Korhan Gümüş
Taksim’de AKM’ye karşı kışla yapılmasının amaçlanması, sınıfsal asimetriyi dengeleme arayışı olarak görülebilir
Taksim: Sonun başlangıcıTaksim de inşaat çalışmaları devam ediyor.

Taksim’deki mesele yalnızca bir meydan düzenlemesi değil, rejimle ilgili bir soruna işaret ediyor. Taksim bir bakıma Türkiye ’nin meselelerinin nasıl algılandığını, ele alındığını gösteren bir turnosol kağıdı. Türkiye’de muhafazakar iktidar, modernist elite karşı alt sınıftan dinamik bir topluluğu temsil ediyor. Muhafazakar siyasetin karşılaştığı sorunlara kendi fantezi dünyası içinde çözümler arayan bir düşünce sistemi olduğunu söyleyebiliriz. Taksim’de Operaya ( AKM ) karşı burada cami (sonra kışla) yapılmasını amaçlaması, sınıfsal asimetriyi dengeleme arayışı olarak görülebilir. Oysa arkasında yüklü bir bagaj varsa, çözümü yeni bir siyasal deneyim gerektiriyorsa, o zaman bu meselenin siyasal planda tartışılması gerekliydi. Ama öyle olamadı.
Çözüm ihale ile yaptırılan bir kışla replikasına indirgendi.
Başbakan meseleyi şöyle algılıyor: Bunlar bize iktidarı vermediler. Buraya cami yapmamızı engellediler. Şimdi bugüne kadar bizden esirgenen iktidar elimizde olduğuna göre, Taksim meydanına kendi damgamızı vurabiliriz. Buna kim itiraz eder? Olsa olsa bu alanı daha önce düzenleyen, yok edilen Osmanlı mirasına bir örnek olan kışlayı yıkan Tek Parti rejiminin savunucuları. 28 Şubat sürecinde buraya üç adet çember çizdik diye yaygara koparmışlardı. Şimdi itiraz ediyorlar diye kalkıp onları mı dinleyeceğim? Bunlar halkı zorla hizaya sokmaya çalıştılar. İnönü birçok eser gibi Osmanlı kışlasını da yıktırdı ve kendi adını taşıyan park yaptırdı. Üstelik yıktırdığı kışlanın yerine bir de heykelini koydurmaya vardırdı, neyse ki iktidarın değişmesi ile bu girişimi engellendi. Ona göre bu kışlanın yeniden inşası, bir bakıma geçmişte yapılan bu antidemokratik uygulamanın telafi edilmesi, izlerinin silinmesi.
Taksim ve milli temsil
Taksim’in kapsamlı bir kentsel tasarım projesiyle ele alınmasını, yeni bir deneyim yaşanmasını sağlayan Atatürk . Onun daveti ile İstanbul ’a gelen Fransız mimar-şehir plancısı Henri Prost ve onun yönettiği birkaç mimar tarafından bu devasa alanda bir “kültür vadisi” tasarlandı. İçlerinde tanınmış mimarlar da olan bir uluslararası ekibe çok amaçlı salonlar, tiyatrolar, stadyum, opera projeleri yaptırıldı. Bu herhalde İstanbul’un Roma döneminden sonra tarihinde gördüğü en en kapsamlı kamusal alan düzenlemesi.
Atatürk’ün onayladığı projenin en önemli fikri, Pera’nın kozmopolit yaşantısına, 19. yüzyıl modernleşmesinden kalma tiyatrolar, sinemalar, kafeler gibi İstiklal Caddesi ’nde öne çıkan özel kültür mekanlarına karşı çok amaçlı salonları, opera binası, tiyatroları ile kamusal bir alternatif oluşturmaktı. Atatürk’ün burada ispatlamak istediği şey, modernleşmeyi devlet eliyle sağlamak, İstanbul halkına “bu iş öyle değil, böyle yapılır” demekti. Dönemin valisi-belediye başkanı Lütfi Kırdar, ‘Yenileşen İstanbul’ başlıklı kitapta bu alanın alelade bir park olmadığını, benzerlerini Avrupa başkentlerinde görülen, kent merkezinde yer alan “promönad”lar gibi olacağını ifade ediyor. Bu nedenle bu düzenleme park yerine “Gezi” olarak adlandırıldı. Örnekler ise Paris’in Trocadero meydanı, Tuileries bahçesi… Böylece 19. yüzyıl kapitalizminin dönüştürdüğü Pera ile 20. yüzyıl başında gelişen modern semt Şişli-Nişantaşı arasındaki alana bir kamusal işlev kazandırılması amaçlandı. Bu nedenle düzenlemenin halka kendi değerlerini benimsetmek isteyen Cumhuriyet’in modernist eliti tarafından gerçekleştirildiği düşünüldü.
Nitekim gecikerek tamamlanan Opera binası (AKM) kentin tarihinde üzerinde en çok tartışılan yapı olma özelliğini kazandı. 90’lı yıllarda karşısına bir cami inşa edilmek istendi. Cumhuriyet’in temsil alanı olarak kabul gören, çevresinde birçok kamu kültür yapısı bulunan bu “kültür vadisi”, yıllarca İstanbul’a hizmet verdikten sonra ana fikrini kaybetti. Önce bu vadiye bir giriş niteliğinde olan Gezi parkının bağlantısı koparıldı.
Böylece Atatürk’ün kentsel tasarım projesinin en önemli özelliği ortadan kalktı. Atatürk’ün muhtemelen hoşuna giden fikir, yani kentin merkezinde bir kültür vadisi yaratma düşüncesi zaten yıllar önce gündemden düştü. Bugün İstiklal Caddesi’ne yığılan milyonlarca insan buraya adımını atamadı. 90’lar sonrası kamu yönetimi modelindeki dönüşümle birlikte vadi işlevini yitirdi, güncellenemedi. İşlevini yitirmesinin iki temel nedeni var: Fiziksel nedeni bağlantının kopması, erişimin engellenmesi, geceleri güvensiz bir yer halini alması. Ama asıl neden kamusal yönetim modelinin olmaması. Avrupa’daki örneklerde olduğu gibi bir yönetim planı çerçevesinde katılıma açılamaması. Bütünsel kullanım fikrini kaybetmesi. Nitekim Başbakan da kendi üslubunda bu soruna değindi. Ama “bre hey gafiller” diye başlayan konuşmasında bir Başbakan olarak değil, Kasımpaşalı olarak, “Ben burada geceleri neler döndüğünü iyi bilirim” dedi. Taksim’de tünellere karşı çıkan ve yeşil alanın korunmasını isteyenlere verdiği cevap, garip bir psikoloji içinde olduğunu kanıtlıyor: “Bunlar istemezükçüler. Taksim’deki projeye karşı çıkıyorlar, çünkü Yenikapı’da planlanan miting alanına gitmek istemiyorlar, orada kaybolurlar.” Görüldüğü gibi mesele basitçe bir seçkinler düellosu haline geldi, bir temsil sorununa indirgendi. Kamusal alanın nasıl güncellenebileceği sorunu arka plana itildi.
Sonuç
Kozmopolit Pera’ya karşı M. Kemal’in “kültür vadisi böyle yapılır” demesi, bu işin baştan bir rejim sorunu haline gelmesine yol açmış olabilir ama bugün özellikle dünya bu tip şehircilik deneyimleri ile dolu. İstiklal Caddesi’ne yığılan milyonlarca insanın bu devasa kamusal alanı kullanması mümkün olamadı. Peki bu konuda deneyim yenilemekle sorumlu kurumlar ne yaptılar? Maçka Parkı’nı “Demokrasi Parkı” olarak adlandırmak bir işe yaradı mı? İstanbul’un modernist eliti de bugünkü siyasetçiler gibi çuvallamadılar mı? Kültür ve sanat tamamen hayırseverlik alanına izole edilerek kamusal alandan elini ayağını çekmedi mi? İstanbul’da bu alanda neden hiçbir deneyim üretilmedi? Bence asıl sorun burada.
Kaynak : Radikal



4 Yorum
Anonim
Amaç Beyoğlu’nu yayalaştırma ise buna olanak sağlayacak alternatif yollar zaten var. Otobüslerin, dolmuşların AKM’nin otoparkının üstünden kalkmasını sağlayabilirlerdi onu bile yapmadılar.
Ama Taksim gezi parkını atıl bırakan sivil toplumun da sorumluluğu var. Eğer Taksim gezisi bir Göztepe parkına dönüştürülebilseydi Tayyip çok daha ihtiyatlı yaklaşabilirdi.
ceren alkaya
Korhan bey neyin sonu, hangi son. Biz de son olsun diyoruz ama yaptıkça yapıyorlar. Üstelik daha da fazlasıyla yapıyorlar. Bundan beş sene önce Taksim Meydanı projesini konuşuyor muyduk? Kışla binası mesela konuşuluyor muydu? Dolayısıyla bu son falan değil ne yazık ki.
Anonim
Çok doğru Hitler’de eğitimsiz, cahil, almancayı bile doğru dürüst konuşamayan birisiydi. Tek özelliği el kol hareketleriyle bağırmasıydı. Aydınların suçluluk duygusunu sonuna kadar kullandı. Onun da “seçkin elitistleri” musevilerdi. Alın işte sonucu.
Azmi İzmirli
Şu modernist elit lafından nefret ediyorum. Çünkü, bu karısını kızını zorla paketleyenlerin, onlara hayatı zehir edenlerin, cehaletin, cehaletten kaynaklanan fakirliğin, hastalıkların, doktorsuzluğun, dişçisizliğin, ıslak çorap mantarlarının, salgınların kendileri gibi olmayanlara bakışı ve çoğu durumda da neden ekonomik olmaktan çok kültürel. Doğru dürüst kendi dilini konuşamayan bir zavallının bir kaç dilde tercüme yapana özenmesi. Hayatı kalfanın yaptığı çarpık kaçak yapıda geçmiş olanın projeyi küçümsemesi, hayatında proje yapmamış hiçbir şey üretmemiş hocanın dünyanın önde gelen örneklerine burun bükmesi, kısaca cehaletin şahlanması.
Atatürk’ün komprador kültürüne karşı halka inen bir üst düzey kültürünü layık görmesi bir gerçek. Bu önerilen üst düzey cumhuriyet kültürünün ıslak çorap/mantarlı ayaklarla bağdaşmaması da bir diğeri. Lümpenliğin kolaylığı varken kim eğitimin zorluğuna katlanır? Sonuçta tartışamayan, ekranlardan ancak okuyabilen, “hamasete konuşan” “cehaletler” ortaya çıkar.
Bu kültürlerin insanları sürekli talep halinde oldukları için her dönem sonuçta iktidarı kazanmışlardır. Ama kazançları toplumu ileriye götürmemiştir, geliştirmemiştir sadece bir bölümünü kısa süreliğine tatmin etmiş, ancak kandan, yıkımdan başka bir şey de getirmemiştir. Bunun en uç örneğini Pol Pot’un Kamboçyasında görmüştük. Orada da üç milyon “seçkin elit”i kafalarını kazma ile delerek öldürmüşlerdi, köylülüğü kurtarmak için. Taksim’de yapılan da, çamlıca’da yapılan da, kısaca AKP tarafından yapılanlar da bunun bir benzeri. İslam dünyası Pol Pot’larla dolu. Reformunu yapamayan inançlar sonuçta Pol Pot’lar yaratıyor, sözüm ona solda da sağda da.
Taksim’de olan da bir sabrın denenmesinden ibarettir, tıpkı çamlıcada kendisini deklare eden cehalet gibi.