolojik araç ve söylem kullanılmıştır. “Hassas mahalleli” olma aşaması dahi yaşanamadan insanların evleri yıkılmaya başlamıştır.
Orda zaten incinecek gelenek-görenek, pek muhafaza aile yaşamı da yok, proje sahiplerine ve yönetime göre; ve tabii onlara destek veren liberal kent savunucularına göre de.
Ayrıca burası bir de “suç yuvası”! Yani buradakiler zorlasak bir tür “dibine kadar bohem” de sayılabilirler. Sokaklara taşan içki bardaklı sanatçı kesimin olamayacağı kadar marjinaller yani, birilerinin gözünde. Hatta bu çizdiğimiz senaryodan bir “sosyal dayanışma” bile çıkar diye düşünesi geliyor insanın.
Yani burada saldırıya uğramış sanatçı ve sanat çevresi belki de güvenlik güçlerince evlerinden çıkarılmaya başlamış olan Tarlabaşılı mahalleliler ile dayanışmaya gider. Tıpkı Emek sineması yıkımına dur diyen yürekli sanatçılar gibi bir sanat dünyası duyarlılığı yükselir, kim bilir!
Başlığa geri dönelim: Tophane’de kimseyi dövmeyelim… (BŞ/EÜ)
* Mimar Sinan Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi.



9 Yorum
M.Hikmet AKTÜN
Yazıyı dikkatle okudum.Yazarın bilimsel kariyeri ile özgür ve demokratik yaşam biçimine bakışı tam bir çelişki içinde.Sayın hocam; kariyerinizi “Nasıl AKP li olunur” şeklinde bir tez ile devam ettirmeniz daha uygun olacaktır.Size yakışmadı hocam; İslam penceresinden de baksanız,Türklük penceresinden de baksanız uymadı hocam. BU VANDALLIĞI HOŞ GÖSTERECEK HİÇ BİR MAZERET BULAMADIM.ANCAK” SİZDE ALIŞIRSINIZ” DİYENLERDENSİNİZ O ZAMAN SÖYLEYECEK SÖZ YOK..
bülent çeker
herkes ne kadar ayar olmuş kardeşim böyle inanılır gibi değil. bu kadar mı korkutmuş herkesi bu rejim. adamlar sopa taş demir biber gazı galeriye kafa göz dalıyorlar medyada dizi dizi “onları da anlayalım” kampanyası, efendim acaba niye yaptılar. dr besime şen hanım başka versiyon, akademiden, muhalefetten belki de soldan destek bu sefer. hırsızın hiç mi suçu yok diye bir nasrettin hoca fıkrası var oysa.
Aliye Sertanlı
En netameli konulardan biri bu. Hem sosyal alana ait hem de kente dair. Kolay çıkarımlarda bulunanlar oluyor günlerdir yapılan tartışmalardan gördüğüm kadarıyla. Yukarıdaki “Tophanede kimi dövsek” yazısının sahibi de bir miktar kolaycılağa kaçmış. Gündelik olanı kafanızdaki kent sorunlarından birine yapıştırmak sözel olarak mümkün. Peki gerçek hayat?
nurettin
ama müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz. azıcık dikkat edecekler. herşeyin kendine göre bir tepkisi var.
filiz akman
bırakın şu dövenin, kıranın, dağıtanın yanında olma tavrını. onları anlamak lazım gevelemeleriyle daha geriye doğru nereye kadar çekileceksiniz. yok artık bir de bu kentsel değişime tepkiymiş. iyi o zaman sadece dövmüşler benzin döküp yaksalardı bari. nasıl olsa haklı görecek birileri vardı. az bile yapmışlar.
devletin valisi olay yerine gidiyor ve aslında olayların anlatıldığı gibi olmayıp iki kişi arasında tartışmadan çıktığını, yoldan geçen çarşaflılara laf atıldığını… gibi saçma sapan şeyler söylüyor. neredeyse saldırıya uğrayan mahalleli diyecek. bu devletin valisi yani sonuçta.
besime şen hanımın söyledikleri valinin söylediklerinden beter. vali kıvırtıyor ama besime şen hanım bu saldırıya kendince teorik kılıf kentsel jargon içinde yer açıyor.
yazık demek yeterli olsaydı YAZIK derdim.
bilmem besime hanım yazık ne demek yorumlamak ister mi.
Asli Peker
Televizyonda bir görüntü beni çok etkiledi.
Pardesülü, başı örtülü, ayağı terlikli bir kadın yanında başka bir çarşaflı açılış yapan kalabalığın arasından geçiyordu. Kalabalıktaki kadınlar serbestçe giyinmişlerdi, hareketleri serbestti, ellerinde içkileri neşeyle konuşuyorlardı. Yüksek sesle ve kendilerini saklamayarak. Belliydi ki hem maddi hem eğitim düzeyinden kaynaklanan özgürlükleri vardı. Tophanedeki kaldırım onlar için dünyanın herhangibir yerindeki kaldırım gibiydi… Newyork’da Paris’te yada Katmandu’da hiç farketmezdi, etkinlik ve dostlukları vardı çünkü. Dil, din, ırk, siyasi görüş engellerini tümüyle aşmışlardı. Adeta başka bir tür insana dönüşmüşlerdi.
Kapalı kesimler yani evleri, çarşıdaki korka korka gittikleri bir kaç dükkan ve tarikat etkinlikleri arasında sıkışmış insanlar için ne anlama geldiğini düşünmek bile korkutuyor. Bakışlarında hem durumlarının ümitsizliğinden duydukları acıyı hem de sığındıkları safsatalardan gelen kini görmek mümkün. Namus derken, mazbut aile ortamı derken ne kadar saçma bir durumda kaldıkları da ortada; çünkü semt aynı zamanda İstanbul’un genelev semti, genelevleriyle ve çalışanlarıyla….
Halbuki liman şehirleri aynı zamanda serbestliklerin hoşgörülerin şehirleridir. Bu denli derin çelişkilerin değil…
Tophane’nin gerçek sahiplerine ve sanat galerilerine geçmiş olsun.
Osman Çoban
Bu mevzu herkesin hoşuna gitti galiba. Bir çok yazar tophane dayağını konu edinmiş köşelerinde. Entellektüel kesim kendi dışındaki olayları resmetmeyi ondan dersler vaaz etmeyi öteden beri çok seviyordu. Şimdi baldan tatlı bir konuları oldu. Semtin tarihinden girip mahallelinin sıkıntılarına inerekten sosyal analiz boyutunda kırıntılar ekmek ve üzerine icad-ı fikir ihsan etmek çok yapılanlardandır.
Besime hanımın bana göre aceleye gelmiş çıkarım ve analizlerine öyle uzun uzadıya anlam yükleyip tahlil getirmeye gerek yok. Bu yazı o denli geniş bir ufuk için yazılmamış gündelik bir yayın portalına yer tutması için yazılmış, bu belli.
Fazla büyütmeyin Cemal bey, oooo bunun gibi daha neler konuşuluyor neler.
selim bingöl
bu saldırganlığı kınıyorum öncelikle. televizyonlarda izlediğim yorum ve tartışmalardan konunun ne denli çarpıtılmaya müsait olduğunu gördüm.
yukarıdaki yazı ekseni kayık bir yazı bana göre. gerçeklik alemi eğilip bükülmüş. esası gözden kaçırmak için özel olarak yazılmış adeta
Cemal Kozlu
ŞAŞKIN VE ÜZGÜNÜM
Sayın Besime Şen. Yazınızı hayretle ve şaşkınlıkla okudum. Böyle bir olay sizde bu tarz bir açıklama arka planı yaratıyor, birikimleriniz sizi bu yönde bir tahlile götürüyorsa, bundan önce söyledikleriniz ve yazdıklarınıza biraz da banko bir güven içinde yaptığımız okumaları tekrar ele almamız gerekecektir herhalde.
Hayret ettiğim şeylerden birisi, saldırıyı gerçekleştirenlerin durumlarını anlamayı aşıp onların sosyolojik haklılıklarına kadar gelmeniz, bir gönüldaşlığa düşmenizdir. Bu kentte yerleşim ve mekan düzeni size göre üstten verilen kararla değişmekte, sanatçı ve galericiler ya bu üst karara göre yönlendirilip istihdam edilerek küçük işçi yuvalarına akın akın yollanmakta (ya da iktidar tarafından böyle programlanmamışsa kendiliklerinden gaza gelip ana arterleri aşıp bu mahallelere, hadlerini aşıp konuk geldikleri mahalle kültürüne uygun olmayan dükkanlarla ve davranışlarla işgal etmekte) dirler. Herkes (siz hariç tabi ) büyük neo liberal kent düzeninde rol almış, araçsallaşmış ve onun parçası haline gelmiş, kentin mekansal bölüşümünde bu işi yapmakta olan egemenlerin dümen suyundadır. Ama orada yaşayan mahalleli ortaya çıkan değişimin kendi hayırlarına olmayacağını anlayarak (öngörülü, basiretli, uyanık, kültürüne sahip çıkan ) bir şekilde asıl büyük tezgaha karşı çıkmaktadırlar. Egemen düzene karşı direnmektedirler. Nasıl karşı çıkmaktadırlar, sopalarla, demirlerle. Kendi değimleriyle bizim çocuklar dalmışlar şeklinde.
Siz bu resmi çizerken Galata saldırısını yapanların güncel basında içkiye tepki, kendini beğenmişliğe tepki olarak ele alınmasına, manşetlerde böyle verilmesine dahi dayanamayıp, bu ifadelerin kafamızı (aslında kafanızın olması gerekir ) karıştırdığını söyleyebiliyorsunuz. Anlattığınız tabloya göre yerden göğe kadar haklısınız. O tepkiyi gösteren (yani galericilere, sanatseverlere demirlerle dalan) mahalleli sizin söylediğiniz gibi kendi yaşam alanını savunmaktadır. Hatta kentsel dönüşüme karşı başarılı bir direniş örneği vermektedirler. Hatta sınıfsal anlamda ezilenlerin bir haykırışıdır bu !!! Yukarı tabakaların (sizin değiminizle orta sınıfların), hatta sizi güçlendirmek için ilave edelim isterseniz kent burjuvalarının, elitlerin ve yönetimi elinde tutan sınıfların kenti düzenleme operasyonlarına karşı verilmiş anlamlı bir derstir, Galata dayağı.
Size göre bu şanlı karşı koyuşu yapanların niye Tarlabaşında aynı türden dalmaları bugüne kadar yapmamaları da hayrete şayan bir konu olması ayrıca niyetinizin ve bakış açınızın bütün özetini yapıyor gibi görünüyor. Size göre keşke orada da mahalledeki bizim çocuklar gerekli yerlere dalsalar da neoliberal kent düzenine karşı bir mevzi daha kazansak diye düşünüyorsunuz herhalde. Bu güne kadar Tarlabaşında yaşayanların sizin bu beklentilerinizi yerine getirmemiş olmaları gerçekten de üzücü, çok ayıp etmişler size karşı. Siz biraz daha nasıl yapacaklarını tarif eder azıcık daha yol gösterirseniz niye olmasın Besime hanım, bugün Galatada yarın Tarlabaşında, diğer gün her tarafta Sizi tebrik ederim, çok iyi bir potansiyel üzerindesiniz. İşlerseniz ve üzerinde daha fazla çalışırsanız çok iyi işler çıkarabilirsiniz.
Üç saptamayla bitirmek isterim. Birincisi, siz (ve ya siz kendinizi neyin yanında görüyorsanız) aslında öznesi olmadığınız, hiçbir şekilde ortaya çıkmasına ve oluşuna etkide bulunmadığınız bir toplumsal harekete, sırf bir yerde size göre bir karşı çıkış oluyor diye sarılıp sahiplenmeniz ve bu sırada bu toplumsal olaydaki gerçek dinamikleri karartıp, neredeyse şiddeti haklılaştırıp, saldırganları haklı-sebepli göstermeniz acaba ne anlam taşıyor? Bilimsel tavır mı bu?
İkincisi, ne zamandan beri kendiliğindeci, lümpen hareketler (üstelik bir çok gerici motif ve izler taşırken ve bunu televizyonda bizzat düzenleyenler bileçekinmeden öğünerek söylerken) sizin gözünüzde masumlaşabiliyor, haklılaşabiliyor ve kent mücadelesinin bir parçası olabiliyor? Hak mücadelesi nasıl oldu da yıllardır sınıf mücadelesinde toplumu şöven-dinci-gerici-otoriter söylemlerle bölenlerin, hep güçlü tarafta duranların söylemleriyle verilir oldu? Hiç mi nitelik diye bir şey kalmadı? Bu mu yıllardır konuştuğunuz kent mücadelesi?
Üçüncüsü ise ne zamandan beri içine sanatçıları da alan saldırganlık ve gericilik sınıfsal bir nosyon taşıyabiliyor? Bir şeyin muhtevası ortaya konuş biçiminden bu kadar ayrılabilir mi? Ya da biçimleri bu denli mahalle şövenizmine bulanmış, gerici motiflerle bezenmiş, beraber yaşamayı reddeden anlayışın ürünü bir saldırının içeriği nasıl sınıfsal bir temelde görülebilir?
Bütün her şey sizin konuya bakışınız ve kendinize ait fantezileriniz olabilir ama bu üçüncü nokta sizin belirleyebileceğiniz bir şey asla değildir. Yaptığınız şey bu yüzden safsatadır.
Galiba siz kent üzerinde çalışan bazı sosyolog ların da üzerinde konuşacakları bir işi olması gerekiyor. Size de iş çıkmış böylece.
Birileri mahalleli olarak 1 Mayıs dönüşünde işçilere, galeri açılışında sanatseverlere içlerinden geldiği gibi müdahale etmeli. Dahası mahalleli olarak kendi yaşam biçimlerini sürdürürken onlardan başka türlü şeyler yapanlara; mesela galeri açıp arada sıra açılışlarda içki içmek gibi milli ve dini kültürümüze uymayacak işler yapanlara dalmalı ki sizin gibi derin birikimi olanlar bizleri aydınlatsın. Görmediklerimizi bize göstersin hatta gözümüzün içine soksun.