David Harvey, Sartre’ın sınıfsal praksis ayağı eksik bakışıyla İtalyan işçi konseyleri deneyiminin toplumsal ayağı eksik deneyiminden hareketle, Gramsci’ye referansla, sosyo-mekânsal praksis ile sınıfsal praksisi bir araya getirme iddiasını dillendiriyor: “Şehirlerde gündelik hayat üzerine süren mücadeleler, en az işyerlerinde süregiden mücadeleler kadar önemlidir.”

Haziran İsyanı, mekân eksenli siyaset üzerine oldukça verimli bir tartışma ve kavramsallaştırma zeminini kurması açısından hayırlı oldu. Öncesinde daha çok akademik ilgiye mazhar olan ya da ekoloji üzerine kafa yoran aktivistlerin yorulmaksızın vurgu yaptığı sosyo-mekânsal praksis biçimleri, İsyan’la birlikte ete kemiğe bürünüp gündelik sohbetlerimizin konusu haline geldi. Yaşadığı mekân üzerinde hak iddia etmek ve gerektiği durumlarda bu mekânda direnişe geçmek, muhtemelen insanlık tarihi kadar eski. Her ne amaçla yapılırsa yapılsın, siyaset her daim bir mekâna ihtiyaç duyar. Doğrudan mekânı talep etmeseniz bile, o mekân üzerinde hareket eder, mücadelenizin insan kaynağını ve araçlarını büyük ölçüde o mekândan devşirirsiniz.
Gündemimizdeki tartışmanın yeniliği ise bir tarihsel sistem olarak kapitalizmin mekânı belirli bir sermaye birikim rejimi çerçevesinde doğrudan hedeflemesinde ve sermayenin doğrudan mekân dolayımıyla realize olmasında yatıyor. Küreselleşen sermaye tahakkümünün elini kolunu her anlamda serbest bırakmasını sağlayan teknolojik gelişmelerle birlikte, üretimin yarattığı artık değerin dünyanın herhangi bir yerinde realize olabildiği bir çağda, kentler de artık değerin bu realizasyonunun mekânlarından en önemlisi haline gelmiş durumda.
Kentsel dönüşüm adı altında girişilen gasp ve haydutluk, HES inşa etmek için ortak zenginlik olan derelerin temellük edilmesi, yoksulların kent merkezlerinden sürülmesi, AVM garabetleri ve her türden mekânın sermayenin yağmasına açılması tam da bu realizasyon ihtiyacına denk düşüyor. Sosyo-mekânsal direniş de işte burada devreye giriyor. Kendini mekânları yağmalayarak yeniden üreten bir sistemi kısa devre yaptırmanın yolu, bu mekânları işgal etmekten geçiyor ve buraya kadar güzel.
Ancak işgal edilen mekânlardan doğru sistemi kısa devre yaptırmak “isyan günlerinde” hayati önemdeyken, isyandan sonra elimizde sadece çocuklarımıza anlatacak janjanlı anılarımızın kalmaması için bu mekânları da kendi meşrebimizce yeniden üretmemiz gerekiyor. Haziran İsyanı bir sosyo-mekânsal isyandı. Bu anlamda toplumsal yarıklardan kaynayan suları egemenlerin üzerine boca ederek mekânları yeniden sahiplendi.
Sartre, Gramsci, Harvey:
Mekânın siyaset(ler)i
Biriktirilen önemli mücadele deneyimleri ve Sartre’ın pratiko-inert dediğin ataletin dağılması başlı başına kazanımlar hanesine yazılmalı. Sartre’ın pratiko-inert kavramsallaştırması, Fransız 1968’ine hayli benzeyen Haziran İsyanı’nın dinamiklerini anlamak adına da verimli kanallar açıyor. Sartre’a göre, işlenmiş maddenin uyuşukluğuna karşı direniş, somut bireylerin bağlılık ve sorumluluk hissiyle gruplar oluşturmasıyla şekillenecektir. Grup eylemi, tek bir sınıf kategorisine sığmayacak kadar çok çeşitlidir. Grevler, işgaller, işe gitmeme, ırk ve sömürgecilik sorunları üzerine resmi ideolojiye başkaldırı ve geleneksel cinsiyet ilişkilerine riayet etmeme, bunların hepsi, farklı grupların, emek gücünün ve muhalefetin yaşayan enerjisinin nesneler, kurumlar ve anıtların ataletinde dondurulduğu biçimlere yanıt verme yollarının örnekleridir. İndirgenmiş ya da yanlış bilince sahip yekpare bir işçi sınıfı yerine, Sartre, uyumlu, örtüşen ve çelişen bağlılıklarıyla belirgin geniş bir toplumsal çatışma alanı boyunca yeni temeller üzerinde birleşen, dağılan ve yeniden biçimlenen bir gruplar ağının varlığını ileri sürmektedir. Buraya kadar güzel. Ancak yeni toplumsal hareketlerin yıllarca çalkaladığı Avrupa’da kapitalist sistemi alaşağı edememesinin nedenini bulmak gerekiyor. Gramsci-Harvey koalisyonunun devreye girdiği yer de burası.
İşçi konseylerin başını çektiği bir fabrika işgalleri dalgası, 1919-1920 yılları boyunca İtalyan ekonomisini felç edecekti. Gramsci o zamanlarda, Ordine Nuovu’daki makalelerinde, işçi konseyinin, liberal demokratik devletin yerini alabilecek biçimde radikal demokratik bir katılım ve kolektif karar alma alternatifi olduğunu ileri sürmekteydi. Konsey yalnızca üretici işlevleri değil, Marx’ın Paris Komünü’nün yaptığını öne sürdüğü gibi, yurttaşlık işlevlerini de kendisinde toplayacaktı. Gramsci’nin tahminine göre, konseyler, sendikalar ve partiler gibi sosyalist hareketin geleneksel organları eliyle örgütlenen hâlihazırda var olan ancak her anlamda güçsüz düşmüş dayanışma biçimlerini için kurumsal bir çerçeve sağlayarak ortak duyuyu da değiştirecekti. Ancak olmadı, hareket önce bölündü, sonra bastırıldı. Nihayet hem sınıfsal hem mekânsal bir isyan dalgası da kapitalist sistemi söküp atamadı.
David Harvey, burada, Sartre’ın sınıfsal praksis ayağı eksik bakışıyla İtalyan işçi konseyleri deneyiminin toplumsal ayağı eksik deneyiminden hareketle, Gramsci’ye referansla, sosyo-mekânsal praksis ile sınıfsal praksisi bir araya getirme iddiasını dillendiriyor: “Ben, bir dizi kuramda birbirinden ayrı ele alınan sınıf mücadelesinin iki formunu, çelişkili bir birlik oluşturacak biçimde ele alıyorum. Dolayısıyla şehirlerde gündelik hayat üzerine süren mücadeleler, en az işyerlerinde süregiden mücadeleler kadar önemlidir.”
İsyan, kurucu siyaset, kooperatifler
Başka bir yerde başka bir vesileyle belirtmiştik: Haziran İsyanı, Metin Yeğin’in dediği gibi bir “mekan-kimlik-ekoloji” isyanıydı; buna Deniz Yıldırım’ın vurguladığı “halkçı ve demokratik bir kamusallık talebi”ni de özellikle eklemek lazım. İsyan’da mekânları ele geçirdik ve bir süre tuttuk. Sırada yeni bir isyan momentini bu sefer üreterek kendi kendine yetmemizi ve tabii ki mekânları geri vermememizi sağlayacak bir kurucu siyasete ihtiyaç var. Dünyadaki sayısız deneyimin yanında, özellikle Arjantin’deki Barikatçılar ve İşgal Fabrikaları deneyimleri hatasıyla sevabıyla sosyo-mekânsal praksis ile sınıfsal praksisin nasıl bir araya getirilebileceğine ilişkin muazzam örnekler sunuyor.
Mekân üzerindeki hak iddiasının, mekânı, üzerinde yaşayanların ihtiyaçlarını üreten ve bu üretime dönük katılımcı karar alma mekanizmaları geliştirerek yeniden örgütleyen bir deneysel yapılar inşa etmek zorundayız. Grev ve direnişlerin yaşandığı fabrikalar, gasp edilmeye ve santrallerle kurutulmaya çalışılan tarımsal araziler iyi birer başlangıç olabilir. Kazova ve Greif fabrika işgali deneyimleri eksiğiyle gediğiyle birer işaret fişeğidir, hiç yoktan ne türden hatalar yaptığımızı görmek bile bu hatalara bir daha düşmemek adına umut verici.
Bu süreçte, sınıfsal praksisin fabrika işgalleri ve kooperatifler üzerinden sosyo-mekânsal praksisle iç içe geçmesi, bize, mekânların simgeselliği üzerinden verdiğimiz bellek savaşını bir adım daha ileri taşıyarak yeni bir mekânsal bellek yaratma şansı da sunacaktır. Özellikle hegemonya çatlaklarının derinleştiği, müzakere ile mücadelenin iç içe geçtiği yerelliklerde bu türden bir kurucu (ve elbet yıkıcı) siyaset üzerinden inisiyatif almak, isyanlar tarihinin ocağında iyice tavlanmış deneyimlerden devşirdiğimiz derslerle birlikte yeni bir mekân siyasetinin de yolunu açacaktır.

İsyanda mekânları ele geçirdik ve bir süre tuttuk. Sırada yeni bir isyan momentini bu sefer üreterek kendi kendine yetmemizi ve tabii ki mekânları geri vermememizi sağlayacak bir kurucu siyasete ihtiyaç var.
Kaynak : Birgün



1 Yorum
Fuat Önal
Taksim meydanından başka bir temsil çıkarmak, meydanı kendi ideolojisinin sergi yeri yapmak isteyen AKP nin oyunu bozulup, GEZİ gibi bir toplumsal dinamikle karşılaşınca yasakçılığın en koyusuna doğru yürümeye başladı.
Taksim meydanında toplumsal buluşmalara izin vermeyeceğini söyleyerek kavga düzenini sürdürmeye devam ediyor.