NABİ YAĞCI / Referans
TBMM’de geçen günlerde Kyoto Protokolü’ne Türkiye’nin katılma kararını uygun bulan kanun tasarısı görüşüldü ve 3 karşı, 6 çekimser, 243 kabul oyu ile yasalaştı. Yazılarımda Türkiye’nin bu protokole katılmayışını, daha doğrusu bu kararın yıllardır Meclis’ten geçmeyişini eleştiren biri olarak bu yazımın başlığı soru yaratabilir. Fikrimi değiştirdim de artık Kyoto’ya karşı mıyım acaba?

Elbette değilim, alınan kararı hararetle destekliyorum. Ancak, biz bizi biliriz; kaygım o ki, çevre sorunlarıyla ilgili öneri ve eleştirilere, “Daha ne yapalım, Kyoto Protokolü’ne katılma kararını Meclis’ten de geçirdik” yanıtı verileceğini şimdiden duyar gibiyim. Yazı başlığımdaki soru ile “testi kırılmadan kulak çekmek” istedim. Esasen Kyoto Protokolü çok önemli bir protokol olmakla birlikte temel zayıflığı uygulamadaki belirsizlikleridir. Bu zayıflıklara değinmeden önce ilkin bu protokolün önemi üstünde duralım. Zira tüm zayıflıklarına karşın çok önemli bir anlamı var.
Çevreci etik
İnsan, doğal halden koparak ve koptuğu ölçüde insan, eşdeyişle kültür varlığı oldu. Bu yüzden hayvanlardaki pençeler yerine kalem tutan ellerimiz var, fakat henüz “insan-ı kâmil”e varamadığımız için kalem yanında silah da tutuyor insanoğlu. Öyle de olsa eminim ki, kalem silah karşısında galip gelecektir. Bu, iki yoldan gerçekleşecektir: Biri, kalemin öğretisiyle yoluyla insan, hümanistik dünya görüşüne vararak doğanın hâkimi olduğu yanılsamasını veya yabancılaşmasını kırarak; ikincisi, doğanın gazabıyla başını duvarlara vura vura doğanın hâkimi olmadığını öğrenip bu yolla hümanizme vararak. Bu ikinci öğrenme yolu, idam mahkûmuna asılırken son sözü sorulduğunda, “Bu bana ders olsun” demesi anlamına gelebilir, geriye dönüşsüz olabilir. Umalım ki, günahımızı tamir için hâlâ vaktimiz olsun. Vaktimiz var mı, yok mu bilinemez ama doğaya kulak verirsek, giderek vaktin daraldığına artık kuşku duymamak gerek. Ya da kör ve sağır olmalıyız.
Kör ve sağır olmayan, evrenimizdeki yaşama duyarlı olan çevreciler son yıllarda etkinliklerini artırdılar. Devletler, hükümetler, uluslararası kuruluşlar ve işletmeler de düne göre daha duyarlı oldular. En önemlisi, çevre sorunlarına karşı duyarlılık giderek yeni bir anlam kazandı: Uygar insan, uygar ülke olmanın ölçütü haline geldi. Artık uygarlığımızın ölçütü sarf ettiğimiz elektrik kilovatı veya ürettiğimiz makinelerin miktarı ya da asfalt yolların kilometresiyle ölçülmeyecek. Küresel değişimin yarattığı ve yeni şekillenmekte olan dünya görüşünün dayandığı etik değerler: a) Çevreye, b) İnsan haklarına duyarlılık olacaktır. Yeni sloganımız, “Her şey yaşam ve her şey insan için” olacaktır.
Kalkınma-sanayileşme
İçine girdiğimiz çağa sanayi sonrası toplumu çağı da diyoruz. Bu demektir ki, sanayi toplumunun dayandığı temel paradigmanın sorgulanması gerekiyor. Sanayi toplumu “kalkınma-sanayileşme” paradigması temeline dayanıyor, her şey bu temelde bir hiyerarşiye, düzene ve düzeneğe oturuyordu. Sloganı ise “Her şey kalkınma, her şey sanayileşme için” idi. Reel sosyalizmin başını yiyen de bu slogan oldu. Kapitalizmin krizleri sonucu “kalkınma” kavramı yerini “sürdürülebilir kalkınma” kavramına bıraktı. Günümüzde sürdürülebilir kalkınma kavramı da bulanıklaştı ve bazen kalkınma, bazen kalkınmayı dışta bırakan anlamda “sürdürülebilir ekonomik büyüme” kavramı kullanılır oldu. Kuşkusuz, ne kalkınma ne de sanayileşmenin bir yana atılması söz konusudur fakat şimdi iki temel neden “sürdürülebilirlik” ölçütüne kriter getirmekte: Ekolojik felaketler ve yoksulluk. İşte tüm bu söylediğim anlamları Kyoto Protokolü, bir kutsal kitabın sırlı, örtük, batıni anlamları gibi içinde taşıyor. Obama ile değişecek gibi duruyor ama ABD yönetimleri 1992’den bu yana çevre anlaşmalarına sıcak bakmadı. ABD, özellikle 1997’de kabul edilen Kyoto Protokolü’ne taraf oldu ama protokole katılmadı, imzalamadı. ABD ile birlikte, Avustralya ve Türkiye de imzalamamıştı. Şimdi Meclis kararıyla Türkiye olarak bir ayıptan daha kurtulmuş olduk.
Kyoto yeterli mi
Sanılmasın ki, Kyoto Protokolü imzalandı diye atmosfere sera gazı salınımı azaldı. Bugün sanayileşmiş 177 ülke bu protokolü kabul etti ama 1997’de kabul edilen bu protokol o zamanki verilere dayanarak atmosferdeki sera gazı birikimini 1990’ların seviyesine geri getirebilmek için 2012 yılına kadar her yıl yüzde 5 azalmayı öngörüyordu. Oysa o tarihten bu yana atmosfere gaz salınım oranları değişti ve salınım arttı. Bu yüzden AB bu oranı yükseltip yüzde 8 düşürme kararı aldı. Fakat sanayileşmiş ülkeler yüzde 5 oranını bile tutturamayacaklarını söylüyorlar. Yanı sıra bilim çevreleri bu protokol tam uygulansa bile bize 10 yıl zaman kazandırır, bu yeterli olamaz, radikal yeni önlemler gerekli diyorlar.
Kyoto Protokolü’nün eleştirilen yanlardan biri de gelişmekte olan ülkelere sera gazı salınımında bir sınır getirmemiş oluşuydu. Bu yöndeki itirazlara gelişmekte olan ülkeler “kirleten temizlesin” mantığıyla karşı çıkmaktaydılar; “Gelişmiş ülkeler faturayı ödesin, eğer bu kısıtlamalar gelirse sanayileşmemiz yavaşlar” diyorlardı. Türkiye de bu gerekçelerle karşı duruyordu. Hatta ilginçtir, ABD’de metalurji ve otomotiv sanayii dalındaki kimi işçi sendikaları da aynı gerekçe ile Kyoto’ya karşıydılar. Oysa bugünün gerçekleri bambaşka çıkıyor. Örneğin Çin 2002 yılında küresel düzeyde atmosfere salınan sera gazlarının yüzde 13,6’sından sorumlu ve bu oranla Çin, kirletmede ABD’en sonra ikinci durumda, Hindistan ise yüzde 4,2 ile beşinci.
Türkiye’ye gelince.. Türkiye’nin, BM’ye 2006’da verdiği ölçümle 1990-2004 yılları arasında sera gazlarını 170 milyon tondan 357 milyon tona çıktığı yani yüzde 110 artışla rekor kırdığı görüldü. Yüzde 1,3’lük pay ile ülkemiz dünyanın en fazla sera gazı üreten 13. ülkesi durumunda. (Sanayileşiyoruz diye sevinelim mi?)
Kyoto’ya getirilen bir diğer eleştiri ise sanayileşmiş ülkelere gaz salınımı kısıtlamasından kaçış için kapı aralamasıdır. Buna göre gaz salınımı fazla olan bir ülke az olan ülkenin kotasından, o ülkeye kredi vererek kendi ülkesinde daha fazla gaz salınımı hakkını alması. Bu nedenle şimdi bir “Karbon borsası” oluşmuş durumda.
Tüm bu eleştirilere karşın Kyoto Protokolü, şu anda işlerliği olan tek uluslararası çevre koruma anlaşması durumundadır ve ayrıca bu protokol yalnızca sera gazlarını kısıtlamayı içermiyor, dünyanın enerji kaynaklarını korumayı, fosil yakıtlar yerine yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmeyi teşvik ediyor ve en önemlisi ülkeleri köklü ekonomik yapısal değişikliğe zorluyor. ABD’nin bu protokole şimdiye dek karşı duruşunun asıl nedeni yapısal ekonomik değişimde zorlanmasıdır. 2008 küresel ekonomik krizi ülkelerin ve işletmelerin bütçelerindeki çevre koruma fonlarını küçültecek. Bu da yeni bir risk faktörü. Cuma günkü Referans’ta Sayın Tamer Çetin’in “Küresel kriz yeşil enerjinin de hızını kesti” yazısı bu konuda dikkat çekiciydi.



1 Yorum
coşkun kılıç
çok güvensizim. kyoto bizim mevzuatımızda biraz örselenir mutlaka.ama gene de eninde sonunda bir kurala bağlı kalınacağıiçin, en azından hesap sorulabileceği için sevinçliyim.