Mülksüzleştirme yoluyla birikim: KENTSEL DÖNÜŞÜM

8 Dakika Okuma Süresi

İrfan Mukul / Yrd. Doç. Dr.

Bugünün Türkiye kentlerinde yaşanan süreçlerin bir parçası olan, “kentsel dönüşüm” adı verilen süreci, aktarıldığı biçimin dışında, sermaye tarihine bağlı olarak gelişen bir süreç olarak görmek gerekir…

Kentler var oldukları andan itibaren, artık ürünün coğrafi ve toplumsal bakımdan yoğunlaşmasına bağlı oluşmuştur. “Dolayısıyla kentleşme her zaman bir sınıf olgusu niteliği taşımıştır, çünkü artık-ürün bir yerlerden ve birilerinden alınır, dağıtımın denetimiyse genelde birkaç elde tutulur. Bu genel durum tabii kapitalizm çerçevesinde de varlığını sürdürmektedir; fakat kentleşme, artık-ürünün bir yerden diğerine götürülmesine dayandığından, kapitalizmin gelişmesi ile kentleşme arasında çok yakın bir bağ olduğu ortaya çıkar. Kapitalistlerin artık-değer elde etmek için artık-ürün üretmeleri gerekir; bu artık-ürün de daha fazla artık-değer üretmek için yeniden yatırıma çevrilebilmelidir. Sürekli olarak yeniden yatırım yapılması sonucu, artık-üretimin tarihine, dolayısıyla sermaye birikiminin tarihine bağlı olan mantıksal eğriler (para, ürün ve nüfus), kapitalizmin çevresinde kentleşmenin izlediği büyüme yoluna paralel olarak ilerlerler” (1).

TRİLYON DOLARLIK GELİRLER
Bugünün Türkiye kentlerinde yaşanan süreçlerin bir parçası olan, “kentsel dönüşüm” adı verilen süreci, aktarıldığı biçimin dışında, sermaye tarihine bağlı olarak gelişen bir süreç olarak görmek gerekir. Kentlerde, sosyal, mekânsal ve kültürel konularda çıkmazlar içindeki alanların, çok bileşenli çözüm önerileriyle yeniden üretilmesi anlamına gelen kentsel dönüşüm, tanımından oldukça uzak görünmekte hatta kentlerin mekânsal büyümelerinin, çevre sorunları ve doğal afetler söz konusu olduğunda, mevcut kentsel mekânların kullanımında yeniliklere gereksinin duyulmasından öte bir anlam içermekte ve ülkenin kentleşme politikaları ekonominin lokomotif gücü olarak görülmektedir. Bu bağlamda yeni kentsel dönüşüm yasasının sağladığı olanaklarla kentlerin dönüştürülmesiyle elde edilecek gelirlerin yirmi yıllık süre içerisinde trilyon dolarlara yaklaşacağı söylenmektedir. Bu arada 2008’de başlayıp ve halen de devam eden krizin ABD’de başlaması “morgıç” yükü üzerinde ayakta durmaya çalışan bankalardan kaynaklandığı bilinmektedir. Yunanistan sonrasında iflasın beklendiği İspanya’da yeni yapılmış, satılmayan, 818 bin konut olduğu ve bu fazla kapasite İspanyol banka sisteminin gücünü çok aşan 470 milyar dolarlık bir bataklık oluşturduğu söylenmektedir.* Ne dersiniz Türkiye’de kentsel dönüşüm uygulamaları böyle bir bataklığa doğru bizi de çekiyor olmasın.

Kentleri artık ürünün coğrafi ve toplumsal bakımdan yoğunlaştığı yerler olarak tanımlamıştık. Kentlerde, “Dün üretilmiş olan artığın gittikçe daha büyük miktarı bugün yeni sermayeye dönüştürüldüğü gibi, bugün yatırılan paranın gittikçe daha büyük bölümü dün elde edilmiş karlardan gelir. Bu, daha eskiden uygulanan şiddete dayalı birikimi artık devre dışı bırakmış gibi görünebilir. Ama ‘mülksüzleştirme yoluyla birikim’ başlangıçtaki para gücünü toplamakta önemli rol oynamaya devam eder. Hem hukuki, hem hukuk dışı (şiddet, suç işleme, sahtecilik ve standart altı konut ipotek piyasasında ya da daha önemli olarak uyuşturucu ticaretinde son zamanlarda ortaya çıkmış olduğu gibi yağmacı uygulamalar türünden) yöntemler kullanılmaktadır. Hukuki yöntemler arasında, bir zamanlar ortak mülkiyete tabi kaynaklar olarak görülen şeylerin (su, eğitim vb.) özelleştirilmesi, kamu yararına istimlak yetkisinin kullanılması yoluyla varlıklara el konulması, ‘varlık yağması’ ile sonuçlanan yaygın şirket satın alma, şirket evliliği ve benzeri uygulamalar… Son dönem krizinde birçok insanın yaşadığı varlık kayıpları, spekülatörlerin bugün bu varlıkları ucuz fiyata alıp piyasa düzelince karlı biçimde satmayı hedefleyerek ilave birikime çevirebileceği mülksüzleştirme biçimleri olarak görülebilir” (2).

Kamu yararına istimlak yetkisinin kullanılarak varlıklara el konulması diye adlandıracağımız yeni “kentsel dönüşüm” yasası hukuk içinde kalınarak oluşturulan mülksüzleştirme yokluyla birikim olarak görebiliriz. Sermayenin bu türden uygulamalarını Türkiye ve kentsel dönüşüm bağlamında düşünecek olursak, Marx’ın “yedek sanayi ordusu” dediği şeyin, sermayenin yeniden üretimi ve genişlemesi için gerekli olan işgücünün temini için devreye sokulması bağlamıyla ilişkilendirebiliriz. Şöyle ki; Türkiye’de büyük halk kitlelerinin özellikle, 1950’den sonra tarımda makineleşmenin başlamasıyla başta toprak olmak üzere üretim araçlarına doğrudan erişmesini olanaksızlaştıran bir biçimde mülksüzleştirilmesi, bu kitlelerin emek gücünün bir meta niteliğiyle piyasaya çıkıp serbest kalmasına yol açmıştır. Bu durum şu ya da bu şekilde, halkın büyük çoğunluğunu yaşayabilmek için sermayenin emrinde çalışmak zorunda bırakılmıştır. Böylece kapitalist genişleme için, ürettiği artı değere el konulmayı bekleyen devasa bir havuz oluşmuştur. Bu havuzdan özellikle genişlemeye çalışan İstanbul sermayesi dışında Batı Avrupa sermayesi de 1960’ların başında Türkiye’den Avrupa’ya yabancı işçi göçüyle nasibini almıştır.

Öte yandan mülksüzleştirilme yoluyla toprağından uzaklaştırılan ve göçe zorlanan insanlar için bir takım düzenlemelere ihtiyaç duyulmuştur. ”Ancak, işgücü piyasaları coğrafi olarak bölümlüdür. İşçiler her gün işlerine gidebilmeleri açısından dört saatlik bir işe gidip gelme süresi bir dış sınır oluşturmaktadır. Tabii dört saatte ne kadar uzağa gidebileceğiniz, elbette ulaştırmanın süratine ve maliyetine bağlıdır. Ama işgücü piyasalarının kaçınılmaz coğrafi bölünmesi, işgücü arzına ilişkin meselelerin, bölgenin ve devletin stratejisinde cisimleşen bir dizi yerel sorundan ibaret olması anlamına gelir (bu durumu bir ölçüde değiştiren, hem sermayenin hem de işgücünün göç hareketleridir). Devlet, başka şeylerin yanı sıra, göç ve çalışma yasaları (asgari ücret, çalışma süreleri, çalışma koşullarının düzenlenmesi), işgücü arzının özelliklerini etkileyen (eğitim, işbaşında eğitim, sağlık hizmetleri gibi) toplumsal altyapıların sağlanması ve yedek ordunun muhafazası için tasarlanmış politikalar (sosyal refah önlemleri) söz konusu olduğunda işin içine girer”(3).

BİR KEZ DAHA FEDA EDİLEN İNSANLAR
Yeniden birikim süreçlerinin Türkiye uygulamalarına yeniden dönecek olursak, 1950’li ve 60’lı yıllarda, devletin göç ve çalışma yasalarını ve eğitim ve sağlık hizmetlerini “sosyal devlet” olgusu adı altında yeniden düzenlediği görülür. Bu süreçler devleti, kırsal kesimdeki topraklarını mülksüzleştirme yoluyla terk etmek zorunda kalan insanların eğitim, sağlık ve barınma gibi toplumsal politikaları içeren uygulamaları devreye sokmak zorunda bırakmıştır. Uyguladığı barınma politikalarının başında, “gecekondu” adı verilen (devletin kendi mülkü üzerinde) kısa sürelerde yapılabilen konutlar yapılmasına müsaade etmek gelmektedir. Bugün yeni kentsel dönüşüm yasası ile devreye girecek uygulamalar “gecekondu” ya da sorunlu! olarak görülen konutlarda yaşayan insanların yeniden mülklerinden edilmeleri içermektedir. Mülksüzleştirme yoluyla birikim süreçlerine, bu insanlar ikinci defa feda edilmektedirler. Birincisinde kırsal kesimden topraklarından, ikincisinde ise kentlerde yerleştikleri meskenlerinden uzaklaştırılan kitleler, kapitalist sınıfın iktidarını yeniden tesis etmeyi ve sağlamlaştırmayı hedefleyen acımasız politikalar sonucunda, bunu gerçekleştirmek için de bireysel özgürlük, hürriyetler, kişisel sorumluluk, özelleştirmeler, serbest piyasa ve serbest ticaretin erdemleri retoriğine kurban edildiler.

Kaynak : Birgün

4 Yorum

  1. Melek Genli

    Kentsel dönüşüm lafı eskitilerek öyle bir tartışma süreci yaşandı ki bu sözcükler bazı noktada kendi anlatımları dışına çıktı. “Dönüşümden” yana olmayan muhalefet ile kendi bildikleri anlamda “dönüşümü” savunan iktidar. Genelde bunun tersi olması gerekirken kamplaşma ve defans orta sahada kurulduğu için ne söylendiği değil “ne yapıldığı” ve nasıl konum alındığı öne çıkmaktadır. Dolayısıyla kamuoyu bilgilendirmesi güme gitmiş, yine şifreler ve kodlar üzerinden bir söylem öne çıkmış ve ne yazık ki iktidarın da kimseyi sallamadan istediğini yapabilme yolu açılmıştır.
    Herkese kolay gelsin derim.

  2. Salih Yazıcı

    Türkiye kendisine özgü bir kentsel dönüşümün peşinde. Bir kere planlama olmadığı için yapılanların da tartışılabileceği, kamu yararının ortaya konulabileceği bir ortam yok. Diğer taraftan da yaklaşan İstanbul depremi, kentsel dönüşüm gibi sol politikalara ait olması gereken bir alanın AKP gibi bir müteahit partisine devredilmiş olması sadece bir hata değil gelecekte Türk solunu çok kötü durumlara düşürecek bir rezalet. Meslek odasının her şeyi oy kapısı olarak değerlendirmesinin ve cahil mimarların birliğinin sonucu olan bu durum çöküntü bölgelerinde maalesef çok kötü sonuçlar veriyor.

  3. cem koloğlu

    Kentin dönüşen kesiminde mutabakat sağlayan çözümlere gidilebilirdi. Yasa mutlaka gerekli fakat öncelik vatandaşın kendi rızası üzerinde olmalıdır. Devletin mali desteği ayrıca şart.

  4. Atilla Güven

    Her kentsel operasyonun bir de mağdurları oluyor elbette. Kentsel devinim kısa ve orta vadede herkese kazanç getirmiyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir