CEM ERCİYES / Radikal
Lille, Avrupa’daki o ‘eski’ endüstri kentlerinden biri. Endüstri sonrası dönemde bu kentlerin maküs talihini yenmek için çeşitli projeler geliştirilmeye çalışıldı. Teknoloji, finans, kongre ve fuar merkezi olmaya çalışmak, kenti bir kültür merkezine dönüştürmek gibi. Lille sonuncusunu seçmiş. Bunun için altyapısı sağlam, mesela ülkenin en büyük müzelerinden birine sahip. Ama daha önemlisi, bunun için irade gösteren siyasetçileri ve onları destekleyen kent sakinlerinin varlığı.

Bizim için işin ilginci, Lille’deki kültür ve sanat kalkışmasının miladının 2004 olması. Yani Lille’in Avrupa Kültür Başkenti ilan edildiği yıl. Bu kültür başkentleri âleminde Lille’in yeri başka; ‘en başarılı uygulama’ diye anılır. 2004 yılını nasıl geçirdiler bilmiyorum, ama işin sırrı Lille 2004 biter bitmez hemen Lille 3000’i ilan etmelerinden saklı. Yani bu kültür başkentliği işinin peşini en az 1000 yıl bırakmaya niyetleri olmadığını ilan etmelerinde… İşin lideri ise, Martine Aubry. Fransız Sosyalist Partisi’nin lideri. Sarkozy’ye yenilen Segolene Royale’in yerine partinin başına geçmişti. Bir anlamda sosyalistlerin gelecek seçimlerdeki başkan adayı. Aubry’nin prestij projesi, hani abartmayalım ama, neredeyse siyasi kariyerini endekslediği mesele, Lille’i bir kültürel çekim merkezi yapmak…Onu Fransa başkanlığına taşır mı bilinmez, ama büyük bir kararlılıkla sarıldığı bu projede başarılı olmuş. ‘En azından Lille, onu bırakmaz’ deniyor. İşin bizi de ilgilendiren yanı Aubry’nin diğer sosyalistler, mesela Nuri Bilge Ceylan’a madalya takan Paris Belediye Başkanı Bertrand Delanoe gibi, Türkiye’nin AB üyeliğine diplomatik tabirle ‘sıcak’ bakan bir politikacı olması. Bunun da etkisiyle Türkiye Mevsimi’nin önemli ayaklarından biri Lille’de gerçekleşti.
Lille 3000, her iki yılda bir, tüm disiplinleri kapsayan büyük bir festivalle sürüyor. Bu yılın açılışını izleyenler anlata anlata bitiremiyor. Her meydanda bir gösterinin gerçekleştiği, gökyüzünde uçuşan oyuncularıyla Fura Dels Baus’un damgasını vurduğu bu yılki festivalin teması ‘Europe XXL’. Avrupa’nın sınırlarını araştıran festivalin sloganı da ‘doğu yeni batı yeni doğu’. Sloven, Rus, Estonyalı, Çek, Polonyalı sanatçılara odaklanan festivalin ‘konuk ülkesi’ ise Türkiye. Benim gittiğim günlerde üç günlük ‘Midi Midi’ adlı, ‘festival içi festival’ tamamen Türkiye’ye ayrılmıştı ve Türkiyeli edebiyatçılar (Nedim Gürsel, Sema Kaygusuz, Memet Yaşin), müzisyenler (Baba Zula, Burhan Öcal) tiyatrocular (Semaver Kumpanya) sahnedeydi… Ama her şeyden daha etkileyici olan, çağdaş Türk sanatı sergisi ‘İstanbul Traversee’. Kutluğ Ataman, İnci Eviner, Şener Özmen, Hüseyin Çağlayan, Hale Tenger’in en iyi işlerinin seçilip harika bir şekilde yerleştirildiği sergi denilene bakılırsa, Fransa’da sezonun en çok ziyaretçi çeken güncel sanat sergisi olmuş…
Lille, eski endüstriyel yapılardan bazılarını kültür merkezine dönüştürüyor.

Burhan Öcal konserinin yapıldığı eski tren garı Saint Sauveur, büyük bir sergiyi de ağırlıyordu. Esas etkileyici olansa ‘maison folie’ dedikleri ‘semt evleri’. Hüseyin Alptekin sergisini Wazemmes’deki ‘maison folie’de gezdik. Bahçede birileri caz çalıyordu, kapalı salonda da bizim İstanbul’un abonelerinden Koçani Orkestar’ın konseri vardı. Bu semt evleri, hem festivallere mekân oluyor, hem kendi etkinliklerini düzenliyor, hem de kurslar murslar, partiler martiler ahaliyi kendine çekmenin bir yolunu buluyor.Lille, adamı etkiliyor. Yerel yönetim işe el atmadan bir kentin kültür sanat altyapısını dönüştürmek çok zor. Dünyadan haberi olan, kararlı bir siyasi irade ise az zamanda pek çok şeyi değiştirebiliyor. Ağızlarda, bir nevi Lille tadı bırakan Yılmaz Büyükerşen’in Eskişehir’ini ya da kinin tadı bırakan Melih Gökçek’in kültür çölü Ankara’sını başka nasıl izah edebiliriz.
Avrupa Kültür Başkenti demişken akla İstanbul geliyor. Tamam, İstanbul çapında bir kenti Lille’le karşılaştırmayalım. Ama belki Paris’in İstanbul’a vereceği iyi fikirler vardır. Sanatçıları varoşlara götürmek gibi. Bunun için 104 adlı projeye bakmak lazım…



1 Yorum
Yılmaz Kuyumcu
Lille 250.000 nüfuslu küçük bir kent. Ancak kültürel açıdan son derece yoğun, sayısız kitapcısı, galerisi, müzesi, bizim halkevlerini hatırlatan sosyal kültürel işlevli mekanları inanılmaz bir şekilde bizim eksikliklerimizi hatırlatıyor.
Bir tarafta tekstil bir tarafta Zola’nın Germinal’inde anlattığı maden kasabaları inanılmaz bir dönüşüm içinde kendisine yeni bir kimlik arıyor. Roubaix’nin dünyada cehennem varsa kesinlikle burasıdır diye düşündüren “couree” leri (üç metre genişliğinde bir çıkmaz sokak, iki yanında bir yada iki katlı çok küçük konutlar ve sokağın dibinde şaka gibi tüm sokak ahalisi tarafından ortaklaşa kullanılan tek bir tuvalet) yerlerini son otuz yılda kentsel dönüşüm projeleri ile konutlara, sosyal/kültürel içerikli ekipmanlara ve yeşil alanlara bıraktılar. Öyle ki, son iki yıldır Lille’den kendi okulumdan gelen Erasmus öğrencilerim ilk kez bu ismi benden duyuyorlar. Diğer taraftan Maison de Folie’nin açıldığı eskiden sadece terkedilmiş konutları ve Pazar günleri tüm bölgenin neşesi pazarıyla ünlü Vazemmes semti de bu dönüşüm projelerinden nasibini almış kendisine yeni ufuklar açıyor.
Bence Lille, ekonomik varlığını yitiren bir metropolün çöküntüyle başlayan, zorunlu dönüşmesinin ötesinde kentsel dönüşümün ne olduğunun da son derece canlı ve olumlu bir kanıtı. Kültür, sanat, sosyal yaşamın gelişmesi, insani ilişkilerin gelişmesi, kentin kendi toplumu için gelişmesi ve bunların tümünü gerçekleştiren bir finansman modeli… tümüyle bir bütün…
Darısı bizim kentsel dönüşüm kültürümüzün başına…