HEVAL ZELİHA YÜKSEL
Bu kadar yoğun bir kültür gündemi, görülecek bu kadar sanat sergisinin yanı sıra İstanbul’un kendisi başlı başına bir sergi alanı… Galatası, Kız Kulesi, sarayları, boğazıyla kozmopolit İstanbul, 2 ay daha taşıyacağı kültür başkenti unvanıyla bizleri kucaklamakta…

İstanbul, kültür ve sanat faaliyetleri açısından zengin bir kent… Kuşkusuz 20 sene öncesine göre çok ileride. İş, güç gibi dünyevi konular ile yoğun olarak geçirilmiş bir haftanın sonunda beyninize bir mola ve değişiklik yaşatmak için Pazar gününüzü sergi-galeri mekânlarına ayırmak istediğinizde, eskisine göre görülecek çok seçenek var artık. Beyoğlu’ndaki sanat galerilerine her geçen gün yenileri eklenirken, Tophane’de sanat limanında bulunan İstanbul Modern’de hem modern sanat ürünlerini, hem çağdaş sanat eserlerini bir arada görmek mümkün… Sabancı Müzesi’nin sergileri dünyaca ünlü; tüm dünyadan seçilerek toplanan parçaları, bir tema ile mesafeleri hiçe sayarak önümüze kadar getiriyor… Geçtiğimiz ay olaylar ile gündeme gelen galerilerin toplandığı; eskinin 40 hatimle top dökülen Tophanesi ha keza… 2010 Avrupa Kültür ve Sanat Başkenti etiketini sayarsak uzun bir liste vermek mümkün İstanbul için. Sanat camiasından olan, işini, sanat üzerinden yaşama dönüştürenler için bu saydıklarımız bir farklılık yaratmayacak belki zihinlerde ama sanat ile doğrudan bağlantısı olmayan yani gerek üretici, gerek takipçi, gerek aracı olanlar içinde yer almayan çoğunluk için gidip-görmek, havayı solumak bile farklılık.
Sanat galerileri birbiri ardınca yeni işler ile takipçilerini buluşturmaya devam ederken, çoğunluğun zihinlerini zorlayacak işleri sergilemekten de geri durmuyorlar. Birkaç yüzyıl öncesinin TOP’hanesi bugünün sanat ile halk arasında sosyolojik S.O.S. veren mekânına dönüşüverdi. Yazılı görsel basında çok yer alan konu, semtin tarihinden yaşayanlarına, eskilerine, yenilerine kadar geniş bir yelpazede herkese kulak vermemize, blogları okuyup ‘yer’i dayatılmak istenenden bağımsız değerlendirmemize, belki bir ucundan anlamamıza imkân sağladı.

Ne oldu orada derseniz? Yoksunluk ve yoksulluğun bir arada kolayca yaşamasının güç olduğunun resmi bir kere daha çizildi o gece, hatırlattı kendini… Uçurum vardı yaşayan ile yaşanan arasında. Mekânın gerçek sahipleri misafirlerden hoşnut değildi. Kabul noktası ise çoktan zorlanmıştı ev sahibine göre… Tasvip edilemez bir tepki ile yine doğu-batı arasındaki gen-etik farkı ortaya çıkardılar o gece…
Sulh ve şaşkınlık içinde süreci izleyen başka ‘yer’lerin gerçek sahipleri de var ülkemizde oysa. İstanbul’dakinden daha yüksek bir kabul noktası ile anlamadığı bir disiplini kabullenmeye çalışan, yoksulluk çekmiş ve hala çeken, yoksunluğu da yaşayan insanlar. Tıpkı Mardin bienalindeki gibi… “Sanat nedir?” sorusu üzerinde düşünmeye vakit ayıramayan, günlük geçimini düşünmenin öncelik olarak kendisini her zaman hissettirdiği bir doğu şehrimizde, anlaşılması en güç örnekleriyle “çağdaş sanat” sergilendi geçtiğimiz aylarda. Yoksulluk bir yanda, yoksunluk öteki yanda… Sergi mekânları Mardin’de o kadar iyiydi ki sergileneni gölgede bırakmıştı… Eğer resmedilebilseydi, en iyi işlerden birisi kuşkusuz tarihi mekânda sergilenen çağdaş sanata hayretle bakıp anlamaya çalışan yerel halkın görüntüsü olurdu belki, kim bilir…

Kültür Bakanı, Tophane olayından sonra mahalleyi ziyaret ettiğinde “Kimse İstanbul’u bir Anadolu şehri zannetmesin” demişti… Ziyareti çok şıktı… Ama İstanbul’un kendisi yeri gelince Mardin’den daha Doğu, Ege’den daha Batı, Anadolu’dan daha çok Anadolu değil miydi?
Geçtiğimiz Şubat ayında Hasköy’deki bir Sinagog’un zeminine büyük cam bilyeler dizen meşhur sanatçı Serge’in, İstanbul’a sıkça gelen bir yabancının gözünden tezada dikkat çekmesi gibi. Orada da yoksulluk ve yoksunluk bir arada idi. Eski tarihi bir mekân nasıl da farklı iş kolları için kullanılıyordu; bir yanda irili ufaklı atölyelerde insanlar çalışırken, bir yanda izbe bir mekânı sanat eserine dönüştürme performansı… 10 metre ilerisinde neler olduğundan habersiz mekânı birlikte soluyan insanlar vardı orada da…

Tophane sahili ise bambaşka… İstanbul Modern’de üst salonda son elli yılın en önemli isimlerine ait modern eserler sergilenirken, alt salonda çağdaş sanat adı altında modaya, modanın dahisi olarak adlandırılan Hüseyin Çağlayan sergilerinin bir toplamına ulaşmak, galerinin sonunda da Ayşe – Ege kardeşlerin İstanbul konulu mimari eserlerden, semtlerden isimlerini alan yüksek kalitedeki kumaşlardan tasarlanmış sanat eserlerini görmek mümkün… “Hiç mi çağdaş sanat kalmamıştı ki modaya yer verilmişti?” sorusu aklımıza gelmişti ilk anda ama orada gördüklerimiz de çağdaş sanattı ve ne iyi bir sergi olmuştu modayı seyretmek, anlamaya çalışmak bu bağlamda.Beyoğlu’ndaki Borusan Sanat Galerisindeki Madde-Işık sergisinin 5’inci katında ise, en yalın hali ile ortaya koyulan bir işin ne kadar etkileyici olabileceği bir kere daha gösterilmiş oluyordu.

Az ilerde Yapı Kredi Sanat Galerisi’nde Yaşar Kemal fotoğrafları da doğudan çıkıp, batının da tahtına oturmuş bir yazarımızın hayatını kısa metrajlı bir film gibi anlatıyordu. Alt salonda ise Sarkis vardı, anlayabilen için…

Bu kadar iyi iş, görülecek bu kadar yerin yanı sıra kentin kendisi başlı başına bir sergi alanı… Galatası, Kız Kulesi, sarayları, boğazıyla kozmopolit İstanbul, 2 ay daha taşıyacağı kültür başkenti unvanıyla bizleri kucaklamakta…
Not: Bu satırları masa başında yazarken televizyonda bir yandan takip ettiğim belgesel kıvamındaki “İki Dil Bir Bavul” en derininde canımı acıttı. Yoksulluk ve yoksunluk mu görmek istersiniz, bir bakın derim…



5 Yorum
nebahat çöllü
eşitsizliklerin devlet makamında örtüldüğü gizlendiği bir sanal düzende toplumsal tepkinin çıkış deliklerini tıkamak için genellikle “çoğunluk” sayılan grupların bazı marazi isteklerine ve diğerlerini bastırmasına aynı yüksek dereceli makamlar “hoşgörüyle” bakarlar. böylece çatışmayı dinsel, etnik, kültürel… alana yıkarlar. bu manzaranın fonunda böyle bir gerçeklik var.
orçun kuzey
aslında Türkiye gündemi büyük ölçüde İstanbul üzerinden yapılıyor. bütün sosyal meseleler önce burada karşımıza çıkıp krizse krizi burada yaşanıyor. çatışması burada kuruluyor. problem çözülecekse bu şehirde çözülüyor. aslında İstanbul bir anlamda bütün Türkiye’nin bir modeli gibi.
H. Cagatay
Yazarinda belirttigi gibi, kendisi baslibasina bir sergi alani olan Istanbul’umuz, eskiden cesitli dillerin, dinleri ve kulturlerin birbiriyle hosgoru icinde yasadigi bir sehir gorunumunu kaybeder mi oldu? Ve sanat bu hosgorunun tekrardan kazanilmasina artik yardimci olmuyor mu? Yazarin ustalikla parmak bastigi bu noktalar ve bahsettigi mekanlardaki kultur, yoksulluk ve yoksunluk celiskisi; uzerinde dusunulmesi gereken onemli bir unsur olarak gozumuze batmakta. Hosgoru ve kultur ruzgarlarinin sehrimizi tekrardan sarmasi ve kazanmasi dilegiyle yazarimiza tesekkurler..
firuzan
İstanbul gibi çok katmanlı bir kentte farklı yaklaşımların, kültürel ve demografik öbeklerin olması doğal. Bunların bir kısmının modernliği ve sanatı hazetmemeleri de anlaşılır birşey. Fakat işi kaba kuvvete döken bir tepkimenin elbirliği ile devletin yetkilileri tarafından hoş görülmesi acayip. Hızını alamayan bazı sol-sosyal grupların bunu kentleşmeye, yabancılaşmaya, kentsel dönüşüme “tepki” olarak sürmeleri ise garip. Kent homejen değil sonuçta bunu biliyoruz ama tepki vermenin sınırı başkasının yokluğuna eşitlenirse bunun adı başka birşey olur.
Eyup Ayaydin
Ulkenin sanatsal zenginliklerini, cagdas sanattaki gelisimini, sanatin begenisine sunuldugu halkin sosyo-ekonomik demografisindeki tezatlari anlatan, icerisinde uzun uzadiya konusulmasi ve iyi analiz edilmesi gereken cok onemli basliklarin altinin cizildigi ve tum bunlari mukemmel bir harmoniyle ve cok yalin anlatan onemli bir yazi. Yazara tesekkurler…