Murat Cemal Yalçıntan / Arkitera
Park Otel davası süreci meslek odalarının kent üzerinden yürüttükleri mücadelede ilk ve belki de en önemli kazanımdı, yaşım ve hafızam beni bir yanlışa sürüklemiyorsa. Yani yaklaşık 15 – 20 senelik bir geçmişi var meslek odalarının kent üzerinde belirleyici hale gelmesinin. Artık kent üzerinden oluşan hemen her gündem özellikle Mimarlar Odası ile Şehir Plancıları Odası’nın değerlendirmesine sunuluyor ve meslek odası yöneticileri kent gündemi üzerindeki etkilerini giderek arttırıyor.
Bir zamanlar, meslek alanlarını geliştirmek, genişletmek ve meslektaşlarına daha iyi çalışma koşulları oluşturmayı misyon edinmiş, kısıtlı olanaklar içinde daha fazlasına niyetlenseler bile yetemeyen meslek odası şubeleri, giderek birer güç haline gelip çeşitli iktidar odaklarıyla kurdukları ya da kurmadıkları ilişkiler üzerinden belirleyiciliklerini arttırıyorlar. Yakın gelecek, gündemi belirleyen meslek odası yönetimlerine işaret ediyor. Tabi, meslek odalarının büyük kent şubeleri ve özellikle İstanbul şubeleri, bu kentlerde sermayenin toprak üzerinden kurulmuş ikinci döngüsünün hızla çalışıyor olması nedeniyle daha da önem kazanmış durumda. Güç meselesi devreye girince meslek odaları içindeki iktidar mücadeleleri de şiddetleniyor. Son bir ay içerisinde İstanbul’da önce Mimarlar Odası sonra da Şehir Plancıları Odası’nda gerçekleşen seçimler bu mücadelenin izlerini taşıyor.
Kitap üzerinden okunduğunda bu bir demokrasi mücadelesi. Bu anlamda kazananın her daim meslek odası olacağı izlenimi oluşuyor. Meslek alanının yeniden gözden geçirildiği ve yeni açılımlar getirildiği, giderek artan piyasa ile ilişkilerin oluşturduğu etik sorunlara dikkat çeken ve bu alanı düzenleyen, bu arada kent üzerinden kamu yararına ve kamusal alanların savunmasına / kazanılmasına odaklanan mücadeleleri kurgulayan programların oluşturulması ve tartışılması bekleniyor. Oysa Türkiye siyasetinin meslek odalarını da ele geçirdiğini ve iktidar mücadelesinin açık ortamlarda ve kulislerde yürütülen diğerleştirme, marjinalleştirme, manipülasyon ve dikotomi oluşturmaya yönelik zorlamalar üzerinden yürütüldüğünü görüyoruz.
Mimarlar Odası İstanbul Şube Seçimleri
Mimarlar Odası seçimlerini bir şehir ve bölge plancısı olarak uzaktan izledim. Bir gelenek ve devamlılık haline gelen Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu’nun kentsel mücadeleler kapsamında kamu yararı ve kamusal alanın savunulması / kazanılması yönündeki gayretlerini uzun zamandır büyük bir minnetle izliyorum. Ama aynı şekilde aynı yönetim kurulunun geniş camiasını tam anlamıyla kucaklayamadığını da, dışlandığını iddia edenlerin aktarımlarından biliyorum. Bu duruma tepki koyan bir grup meslek insanı da karşı bir oluşum ile seçimlere katılacaklarını açıkladılar bildiğiniz gibi.
Rönesans döneminden kalma bir tartışmanın “Mimarlık için Mimarlar” başlığıyla yeniden ve farklı bir kurguyla gündeme gelmesi, içinde bulunduğumuz karışık / muğlak postmodern dönemde anlamlı, keyifli ve eğlenceli aslında. Mimarlık meslek alanı, oda yönetimi ve muhalif grup için bir şey ifade etmese de, bu hayata yaklaşımım hep toplum odaklı olduğundan karşısında yer almayı tercih ederim bu söylemin. Ama çok entelektüel bir tartışmanın kapısını açtıkları için tebrik etmeyi ve o tartışmanın içine girmeyi de görev bilirim. Bu bağlamda, mimarlığın çok uzun zamandır toplumdan bağımsız tanımlanıp uygulanıyor olmasından kaynaklanan durum sorun olarak algılanıyor mu bilmek isterim.
Hiç bilmek istemediğim ve meslek odası gündemini işgal etmesinden büyük utanç duyduğum ise zorlama bir dikotomi yaratma gayreti. Bu işi toplum için yaptığı iddia edilen kesimler tarafından “Mimarlık için Mimarlar” sloganına getirilebilecek onca eleştiri varken, eleştiriyi laik-dinci, modern-geleneksel, ilerici-gerici dikotomileri üzerinden kurmak, muhalifleri İBB taraftarı ilan etmek ne büyük bir haksızlık farklı düşünen veya düşünmeye itilen insanlara yönelik! Hele muhalif grubun içerisinde İBB tarafından doğru duruşu nedeniyle görevinden sürülmüş ve geçmişte şu an iktidardaki yönetimle birlikte yönetim kurulunda ya da başka ortamlarda çalışmış “eski arkadaşlar” da yer alırken! Akıl tutulmasının yaşandığı bir seçim dönemiydi kanımca. Bir oyum olsa muhtemelen kazanan gruba verirdim İstanbul’un çok yoğun kamusal kayıplar yaşadığı bu dönemde macerayı kaldıramayacağını düşündüğümden, ama demokrasi adına, demokrasinin ancak fikirlerin çatışması haline geldiğinde işe yarar bir yönetim sistemi olduğunun bilinciyle, bu manipülatif ortamın yaratıcılarını da destekçilerini de eleştirmeden durmamalıyım.
Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Seçimleri ve Şehirciler Tartışıyor Platformu
Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi seçim süreci ise bu ortamdan oldukça farklı bir manzarayla başladı. Olumlu olumsuz icraatlarıyla on beş senelik sürekli bir başkanlık dönemi, Ahmet Turgut’un geçen yıl yapılan genel seçimlere girmek üzere ŞPO İstanbul Şube Yönetim Kurulu’ndan ve Başkanlığı’ndan istifasıyla tamamlanmıştı. Bu istifanın ardından şube, kalan 8 aylık icraat dönemini P. Pınar Özden başkanlığında aynı yönetim kurulu listesi ile sürdürdü. Bir süredir geçmiş dönem yönetiminin içindeki ve yakınındaki arkadaşların yeniden aday olacağı konuşuluyordu. Yine çoğunluğu belediye kadrolarında çalışan şehir ve bölge plancılarının da seçime yönelik çalışmaları olduğu duyuluyordu. İçinde benim de bulunduğum bir grup ise çeşitli eleştiriler üzerinden yeni bir açılım ihtiyacını oda yönetimi ile paylaşıyordu.
Sanıyorum seçim sürecine damgasını vuran, muhalif olarak adlandırılan, sokağa yakın, genelde çeşitli kent inisiyatifleri altında örgütlenmiş kesimlerle, onlara yakın düşüncelere sahip meslektaşların birlikte geliştirdikleri ve meslek alanındaki sorunları, meslek odası yönetimini ve İstanbul’da olageleni masaya yatırmak üzere örgütledikleri “Şehirciler Tartışıyor Platformu” oldu. Her ne kadar önceden çalışmaya başlamış olan iki grubun seçime yakın zamanlı oluşumu1 nedeniyle seçim odaklı bulup tam güven duymadıkları bir süreç yaşansa da, bu iki grubun temsilcileri de düzenlenen forum ve atölye çalışmalarına davet edildiler, çok geniş olmasa da katılımları sağlandı ve düşünceleri kayıtlarda yer aldı. Platform kendisini konumlandırmama ama meslek alanındaki farklı görüşleri bir araya getirip tanıştırma ve tartıştırma hedefliydi. Buradan seçimlere yönelik bir aday listesi çıkarma kaygısı yoktu ama süreç içinde böyle bir talebin oluşması halinde tartışma platformundan bağımsız olarak bir ya da birden çok aday listesinin oluşmasına da açıktı ve bunu süreci başlatırken de açıkça ortaya koydu. Bu tercihte biraz da Mimarlar Odası seçim sürecinde yaşatılan yapıcı ve üretici olmayan monologlar ve zorlama dikotomilerin etkisi vardı. Meslek odasının, meslek alanının sorunları, meslek etiği ve kentsel mücadele açısından önümüzdeki çok kritik dönemde ortak aklı ve ilkeleri üretmeye ihtiyacı vardı.
Zaten toplam 1.400 civarındaki üyeden güçlü bir oda yönetimi ancak açık ve katılımcı bir platform üzerinden çıkabilirdi. En genel anlatımıyla Şehirciler Tartışıyor Platformu meslek alanındaki ve İstanbul’daki kriz halinden doğan güçlü ve belirleyici bir oda yönetimi ihtiyacı ile çeşitli vesilelerle meslek alanı ve İstanbul üzerinden mücadele veren, düşünce / plan / proje üreten tüm kesimlerin son dönemde açığa çıkan enerjilerini çakıştırmayı ve tek yönlü ve akıllı olmayan bir sürecin izlerini, ilkelerini belirlemeyi hedeflemişti. Çok olumlu ve üretken bir forum ve atölyeler sürecinin ardından da buna dair ön bulgulara ulaşmış, fikirlerin tanışma ve tartışma haline olanak veren bir kurgu oluşturmayı kısmen başarmıştı. Buradan çıkan sonuçları Genel Kurul’a taşımak suretiyle Genel Kurul’u bir aklama-karalama kargaşasından, kulis çalışmalarının merkezi olmaktan kurtarabileceğine, meslek alanının, odasının ve kentin tartışıldığı bir platforma çevirebileceğine inanmıştı. Dahası, bu forum ve atölyeler sürecinin sürekliliğini sağlayacak kararlar üretilmiş, her ay bir atölye ve üç ayda bir oda yönetiminin değerlendirildiği bir forum ile hareketli bir döneme yönelik ilk adımlar atılmıştı. Tartışmalara meslek odasına üye olmayan meslektaşlar ile öğrencilerin ve diğer disiplinlerden kente dair çalışan / üreten dostların da katılımı, hepimizin daha da ümitlenmesine neden olmuştu.
Bütün gayretlere ve geliştirilen ortak ilkelere ve ize rağmen çeşitli kesimlerin karşılıklı güven sorunları Şehirciler Tartışıyor Platformu’ndan tek liste çıkmamasına neden oldu. Tek listeyi Şehirciler Tartışıyor Platformu çıkarabilseydi, bu zorlama bir koalisyona değil ortak aklın listesine karşılık gelecekti. Tabandan tavana şekillenen, akil kişilerin devrede olmadığı böyle bir liste meslek alanına ve odasına büyük bir dinamizm getirecekti. Bütün o akil kişiler de oda yönetimi kadar çalışmak suretiyle danışman konumunda meslek alanına hizmet vermeye devam edeceklerdi. Dahası oda yönetimi 7 asıl 7 yedekten oluşan bir ekipten ziyade (ki genellikle bu 14 dönem sonu itibariyle 3 – 5 kişiye iner) Şehirciler Tartışıyor Platformu’na katılan herkesin yönetimi olacağından belki de yüzlerce yönetim kurulu üyesine sahip olabilecek, adı geçen 14 kişi de bir yürütme kurulu gibi hizmet verebilecekti. Tabandan tavana ortak kaygılar üzerinden ortak ilkeler belirleyip ortak bir iz oluşturmaktan bahsediyorduk. Olamadı. Daha önceden çalışmalarını başlatmış iki grup seçime ayrı ayrı katılacaklarını açıkladıktan sonra platformun içinden çıkan ama platformun geleceğine zarar vermemek üzere ondan bağımsız kalmayı tercih eden grup da listesini hazırladı. Grupların bu kararını demokrasinin bir gereği hatta şöleni olarak görmek ve daha iyi bir oda yönetimi vaadindeki üç grubu da alkışlamak gerekir. Tek listenin denge için çok zorlayıcı bir çaba gerektireceği de açıktır. Diğer yandan iktidarlara daha iyiyi arama yolunda daima muhalefet gerekir diyerek avunmak düştü bizlere de…
Sürecin buraya kadar gayet sağlıklı ilerlediğini söyleyebilirim. Ancak programların açıklandığı Genel Kurul günü maalesef bu sağlıklı süreç Türkiye siyasetinin bildik alışkanlıklarına geri dönüş yapmaya başladı. Şehirciler Tartışıyor Platformu’ndan çıkan aday liste, forum ve atölye çalışmalarına toplumcu bir yorum yaparak seçime aday olmuştu. Henüz olgunlaşması gereken ama kapsamlı bir programa sahipti. Ancak diğer iki grubun gelecek dönem için tatmin edici bir program önerisi yoktu. Naçizane önerim, meslek alanlarını daha ileriye taşımak için meslek yönetimlerine talip olan grupların iyi çalışılmış programlarla seçimlere girmesidir. Yaptığımız ya da düşündüğümüz yapacağımıza işaret eder üslubu, yönetimine talip olunan kurumun zayıflamasına neden olur. Dahası son gün hala yönetim kurulu aday listelerinin belirlenmemiş olduğu da dikkatlerden kaçmadı.2 Programı olmayan ve isimleri Genel Kurul’un akşam üzeri açıklanan listeler seçimlere gidiyordu!
Burada Kuşbakışı ismiyle seçimlere giren, Şehirciler Tartışıyor Platformu ile doğan ama Platform’dan bağımsız olduğunu ilan eden grubun yaklaşımından övgüyle söz etmeliyim.3 Genel Kurul’dan bir gece öncesine kadar Şehirciler Tartışıyor Platformu’nda ortaya çıkan ilkeler üzerinden diğer gruplarla birleşme bekleyişini sürdüren, meslek alanı ve odası için bu yapıcı ve olgun tavrı gösteren ama bu arada olası bir yönetim kurulu aday listesini içeriden ya da dışarıdan destekleyeceğini açıklayan bir grup arkadaş ile kendi içinde tabandan tavana bir hareketi sürdüren Kuşbakışı grubu, aday adayı yaklaşık 30 kişi ile bekleyişin sona erdiği günün akşamında bir toplantı yaptı. Programı zaten Platform’dan elde edilen sonuçların toplumcu bir yorumundan ibaretti ki, tam da kentin ve meslek alanının ihtiyaçları doğrultusunda foruma katılanların gündeme getirdiği konular ele alınmıştı. Zaman olsa çok daha doyurucu ve her satırı hesap sorulabilir hale getirilebilirdi ama bu haliyle bile belki de ilk kez bu kadar kapsamlı bir program Genel Kurul sürecine taşınmış olacaktı. Çoğu genç 30 kişi büyük bir olgunlukla, cinsiyet, deneyim, mezun olduğu okul, çalıştığı kurum, mensubu olduğu grup vb. çeşitli kriterlere de hassasiyet göstermek suretiyle 14 kişiye çekildi. Toplantıya katılan 30 kişi yürütmeyi hep birlikte üstleneceklerini ve yönetimi de Şehirciler Tartışıyor Platformu’na bırakacaklarını deklare ediyordu. Başkanlık sistemindense 14 başkanlı, çalışma gruplarının ve atölyelerin de söz sahibi olacağı bir sisteme gönderme yapıyordu. Toplantı gecesi demokrasi çokça oradaydı. Ertesi gün yapılan Genel Kurul sürecinde de bu eşit adaylar hali 14 adayın 11’inin konuşmasıyla desteklendi. Konuşmalar eski yönetimin eleştirisi üzerine değil, Platform’un çıkardığı sonuçlar ve çözüm önerileri üzerine yapıldı. Gün boyu yapıcı eleştiri sürdürüldü. Seçim günü ise pankart, afiş, poster, süreç ve program anlatımı gibi meşru yöntemlerle seçmenden oy istendi.
Yeldeğirmenleri
Seçim öncesinde arkadaşlara yeldeğirmenleri ile karşı karşıya olduğumuzu ve kazanamayacağımızı kendi görüşüm olarak iletmiştim. Zaten çok az zamanda yeterince büyük işler başarmıştık. Muhtemelen onlar da bunun farkındaydılar ki seçim sonuçlarını hep birlikte büyük bir olgunlukla karşıladık ve hemen Şehirciler Tartışıyor Platformu’nun devamı için fikir üretmeye koyulduk.4
Yeldeğirmenleri derken tam da Don Kişot’un mücadele ettiği yeldeğirmenlerinden bahsediyorum: Alışkanlıklardan, alışkanlıkları korumaya yönelik muhafazakarlıklardan, dolayısıyla alışkanlıkları yıkmaya çalışanlara karşı marjinalleştirmeden ve bunları yaparken uzun yıllar iktidarda olmanın verdiği güç ve ilişkilerden faydalanmaktan bahsediyorum. Bunlar aslında altında kötü niyet aramanın gereksiz olduğu; kurup büyüttüğü kurumu koruma güdüsüyle de yapılabilecek eylemler. Ama bildiğim odur ki, koruma güdüsü muhafazakarlığa neden olur ve gün gelir ilerlemenin önüne engel oluşturur. Yeldeğirmenleri ancak ve ancak Şehirciler Tartışıyor Platformu’nun ya da bir benzeri hareketin büyümesi, olgunlaşması, meşrulaşması ve kurumsallaşması ile yıkılabilir, ki bu halen önümüzde bir görev olarak duruyor. Tabi, bu görevi bu platformla ifa edip edemeyeceğimiz de henüz bir soru işareti. Platform içinde kapsayıcılık üzerine tartışmalar sürüyor. Seçimlere katılmak ve yeldeğirmenlerine karşı mücadele etmek bir kısım genç-yaşlı arkadaşımızı öfkelendirdi ve yeldeğirmenlerinin marjinalleştirme tavrı Platform içinde de benimsenmeye başlandı. Şahsi kanaatim, bu yolda ilerlenirse Platform’un da yeni bir yeldeğirmeninden başka bir şeye dönüşmeyeceğidir! Bu süreci, şu an meslek odası yönetimini kazanan ve yeldeğirmenleri olarak tanımladığım arkadaşların da iyi okuması ve yeldeğirmenlerini yıkmaya niyetlenmeleri önemlidir. Nihayetinde, insanın kendi kendini yok etme hali gündelik hayatta ve dünya tarihinde çokça örneğe sahiptir. Bu, ancak, insanın yapılması gerekene kendisinden daha çok inanmasıyla mümkündür. Bu da, meslek odası tartışmasında, hem daha kapsayıcı ve temsili hem de daha güçlü bir yönetim oluşturmaya karşılık gelir.
Neden yeldeğirmenleri benzetmesini yaptığımı ise ayrıca açıklamalıyım. Öncelikle, ortak liste çalışmalarının, bu sözcüğü pek kullanmak istemesem de (dönüşmesi nedeniyle) “pazarlıklarının” göbeğinde yer alanlardan birisi, bugüne kadar öğretim üyesi kimliğiyle meslektaşların hemen her kesimi ile yakın ilişkiler içerisinde bulunmuş, zamanında mevcut oda yönetimi ile birlikte çalışmış ve son dönemde sokağa da inmiş olan bendim. Özellikle eski yönetimin devamı listenin, görüşmelere gösterdiği direncin önemli kısmının Şehirciler Tartışıyor Platformu’nun önerdiği biçimiyle ben dahil akil dostların yönetim dışında kalması halinden ve bunun ciddi bir deneyim sorunu yaşatacağı iddiasından kaynaklandığına şahidim. Bu deneyim ısrarının bizleri götürdüğü nokta maalesef “odacılık”tır ki, bunun da zararlarının yararlarından çok olduğu çokça gündeme getirildi çeşitli ortamlarda. İkincisi, çok ciddi bir tercihle karşı karşıya kaldı yeldeğirmenleri: Öyle ki bugüne kadar kulislerde ve kapalı kapılar ardında yine akil adamlar tarafından yapılan liste çalışmaları bu kez herkesin gözü önünde ve tabandan başlayarak yapılacaktı. Bunun belli kişiler için dışlayıcı bir yapıya dönüşmesinden çekinildi sanıyorum. Oysa o kişiler uzunca bir süredir belli kişi ve grupları haklı haksız çeşitli çekincelerle zaten dışlıyorlardı! Dışlamak kavramını da açmak gerekir belki: Bu insanlar bir şekilde odaya uzak tutuluyorlardı / kalıyorlardı. Tabandan tavana bir hareketin bu sorunları aşabileceği nedense hiçbir zaman düşünülmedi! Üçüncüsü ve en can sıkıcı olanı marjinalleştirme hareketiydi: Necati Uyar’ın da çok yanlış ve manipülatif saptamalarla Evrensel Gazetesi’nde yazmaktan çekinmediği gibi seçimler yine bir dikotomiye bağlandı ve ilerici-gerici, çağdaş-modern ikililerine bağlandı. Arada kalan ve sözü çok edilmeyen ama aslında seçimlerin ikincisi genel kurulun açık ara galibi olan Kuşbakışı da gericilere karşı ilericileri bölen marjinal grup olarak tanıtıldı!
Bu son saptama Türkiye demokrasisi için önemli. Dolayısıyla biraz daha açılmalı: Bizler gerici bir grup görmedik Genel Kurul sürecinde. Belediye çalışanları odaklı Reform grubu da en az bizler kadar meslek alanına sahip çıkmaya çalışan genel olarak genç ve heyecanlı bir gruptu. Gördüğümüz kadarıyla onların da içinde bir demokrasi mücadelesi sürüyordu ve listeye son anda giren birkaç kişiye karşı da ciddi tepki oyu kullanıldı. Yok sayıldıklarını, var olmak istediklerini, mağdur olanın yanında bizler kadar durmak istediklerini söylüyorlardı. Evet, söylentiye göre belediye tarafından destekleniyorlardı ve çeşitli baskılar oluşuyordu belediye çalışanları üzerinde. Ama neticede bu grubun içerisinde çağdaşlığına laf ettirmeyeceğim öğrencilerim, aklına ve toplumculuğuna laf ettirmeyeceğim meslektaşlarım da bulunuyordu ve tanıdığım kadarıyla “gerici” ya da “belediye borazanı” yakıştırmasını hak etmiyorlardı. Kanımca eleştirilmesi gereken yönleri uzunca bir süredir çalışmalarına rağmen tatmin edici bir programları olmaması, Genel Kurul sürecinde kendilerini iyi ifade edememeleriydi. Herhangi bir seçimi karşıt gruplar üzerinden çalışmak, ister istemez karşıtları hiç de temsil etmedikleri marjinal uçlara götürüyor ki, bu demokrasi adına uzun yıllardır bu coğrafyada aşamadığımız bir sıkıntı. Kuşbakışı grubu böyle bir karşıtlığın içerisinde yer almamaya gayret etti ve kendisini hiçbir zaman gericilerin karşısında ya da ilerici bir güç olarak tariflemedi. Dolayısıyla ilericileri bölen bir pozisyona da aslında düşmedi!
Bu, yeldeğirmenlerinin seçim günü evinde oturmayı tercih edecek kesimleri oy kullanmaya getirebileceği tek stratejiydi ve aslen normal şartlarda evde oturmayı tercih edecek meslektaşların meslek alanına ilişkin bir talepleri / düşünceleri de yoktu! Seçim sonuçları tam da beklendiği gibi mevcut oda yönetiminin devamı niteliğinde ve bir kısmı akil insanlardan oluşan bir yönetimi göreve getirdi. Deneyimli olduğu kadar tertemiz genç arkadaşların da içinde bulunduğu bir listedir seçimi kazanan grup ve görevlerini hakkıyla yerine getireceklerine yönelik bir şüphem yok. Gerçi aralarındaki akil dostlar kapalı yöntemlerini uygulamaya devam ettikleri sürece daha önceki dönemlerde de olduğu gibi azalmaya ve yalnızlaşmaya devam edecekler yönetim dönemlerinin sonlarına doğru, ama deneyimleri bu işi kotarmaya yetecektir. Önceden ilan ettiğim gibi Platform’da oluşan ilkeler doğrultusunda yönetildiği sürece meslek odasının her daim yanında olacağım ve üzerime düşen görevleri yapacağım. Seçilen arkadaşlarımızı da kutluyorum.
Son Söz
Ancak altı çizilmesi gereken ciddi bir sorun var: Meslek odalarını gericilerden koruma yaygarası devam ediyor. Bunu körükleyenler var. Bunu körükleyenlerin kapalı kapılar ardında geliştirdiği meslek odası stratejileri ve ilkeleri var. Açık ve ilerici yöntemleri / süreçleri potansiyel tehlike olarak gören gözlükleri var. Türban meselesine benzeyen, Türkiye siyasetinin son 15-20 yılına damgasını vuran bir hal aslında. Orada bir yerlerde birileri var bizler için düşünen ve geleceği öngören, düşünmemizden hazzetmeyen, düşünmemizi gerekli bulmayan ve düşünmemizin önüne gericilik öcüsünü bıkıp usanmadan koyan. Yazının giriş bölümüne dönünüz ve üzerinden düşünmeye çalışınız; bu garip ve ilerlememizi engelleyen kurgunun açıklamasını muhtemelen güç ve iktidar ilişkilerinde bulacaksınız.5
1 Aslında bu fikir sonbaharın başlarında oda yönetimindeki arkadaşlarla görüşülmüş ve oda yönetiminin böyle bir süreci başlatması gereği bizzat tarafımdan önerilmişti. Oda yönetiminin her ne sebeple ise bu ortama zemin hazırlamaması, seçimlere az kalmış olsa da, seçim kaygısı olmaksızın, elde edilen sonuçları genel kurula taşıma amacıyla bu süreci başlatmamıza neden oldu. Ama, evet, bu yönüyle aksi yöndeki bütün gayretlerimize karşın seçim odaklı bir görüntü oluşturdu. Ve, yine evet, seçimlere bütün ortaklaşma denemelerini yaptıktan sonra da olsa Platform’dan doğan bir grupla katılmamız da bu görüntüyü gerçeğe çevirdi.
2 İddiaya göre öğle yemeğinde bu iki grup – mevcut oda yönetimi ile Reform grubu – arasında birleşme görüşmesi yapılmış ancak bu başarılamayınca iki liste açıklanmıştı. Genel Kurul’un verdiği öğle arasından iki grubun da yaklaşık 45 dakika gecikmeyle salona gelmesi bu iddiayı güçlendiriyor. İddiaya göre yazmaktan çekinmiyorum: Bakınız Necati Uyar’ın Evrensel Gazetesi’ndeki yazısı… İddia yanlış ise özür dilerim!
3 Hemen açıklayayım: Seçimler sürecinde bu grubun içinde bulunmuş olmam yanlı bir görüş yazmamı gerektirmez. İnanmayı deneyin lütfen. Zaten bu yazıyı yazdığım gün itibariyle güç mücadelesinin bu grubun belirli öğelerine de yansımış olduğuna inandım ve Kuşbakışı grubundan ve Şehirciler Tartışıyor Platformu’ndan ayrıldım. Yine de bu grubun doğru yöntemin peşinde koştuğunu düşünüyorum ve sürecin en başından beri desteklediğim yöntemi hala destekliyorum. Güç mücadelesinden arındığına inandığım anda gruba geri dönmekten de imtina etmem.
4 Seçim sonuçlarına göre mevcut yönetimin devamı niteliğindeki liste ortalama 235, Kuşbakışı grubu ortalama 160, Reform grubu ise ortalama 120 gibi oylar aldı. Katılım oranı ise % 45 civarındaydı ve sanırım rekor düzeydeydi.
5 Bu yazı her daim sürdürdüğüm ve sürdüreceğim açık tartışmanın bir parçası olarak algılanmalıdır. Bu sürecin başından beri taraf olduğum tek şey meslek alanının, meslek etiğinin, meslek odası yönetiminin ve programının açık bir süreç içerisinde tarif edilmesi ve tartışılmasıydı. Bununla oluşacak ortak aklın yaratacağı tahakkümün en azından vasatı yakalamamıza yardımı olacağına hala inanıyorum. Vasata dokunmadan ideale ulaşılabileceğine inanmam. Bu yazı da aynı taraflılığın bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Bu şekilde değerlendirilirse, verilecek her yanıt üzerinden tartışmaya açığım. Ama bir gruba mal edilecek ve yine dikotomilere taşınacaksa, yeldeğirmenlerine karşı bir savaş ilanı olarak alınacaksa, artık tartışmak istemiyorum, açıklama yapmaktan yoruldum, alacağım bu tarz yorumları yanıtlamayacağım.



10 Yorum
Yılmaz Kuyumcu
Eskiden kalan ideolojiler derken kasttetiğim tüm dünya değişirken bu değişimi yorumlamak için herhangibir çaba göstermeden bozuk plak gibi aynı şeyleri tekrarlayan yaklaşımlar. Yoksa tarihsel anlamda sol ideolojilere büyük değer verdiğim gibi onların humanist temelleri de benim dünya görüşüm.
Yani dünya değişiyor aynı suda yıkanamayacağımız gibi dünyadaki değişimlere de kayıtsız kalamayız. Kalırsak en büyük ihaneti kendi görüşlerimize karşı yapmış oluruz çünkü onların zamanı geçmiş bayat tekrarlar durumuna düşürürüz. Anlatmak istediğim şey tam olarak bu.
Karşı çıktığım şey solun kullanılması. Solun bir ideoloji olarak kullanılması onu bir amaç olmaktan çıkartıyor ve araca dönüştürüyor. İktidarda kalma, seçimleri kazanma, ya da bir grup oluştup bazı işleri kotarma. Hümanizm, idealler, daha eşitlikçi demokratik, sorunlarını çözmüş toplum kaybolup gidiyor.
Bu durum, yani idelojilerin içerikleri dışında hatta çoğu kez ona aykırı şekilde kullanmaları durumu Türkiyede gözlemlenebilen bir tarihsel süreçte oluştu. Örneğin sanıyorum bu nedenle bu gün 68 kuşağı diye sadece bir yaş gurubunu değil bir dünyaya bakış şeklini de tanımlıyoruz. Yani idealleri olan bir bakış şeklini.
Buna herşeyden daha fazla değer veriyorum. İdealleri ideal olarak ve (bu benim saflığım) bir araca dönüştürmeden tutabilmek için gerekenleri sağlamak şart diye düşünüyorum. Bunlar nedir? Bağımsız olabilmenin koşullarını tutarlılığı yitirmeden sağlamak. Oda yönetiminde olduğum sürece yapmaya çalıştığım da buydu. Yani: hem çalışanların maaşlarını ödeyebilmek için projelere onay vermek zorunda kalmak hemde aynı projelere çok geniş bir kesiminde katılacağı nedenlerle karşı çıkmanın çelişkisinden kurtarmak. Benim yapmak istediğim buradaki çelişkiyi farklı kaynaklar yaratarak çözmekti. Bunu da karşı çıkabilme hakkını sınırsızca korumak ve kullanmak için yapmaya çalıştım. Birde gençlerin daha iyi koşullarının olmasına, mimarlığın kentle daha sıkı bağlar kurmasına gayret ettim.
Mimarlar odasını da sorumlu olduğum dönemlerde bir yönetim erki olarak görmedim. Zaten o ortam içinde yapabildiklerimi tamamladığımı gördüğüm an istifa ettim ayrıldım. Ama bugün baktığımda bunların hepsinin çok farklı noktalara geldiğini görüyorum. Ve kendi kendime soruyorum acaba artık ideolojiler başkalaştırma işlevine yaramaktan, söylem düzeyinde bile bir anlam taşımıyorlar mı? Yani artık örneğin maddi nedenlerle vize vermek zorunluluğu olmasa bile bunu kullanmamak daha ağır bir çelişki değil mi? Bu noktada ciddi sorunlar var gibi geliyor bana.
Yani benim çelişkim özü savunmak isterken “hümanizm, idealler, eşitlik, barış, iletişim, paylaşım” ki bunlara her zamankinden daha fazla inanıyorum, bir başkasının çıkıp, kenti savunuyorum diye dava açarken aynı projeye artık gerekçesi kalmayan maaş ödeme bahanesiyle vize vermesi. Ya da sadece siyaseten alkış alabilmek için çok fazla da incelemeden hatta inanmadan aslında toplum için çok tehlikeli olabilecek durumlara kapı açmak. Örnekleri çoğaltmak mümkün.
Bu işin bir tarafı bir diğer tarafında da geniş açılımlara gereksinim olduğunu görmem. Yani başkalarıyla aynı dünyadan olmayabiliriz ama bu onlarla ortak paydalarımız etrafında (mesela mesleki alanda ) çalışmalar yapamayacağımız anlamına gelmez ve gelmemeli. Zaman geçiyor imkanlar beliriyor kayboluyor. Bence ülkemizin paylaşımlara çok gereksinimi var. Bunlar harcanmamalı.
salih şencan
Yılmaz arkadaşıma,
Öncelikle Oda’ya bakışınız,demokrasi anlayışınız-Yönetimde sınanmamış olmasına rağmen sizi tanıdığım ve samimiyetinize inandığım için bunu rahatlıkla yazabiliyorum-mimarlık-kentsel dönüşüm-yenileme konularındaki açtığınız ufuk ve yüreklice yarattığınız tartışma platformuna enazından bugün için katıldığımı belirtmek isterim.Ancak ”ideolojik yaklaşımın zamanını tamamlamış”olması lafzınızı pek anlamadım,ki siz mimarlığın ideoloji ile ve kentlerin demokrasi ile ilişkisi konusunda benden ilerde bir noktada sayılırsınız..Bilimsel sosyalizmin dünyanın bugüne kadar üretebildiği en yetkin dünya görüşü olduğuna hala da,hatta bugün için belki daha da fazla inamaktayım-kişisel olarak-Burdan hareketle MİM grubunun bilimsel sosyalist dünya görüşü ile çelişik bir tarafını göremedim-gene kişisel olarak-Yani dünyadaki sayısız mantık dışı reel uygulamaların neticesinde bilimsel sosyalizme-bilimsel kelimesinin altını okurken lütfen kalın çizin-getirilen eleştirileri bilimdışı-en azından aksini doğrular bir ideoloji tarafımca kabul edilene kadar-bulduğumu, haklı ve meşru olan kişi ve grupların da bu bağlamda halk düşmanı-karanlık güç-vb nitelemeleri haketmediğine-ideloloji/mimarlık paradoksu yaratılmadığı müddetce-inanmaktayım..
Yılmaz Kuyumcu
Genel kurul süreçleri sırasında bir çok tanıdığım bana bu kadar eleştirilmelerine rağmen neden oda yönetiminin çok az savunma yaptığını sordu. Ben de kendilerine bunun sadece seçim süreçleri sırasında ortaya çıkan bir durum olmadığını iki yıldır devam eden Mimdap muhalefetine de hatta ondan öncesine de cevap vermediklerini anlatmıştım. Bunun nedeni polemiğe girmeleri halinde hem kazanmalarının mümkün olmaması, hem de bu polemikler nedeniyle medyaların tanıtımına katkı yapmaktan çekinmeleri olarak açıklamıştım. MİM grubunu destekleyen internet siteleriyle örneğin DİMP sitesinin karşılaştırılması yapılırsa, bu farkın tüm boyutları da kolayca ortaya çıkar. Türkiyede Mimarlık kesinlikle dar, geçmişte kalmış, günümüz gerçeklerine uymayan ideolojik bir alana sıkışmışlıktan kurtulup kendi uygarlık birikiminin zaten getirdiği standartlar içinde yolunu açmalıdır.
Yoksa yıllardan sonra bırakın ne diyeceğini, hangi kelimeleri bile kullanacağını bildiğiniz insaların konuşmalarının ısıtılıp ısıtılıp getirilmesinin sağlayacağı bir kazanç yoktur.
Çelişki o kadar büyük ki yönetimdekiler için sessizlik bir zorunluluk oluyor. Onların en büyük şansı ise ülkemizde medya okur yazarlığının çok az olması. Çoğu insanın tüm bu tartışmaları izlemek yerine yakınlarındakilerin telkinleriyle hareket etmeyi tercih etmeleri ve değişiklikten korkmaları.
İki tane genel kurul yaşadık. Bunların birincisi İstanbuldaydı . Burada da yönetimdeki erkin, ancak bir prova genel kuruldan sonra provalı ve hazırlıklı olarak genel kurula çıkabildiğini gördük. Sadece hakaretlerle sınırlı (düşünsel boyut olmayınca hakaretler doğaldır) konuşmalar yapılabilmiş. MİM programına özellikle değinilmemiş. Ankarada ise yine de çok daha demokratik bir ortam sağlanmış olmasına rağmen, ancak içi mimarlık dışı konuşmalarla iyice sıkıştırılmış bir zamanlamadan sonra kısa konuşmalarla durumu idare edebildiklerini gördük.
Bunun nedeni ideolojik yaklaşımın zamanın tamamlanmış olmasına rağmen zorla sürdürülmek istenmesi ve alternatifinin en azından bu grup için olmaması. Ülkemizde demokrasiden yana kesimlein dramı bu. Yeniden korkma o kadar büyük ki, çözümsüz olduğunu bile bile eskiye sarılmaya devam edebiliyorlar. (Sözgelimi kentsel yenilemeye karşı çıkmak ama deprem için hiçbir öneri getirmemek gibi peki insanların bırakın konutları yaşantılarından tahliye edilmeleri durumuna ne diyoruz? Cevap yok )
Türkiyede mimarlığın önü birçok yönden tıkalı. Bunların başında da bir tür ideolojiyi güncelliğine bakmaksınız dayatmak geliyor.Akıl tutulması da, bilgi kirlenmesi de hep bundan.
Pelin Sıvacı
MİM grubu o seçim günü denilen travmadan bir hafta sonra kamuoyuna gazetelerde yayınladıkları bir bildiri ile cevap verdiler. Bu cevapta iki vurgu vardı. İlki ortamı edebe davet ediyor ikincisi o korkunç iddiayı reddediyordu. Üçüncü bir nokta da süreci izleyecekleri notuydu.
Sayın M. C. Yalçıntan süreci, süreçleri birazda kendini tarafsızlaştırarak değerlendirmiş ve önemli sayılacak ipuçlarını eksik de olsa ele almış. Önemli bir yazı bence.
Murat bey “mimarlık için mimarlık” söylemi için onca eleştirilecek şey varken sizin değiminizle “büyük utanç duyduğum ise zorlama bir dikotomi yaratma gayreti.” diyorsunuz yaşananlar için.
Niye acaba, yılların yönetimi bu yolu seçmiştir? Niye size göre “onca eleştirilecek şey varken” siyasi parti isimleri ve onlar şuncu buncu şeklinde bir yola sapmıştır. Acaba gerçek bir eleştiri ortamı, görüşlerin serbestçe tartışıldığı ortamlar yaratılabilse, her görüş gelip kendini ifade etse, yönetim grubu da onların içinde kendi yaptıklarını anlatsa bu olamaz mıydı? Bu tarihsel süreç içinde bu yol denenmedi. Acaba niye?
Bence sorgulanması gereken yan budur ve işin bu tarafını atlayıp mevcut yönetimin demokratik ortamın tesisi açısından çok olumsuzluk yaratan yalan haber darbesini bir sözle geçiştirirsek yarın bu tür seçim kampanyaları “normal” hale gelir ve yukarıda bir arkadaşımızın söylediği gibi sizler bu yolla seçilmiş ‘meşru’ yönetimlerle kenti savunmaya devam edersiniz.
Saygılarımla
cevat alkım
murat hocam yine de çok tatmin olmadım yazınızın mimarlık bölümünden. sorun hassasiyet durumu değil. sorun bir zor hreketine türlü nedenlerle mazeret bulma olmamalı. karşı tarafı da hemen satır arasında suçluyorsunuz üstelik.
daha objektif olabilirdiniz oysa…
saygılarımla
murat cemal yalçıntan
Yazının içinden sadece “bir oyum olsa” kısmına takılmanızı sürecin kırılgan geçmişi ile açıklayabiliyorum. Bu sözün aslında bir açıklaması var: “Eski Arkadaşlar” benim de dostlarım. Onlara güvenim sonsuz. Ama hiç güvenmediğim insanlar da vardı listede maalesef. Öbür liste ise şu an çok ihtiyaç duyulan toplumsal muhalefeti çok yaratıcı olmasa da başardı bugüne kadar. Meslek alanı ve meslektaş tartışmalarınıza ise uzağım. Zaten bir oyum da yok:)
Ama yazının anafikri sizin sürecinize de açıklamalar getiriyor ŞPO sürecinin yanısıra. Ve ağır bir eleştiri var orada. Gerçi o ağır eleştiriden her iktidarın payını aldığını düşünürüm, yani yeni listeler kazansalar, benzer bir yapıya bürüneceklerdir bir sonraki seçim sürecinde ama olsun. Şu an için eleştiri gücü elinde tutana gider…
Biraz sıkıldım da sanırım ve bu sıkılmışlığın yansımaları da var yazıda. Seçimle gelen temsili gücün önemine hiç ama hiç inanmıyorum. Güç, doğrudan tabandan verildiğinde ve geri alınışı da tamamen tabana bağlı olduğunda yapıcı ve ilerici bir hal alabilir. Yoksa sonu her daim muhafazakarlıktır.
Umarım derdim bir nebze daha açığa çıkmıştır…
Melek Genli
konulara bir yakınlık uzaklık sorunu var elbette ve Yalçıntan plancı ortamını nasıl mikro ölçekte biliyorsa ve buradaki her kıpırdanışı anlamlandırıyorsa mimarlar ortamını uzak dmeyeceğim ama belli bir mesafeden izlediği için alttan alta kıpırdanışları sonuca bakarak değerlendiriyor.
sonuçta o mesafeden öyle görünüyorsa denecek birşey yok elbette.
ancak kenti de ilgilendiren ve aslında bütünü her zaman mimarlığı ve politikalarını ilgilendiren konular için yıllara sari geçmişte mimarlığı toplum yararı için yapıyoruz, meslek odası toplum yararı için mücadele eder kestirme yoluyla başka her türlü eleştiriyi bastırmak mümkün değildir. MİM grubunu yayınladıkları programla okudum ve öğrendim. bütün toplumsal geleneklere, oda birikimlerine, toplum yararına konumlanmalara açık olduklarını çok sarih sözlerinden öğrendim.
beyan esastır ve talip olanlar kendilerini “daha önce kötü yönetmiş” oldukları bir geçmişle değil işin tabiatı gereği gelecekle bağlı tutar. ayrıca sizin dediğiniz gibi burada düzgünlüğünden hiç şüphe duyulmayacak “eski arkadaşlar” da vardır. o halde bir niyet okuyuculuğuyla devam etmiş ve siyasal parti direktifleriyle o listeyi çıkarmılar gibi asılsız iddialar öne sürenleri sadece “bu manipülatif ortamın yaratıcılarını da destekçilerini de eleştirmeden durmamalıyım.” demekle çok az bir vicadan gösteriyor, gerçeğin büyük kısmını kapatıyor, zalimin zulmünü hoş görüyorsunuz. sadece bunu bariz bir şekilde değil, belli bir ölçüde yapıyorsunuz.
şimdi o sizlerin de bahsettği kent mücadelesi alanında bir süre önce siyasal rakiplerini meslek odası ortamında şaibeli şekilde boğanlarla aynı platformlarda yanyana geleceksiniz. aklı fikri bu tür şeylere yatkın olanların sizlerin yanında yer alırken bir tedirginliğiniz olacak mı merak ediyorum. yoksa “unut gitsin” mi diyeceksiniz.
nasıl olsa belirli bir mesafeden izliyorsunuz, sizi şimdi rahatsız eden şeyler bir süre sonra hafızanızdan uçar gider, kadim dostlarınızla, kadim sloganlarla başbaşa kalırsınız belki de.
belki de daha başka çareler düşünür, köhnemiş dıştalayıcı kamusal alan kruyucuğuna yeni fikirler katmak, kent mücadelesini kendi ‘muhalif’ yerini sağlama almak için ve aslında “toplum için” demelerine rağmen kendisi için yapanlara karşılık olarak daha önce sizlerin de denediği gibi, hayatı değiştirmek için mücadele ederken yukarıda yazınızın konusu olan seçim sürecini unutmazsınız.
saygılarımla
Mustafa Mutlu
Burada iki farklı şey var:
Birincisi bir gereksinim: kentin korunması, bir vicdan rahatlatması: nasıl olsa koruyorlar, korumak için mücadele ediyorlar ve akabinde seçim dönemleriyle de sınırlı olmayan bir gerçek bir saptama: bu durum doğru değil.
İkinci bir yanlış:mevcut yönetim iyi çalışıyor. Hayır, bunu anlamamı dört yıl önceki seçimlerdeki bir afiş sağladı. Orada odanın şu anki çalışma akslarının kimler tarafından kurulduğu anlatılıyordu. Ve bir anda odanın şu anki muhalefeti ön plana çıkıyordu. Geçmişte yapanlar gelecekte niye yapmasınlar.
Mevcuda oy vermek için tüm bunları bilmeyen birisi olmam lazım. Kusura bakmayın.
Yeri gelmişken hala daha “neden yönetimi kaybetmemek için bu kadar yalana başvurdular diye soruyorum. Birden karşıma Fransadaki bankayı batma noktasına getiren memurunun söylediği bir söz geldi: memur “-müfettişler önce izin almayanları incelemeliydi, izin almamalarının tek bir nedeni olabilirdi, yaptıklarını başkalarının görmesi” diyordu. Bu kontrol sistemi olan bir bankada olanlar. Ya kontrol sistemi ile yönetim erkinin aynı anda aynı kişiler arasından seçildiği bir meslek odasında durum nedir hiç düşündünüz mü? Faaliyet raporunun çok kısa zaman internette kalması da hiç ikna edici değil.
Ne kadar dehşet verici bir ihtimal değil mi?
Seçimler bir yana şeffaf demokratik bir oda için mücadele devam ediyor.
Cemal Kozlu
çok ortada duran bir yorum olmuş bazı yönleriyle. algı gerçekliği yaşanan gerçekliğe tam denk gelmediği zamanlarda fark bir yorumla kapatılabiliyor. sonuçta hep aynı yönetimlerin “verecek bir oyunuzu” da oraya verdiğinizde yüz olarak değişmesi de kendini ynileyip değiştirmesi de olası görünmüyor. bir tül var örtüyor bir çok şeyi ve alttan sivri kalan noktalar yumuşuyor hissedilmiyor. mimarlarda da plancılarda da “aynı yönetimlerin” güven tazelemesi işi bir tür demokratik kuralsa farklı olana bu meslek ortamlarında ulaşmak zor. odaların daha olanaklı bir şekilde teşkilatlandığı ve dikkate alındığı fikrinize iştirak etmiyorum. seçim günleri geçici şeylerdir, bu meslek mensupları o sırada bir sürü şey söyler-ister ama onu yapacak takatleri çoğunlukla yoktur. tek takatli olanlar “mevcut yönetimlerdir” ve onlar da barut icad edilene kadar ortaçağ kulelerinde, burçlarının arkasında yaşamaya devam edeceklerdir.
sizler “verilecek bir oyunuzu” herşeye rağmen mevcuda vermeye devam edene kadar.
saygılarımla
Yılmaz Kuyumcu
Bir not:
Park Otelin durdurulması ve yıkılması, Ayaspaşa Derneğinin çabalarıyla ve dönemin İstanbul Belediye Başkanı Sayın Nurettin Sözen’in hassasiyeti sayesinde gerçekleşmiştir. Mimarlar Odası bu süreçte oldukça farklı bir tutum izlemiştir. Zaman zaman karşı çıkarken diğer taraftan da Park Otelin projesine bedeli mukabilinde “mesleki denetim mühürünü” basmıştır (yani bir tür onay vermiştir), ÇED raporu yazılması sanıyorum bu tarihten sonra ve bu tür anormal durumları bir nebze olsun düzeltmek amacıyla başlatılmıştır.
Bu mühür yanlış hatırlamıyorsam 10/14 cm ebatlarında “pabuç gibi” bir mühürdü. İlk gördüğüm zaman bende tuhaf bir etki yapmıştı.
Yani gerçekler görmek istediklerimizden aslında çok farklılar.
Sanıyorum bu farkı kapatmanın tek bir yolu var o da katılımı arttırmak.
Yoksa tarafların kendilerine yapıştırdıkları ideolojik imajları bir imajdan öteye gitmiyor günümüzde…rakiplerine yapıştırdıkları paftalar ise tek kelime ile insan aldatmak.