Pİ’nin yaşamı

9 Dakika Okuma Süresi

Yazan: Mimar Heval Zeliha Yüksel

 

Yusuf Atılgan, Aylak Adam isimli romanında “sinemadan yeni çıkmış insan” diye bir insan “türünden” bahseder:

“Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.”

Pi’nin Yaşamı’nı izleyenleri de böyle bir türün daha uzun ömürlüsü olarak tanımlayabiliriz. Orhan Pamuk’un “Bir kitap okudum hayatım değişti” vurgusunu, “Bir film izledim hayatım değişti”ye çevirebilecek türden ve hatta inançlı olanların inançları için şükredecekleri, inanmayanların da şüpheye düşecekleri işaretlerle dolu lirik bir film.

Film, 40 yaşlarında bir Hintli ile Batılı genç bir yazarın diyalogları ile başlıyor. Yazar Hintli adamın hayatını dinlemek üzere yanına geliyor. Hindistan’da Hayvanat Bahçesi sahibi bir baba ve onu seven bir annenin iki erkek çocuğundan küçük olanı Pi; yani hayatını anlatan kahramanımız en başından anlatıyor her şeyi. Gerçek doğa görüntüleri içeren hayvanat bahçesi sahneleri ile başlıyor görsel şölen. Bunlar aslında sonradan göreceklerimizin bir işareti gibi. Takip eden görüntüler 3D efektler ile doğanın her tür tezadı içinde taşıdığını ve elbette azametini gözler önüne seriyor.

Çocuk yaşta kendisini yaratanı arayan Pi önce Hinduizm öğretisini izlerken sonra Hristiyan ve ardından Müslüman oluyor. Annesinden çok tanrılı bir dinin hikâyelerini duyuyor, küçük bedeni ve küçük aklı ile uygulamaya koyuluyor. Lakin çok meraklı olduğu için önüne hep yeni kapılar açılıyor. Hakikati arayanların başından geçen serüvenler gibi işliyor süreç. Bir gün bir akraba ziyaretinde yakınlardaki bir kilisede Hz. İsa’nın insanlık için çektiği çile ile tanışıyor. İsa’ya yakınlık hissediyor öğrendikçe. Sonra ezan sesini takip ederek camiye gidiyor, namaz kılmaya başlıyor. Yeni bir dini anlamaya çalışırken eskisini bırakmadan yapmaya çalışıyor tüm ritüelleri. Üç dini aynı anda yaşarken bir akşam yemek masasında babası Pi’yi reel düşünceye ve bilimi öğrenmeye davet ediyor; çoğu ailede olduğu gibi. Birçok çocuk o kadar uyarıdan sonra Pi’nin abisi gibi susup yemeğini yemeye koyulurken Pi’nin cevabı ise ilginç oluyor: “Vaftiz edilmek istiyorum”. Burada izleyiciye yürekten inançlı insanın inancında inatçı olduğu fikrini geçiyor film.

Arayış süreci; Hz. İbrahim’in Yaratan’ı arayış sürecini akıllara getiriyor. İşaretler (semboller) her sahnede kendisini gösteriyor. Kuran’da En’am Suresi 74-79. ayetler arasında İbrahim’in konuşmaları şu şekilde anlatılır:
Hani İbrahim, babası Azer’e (şöyle) demişti: “Sen putları ilahlar mı ediniyorsun? …”
Böylece İbrahim’e, kesin bilgiyle inananlardan olması için göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.
Gece, üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: “Bu benim Rabbimdir.” Fakat (yıldız) kayboluverince: “Ben kaybolup-gidenleri sevmem” demişti.
Ardından Ay’ı, (etrafa aydınlık saçarak) doğar görünce: “Bu benim Rabbim” demiş, fakat o da kayboluverince: “Andolsun” demişti, “Eğer Rabbim beni doğru yola erdirmezse gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum.”
Sonra Güneş’i (etrafa ışıklar saçarak) doğar görünce: “İşte bu benim Rabbim, bu en büyük” demişti. Ama o da kayboluverince, kavmine demişti ki: “Ey kavmim, doğrusu ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım.”
“Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim.”
Dostoyevski ve Camus okuyarak geçirdiği inançlı ergenlik dönemlerinin sonunda babası, makul sayılacak bir bahane ile maddi koşulları öne sürerek Hindistan’dan Kanada’ya taşınmaları gerektiğini, Hayvanat Bahçesini kapatıyor olduklarını ve içindeki havyaları da satmak için anlaştıklarını söylüyor. Tüm aile, uzak diyarlarda satıp sermaye yapacakları hayvanlarla birlikte Pasifik Okyanusu’nu geçmek üzere bir japon yük gemisine biniyorlar. Çok yoğun sembolizm etkisi altındaki filmin bu bölümünde hayvanlar ile dolu büyük bir gemiye binilmesi kutsal kitaplar, yazıtlar ve destanlarda anlatılan Nuh’un gemisine işaret ediyor:

Sonunda emrimiz geldiğinde ve tandır feveran ettiği zaman, dedik ki: “Her birinden ikişer çift (hayvan) … ve iman edenleri ona yükle.” (Hud Suresi, 40)

Kamaradaki gece uykusunda Pi şimşek sesi duyuyor ve güverteye çıkıp doğanın gücüne şahit olmaları için abisini de uyandırıyor. Abisi uykuda kalmakta ısrar ediyor. Pi tek başına güverteye çıkıyor. Etrafı izlediği sırada gemi fırtınaya yakalanıyor ve batmaya başlıyor. Pi ailesinin yanına geri döndüğünde her şey için çok geç olduğunu ve kamaraların sular altında kaldığını görüyor. Böylece aile gemi kazasında hayatlarını kaybederken, ailenin en inançlısı olan Pi boğulmaktan kurtulmuş oluyor. İlginç olan ise abisi güverteye çıkmayı kabul etseydi onun da hayatta kalacak olmasıydı. Bu kısım da kadere işaret ediyor. Onun gibi sağ kalmayı başaran birkaç insan eşliğinde bir kurtarma filikasına bindiriliyor ancak dalgalar fırsat vermeden kendisini filikadan düşmüş denizin altında batan gemiye bakarken buluyor. Tüm ailesi gözlerinin önünde yok oluyor. Yunan tragedyalarındaki gibi bir sahne izleyiciye gösteriliyor. Artık semboller iyiden iyiye her sahnede kendisini gösteriyor.

Üzüntü ve korku içinde filikaya dönüyor. Sonrasında olanlar hem olağandışı hem de çok gerçek. Gemiden kurtulan yaralı bir zebra, bir sırtlan, bir anne orangutan ve bir Bengal kaplanı ile kurtarma botunda Pasifik Okyanusu’nda bir yaşam mücadelesi başlıyor. Kaplan hariç, diğer hayvanlar birbirleri ile mücadele edip tek tek ölüyorlar. Pi çaresiz botu vahşi kaplana bırakıp kendisine bir sal yapıyor. Önce bu tip çözümler ile kaplana, okyanusa, zorluklara karşı mücadele etmeye çalışsa da sonunda kaplanı eğiterek, onunla yaşamayı öğrenmeye çalışıyor.

Seyr-ü Süluk, yani bir durumdan diğerine geçişli, bir okyanus hayatı boyunca müthiş görsel şölen sunulan sahneler birbiri ardınca tekrarlanıyor. Bazen gökyüzü ile gökyüzünün aynadaki yansıması olan deniz birbirine karışıyor, üstteki mi alttaki mi gerçek görüntü diye düşünürken her şeyin merkezinde, bot içindeki insan ve kaplandaki yansıması olarak Pi’nin nefsinin dünyanın o sıradaki merkezi olduğunu hissettiriyor. Kimi zaman gece karalığındaki yakamoz ışıltıları altta, gökteki yıldızlar üstte, kusursuz benzerlik ile aynı etki yaratılıyor. Hangisi altta, hangisi üstte dedirtiyor. Dairesel siyah parıltılı fonda merkezde bot beliriyor. Her şeyin ortasındaki benlik bilinci. Yokluğun ortasında, tam olarak boşlukta duruyor gibi. Başka şeylerin öneminin kalmadığı ruh ve nefis karşı karşıya olduğu anlar yaşanıyor. Pi günlerini tasavvuf öğretilerinde anlatılanlar gibi adım adım merhale atlayarak geçiriyor.

Zor durumda istediği yardım çığlığı da yine Kuran’da anlatılan Hz.Yunus’un yakarışına benziyor. (Kalem Suresi, 48-49) Yardım isteğini duyuruyor evrene fakat çıktığı ada yine metaforlar ile bezeli gündüzü cennet gibi olmasına rağmen gecesi cehenneme dönen bir sığınak oluyor; tıpkı dünya hayatı gibi. Eksik ve kusurları olan bir diyar. Verdiğini geri alan bir ortam. Pi tekrar yola koyuluyor. En büyük düşmanı, nefsi ile birlikte. Yine sayısız badireler, fırtınalar atlatıyor, en zor anında bile bildiği tüm tanrılara teşekkür ederken göklerin ve yerin tek yaratıcısına şükranlarını sunuyor. Ve hayatta kalmak için her yolu deniyor. Pi sonunda tüm zayıflığı ile en çaresiz anında karaya vuruyor. Vahşi yansıması ardına bile bakmadan ondan uzaklaşıyor.

Her sahnesi ile hakikate bir kapı açan film, usule değil esasa dair sırlar veriyor. Asıl olanın dinler ve ritüeller değil inanç olduğunu vurguluyor. Kahraman sıkı bir eğitiminin ardından sıkı bir imtihana tabi tutuluyor inancı konusunda. “Hakikati bulanlar arayanlardır” misali arıyor Pi ve bir mucize olmasını beklemeden inanıyor yaratana. Ama bu arada başına mucizevi olaylar geliyor. Hayatın kendisine sunulan salt gerçeklikten ziyâde, o gerçekliğe nasıl baktığından ibâret olduğu kulağına fısıldanıyor. Onu bulanlara 2 farklı hikaye anlatıyor. Biri semboller ve mucizeler ile dolu, diğeri insanlar ve dünyevi şartlar ile dolu olan. İsteyen istediğine inanabilir diyor. Seçim seyirciye bırakılıyor…

Siz hangi hikayeyi tercih ederdiniz?

Film arkası görüntülere bakılınca insan hayatın da bir kurmaca olduğunu düşünmeden edemiyor.
Her şey olup biterken ve çok gerçek gibi hissedilirken aslında Pi kaplan ile karşı karşıya bile değil.
Her şey rüyadaymışlar gibiymiş aslında. Rüya içinde rüya…

Okyanusun yıldızlar gibi parıldayan yakamozlarına dalmışken Pi, tüm haşmetiyle parıltılı bir balina botun üzerinden atlayarak şov yapıyor…

Gece veya gündüz evrenin merkezinde bir ruh ve yansıması olan nefis baş başa…

Her zaman ayakta olan nefis aslında; insansılaştırılmış Richard Parker…

• Yönetmen: Ang Lee
• Roman : Yann Martel
• Senaryo : David Magee
• Tür : Macera, Dram
• Ülke : ABD

4 Yorum

  1. Cenk Bilgi

    filmi izledim ve cok begendim, cok enteresant bir film.
    Fakat siz filmi basdan sona kadar detayli sekilde anlatmissiniz, yazinizi okuyanlar filmin konusunu artik biliyor, sadece görsel olarak seyredecekler. Bu kadar detayli sekilde anlatmaya gerek yoktu diye düsünüyorum.

  2. coşkun kılıç

    mimarlık yorumlarını sanatsal bakışla nerelere kadar getirdiniz. ben bunu bir gelişme olarak yorumluyor, çok yönlülük diye düşünüyorum. tebrikler.

  3. sevda artun

    çok önemli filmlerden biri hakikaten. iz bırakanlardan biri bence. değerlendirme ve yorum için teşekkürler.

  4. elif gercek

    her izleyenin kendisinden bir parça bulacağı şahane bir kurgu. yıllarca iyi film listesinde kalacaga benzer. yazarın, filmi dinin yüce şahsiyetlerinin hayatlarından benzerlikler ile açıklaması, kaplanın “nefis” olarak anlatması, filmin bir yüzünün tasavvufa bakıyor oldugunu vurgulaması çok önemli. elinize sağlık.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir