Kutudan sandığa yerel seçimler /Serkan Öngel

5 Dakika Okuma Süresi

Daha seçim sonuçları netleşmemişti. AKP’nin zayıf olduğu bölgelerdeki sandıkların sonuçları bir türlü oy dağılımlarına yansımıyordu. Anadolu Ajansı iktidarın sesi olarak algı yönetiminin merkezindeydi.

Başbakan aile fertleri ile birlikte balkona çıktı. ‘Zafer’ konuşmasını yaptı.

Oysa AKP Ankara’yı kaybetmek üzereydi. Son genel seçimlere göre önemli kayıplar vardı. Ama yıkılmamış ayaktaydı. Bu mesajı vermek istedi.

Önce Gezi Direnişi, ardından patlayan yolsuzluk skandalları ile daha büyük bir hezimet yaşayacağı bekleniyordu.

Erdoğan, ağzını her açtığında milyonlarda nefret duygusu uyandıran, Türkiye’yi bir iç savaşa ve kutuplaşmaya sürükleyen, Suriye ile adı konulmamış bir savaşı sürdüren, adı yolsuzluklarla, hukuksuzluklarla birlikte anılmaya başlayan bir lider olarak desteğini önemli oranda korudu. Ancak bu AKP açısından başlayan çözülme sürecinin ilk işaretlerinin verildiği gerçeğini değiştirmiyor.

İlk günün şoku, yerini ikinci günden itibaren başta Ankara olmak üzere sokaklara dökülen, oylarının peşine düşen on binlerin ışıltısına bıraktı. Gezi direnişi kitlelere sokağın dilini konuşmayı öğretmişti. Şimdi kitleler sandığın yalanları ile sokakta yüzleşiyor.

Anlaşılan o ki hırsızlık ayakkabı kutularından seçim sandıklarına kadar bir siyaset tarzı haline gelmiş durumda. Elektrik kesintileri ile birlikte anılan kedilerimiz de var artık.

Bu süreçte seçimlerin en büyük kaybedeni cemaat. Cemaat imali seçim süreci ve algı yönetimi duvara toslamış durumda. Gezinin mirası ise kitleler için en büyük hareket zemini. Gezinin yarattığı birikim apaçık ortada. Ancak örgütlü sol bu birikimin bir parçası olduğu halde sadece yanında yöresinde geziniyor. Anlaşılan o ki, sol açısından ciddi bir yenilenme ihtiyacı ortada duruyor. Seçimlerdeki bir başka gerçek ise AKP’nin her şeye rağmen dirençle Erdoğan’ın arkasında duran tabanı. Bundan 3 ay önce kaleme aldığım bir yazıda bu kesimin kimlerden oluştuğunu çözümlemeye çalıştım:

“İstanbul örneğini ele alırsak kentin erken dönem yerleşim alanları ile geç dönem yerleşim alanları siyasal olarak net bir biçimde ayrışmış durumda.
İstanbul’un nüfusu 2000-2012 yılları arasında yaklaşık 4 milyon kişi arttı. Yani İstanbul’a bir İzmir kenti ya da Sinop’tan, Erzincan’a, Karabük’ten, Artvin’e 21 kentin nüfusu kadar nüfus taşındı.

Bu nüfus kentin yeni gelişen, “yağmaya” açılan arazilerine yerleştirildi. Kent bir beton denizi gibi dalga dalga, yeşil alanları, su kaynaklarını yutarak genişledi. Kırsal kesimden gelen bu yoksul insanlar, kamu kaynakları kullanılarak, siyasal ilişkilerle örgütlenen sosyal yardım ve dayanışma ağları ile kentte tutunmaya çalıştı. İş olanakları ve barınma imkânları yine bu ağlar üzerinden temin edildi. Kırsal kesimden geldikleri için kültürel olarak muhafazakâr eğilimleri güçlüydü. Kentte ayakta kalabilmeleri yokluğa şükretmeleri ile mümkündü. Aralarında rant mekanizmalarını siyasal ilişkiler üzerinden örgütleyenlere yakın durarak zenginleşenler oldu. Kente görece erken dönem gelip ranttan pay kapanlar da bu dikey hareketlerin özneleriydi. “Sınıf atlamak” bu kesim açısından bir hayal değil, gözle görülüp, temas edilen bir durumdu. Kentin büyümesinden, kamu arazilerinin yağmalanmasından pay sahibi olmuşlardı. Bu süreç merkezi hükümetle kentin yeni yerel aktörleri arasında kurulan rant mekanizmaları ile işletildi. Dolayısıyla kente yönelen bu devasa göç dalgası, kentin yaşamsal fonksiyonlarını tahrip etme, ormanlarını, kaynaklarını tüketmek, ulaşım krizini katmerlemek pahasına teşvik edildi.

Ayrışmanın bir tarafında, Sultangazi’den, Sultanbeyli’ye, Bağcılar’dan Çekmeköy’e yukarıda tanımladığımız kentin yoksul, tutunmaya çalışan kesimleri var. Sokakta “nerede bu % 50’yi?” diye arayanların bulamadıkları kesimler.

Ayrışmanın diğer tarafında ise erken dönem kente yerleşmiş olanlar ya da ikinci kuşak kentliler var. Bunlar arasında dikey hareketler çok fazla yok. Rant mekanizmalarına aşina değiller. Görece daha iyi gelire sahipler. Eğitim düzeyleri, hayata dair beklentileri, ihtiyaçları daha fazla. Yaşadıkları çevreye daha duyarlılar. Emeklisi, öğretmeni, plaza çalışanı, işçisi, işsizi, öğrencisi, AVM tehdidindeki küçük esnafı. Toplumsal statüsünü ve saygınlığını giderek yitiren, yoksullaşan, işsizlik tehdidini yoğun olarak yaşayan kesimler bunlar.”

Seçim sonuçları kabaca yaptığım bu sınıflandırmanın devam ettiğini ortaya koyuyor. Solun önemli bir çıkmazı da kentin yeni muhafazakâr göçmenleri ile buluşamaması. Sınıf mücadelesi temelinde bu süreci evriltmek mümkün. Kimlik siyasetini değil, sınıf siyasetini öne çıkarmak bu anlamda kritik meselelerden biri.

Kaynak : Birgün

8 Yorum

  1. Gülben Yılmaz

    bu kadar çalınmış oyu ne yapacaksın “ak insan”. ülkenin soyulmasına ne diyorsun? yoksa bunların soygunu “helal” soygun mu?

  2. sezgin inal

    bırak bu “AK İNSAN” kod adlarını, kafa karıştırma. önce seçimlerde kirlenen elini yıka. bu milletin parasını çalanlar ilerici biz gericiyiz öyle mi?

  3. Ali İhsan

    AKP sadece hırsızlıklar, yolsuzluklar, savaş kışkırtıcılıkları, imar yolsuzlukları, silah kaçakçılıkları ile değil aynı zamanda Türkiye’yi batırdığı borçlarla, satıp savdıkları, saçma sapan projeleri ile de çağ dışına düşmüştür.
    Kemalist model dünyanın tüm ülkelerinde su üstünde kalmak için kullanılan yöntemdir. Uluslararası rekabete karşı emeği ve iş gücünü korumak, ülke bütünlüğünü korumak, gittikçe vahşileşen çok uluslu şirketlere karşı toprağı, köylüyü, üreticileri korumak için gerekli olan ideolojidir. Saçma sapan inançlara, yeni yetme putlara, akıl dışılığa karşı koymak kültürü ve uygarlık değerlerini en üst noktalara taşımak için gerekli olan dünya görüşüdür. Bunun anlamını bedel ödemeye başladığımız zaman çok iyi anlayacağız. Hiç merak etmeyin.

  4. necmi yazgan

    AKP li insan demek istediniz galiba. Bir rengin saflığına sığınmanız herkesin akli olarak saf hatta kör, hatta ve hatta gördükleri ve duyduklarını bile söyleyemeyecek durumda dilsiz olduğu kabulüyle olabilir.
    Hırsızdan demokrasi beklenir mi?
    Sözde ilime dayalı AKP bile diyemiyorum, dayandığı şey kendi liderlerinin despotik, aşırı disiplinci, aşırı “ahlakçı”, tarihsel bakımdan gerici safsatalarını temel alan bir siyasi çizgidir. Bunu kendi hakikatleri olarak kabul eden (çalınan ve yer değiştirilen tutanakları bir an görmezlikten gelsek dahi) belli bir oy yüzdesine dayalı, kendine ÇOĞUNLUK ismi veren diktatörlüktür.
    Bunu görmemek için doğuştan kör olmak lazımdır.

  5. ak insan

    hala bu devletin eski kemalist normlarla yönetilebileceğini zannedecek kadar gericisiniz… yıl 2014.. sözde bilime dayalı kemalizm bitmiştir artık… hayırlı uğurlu olsun…

  6. sezgin inal

    AKP nin ağır baskısı ve hileleri bir gerçek. Ancak buna rağmen sıkı bir muhafazakar taban var ve bunlar hırsızlığı bile önemsemiyor, ezici bir biçimde iktidarı destekliyor. Bileşke bozulmuş örgütlü iktidar bütün olanaklarıyla seçim de dahil bu alanını terketmeyecek şekilde konum almıştır. Bunların gitmesi akılla mantıkla alakalı değildir şu saatten sonra ve her bakımdan daha çok çalışmak daha çok alanda en az onlar kadar iddiacı olmak zorunluluğu vardır.
    Yoksa abanarak gelmeye devam ediyorlar ve gericileşmemiş bir yaşama imkan vermezler.
    Gün şaşkınlığa düşmeden eskisinden daha büyük bir güçle karşı mücadele yürütme zamanıdır.

  7. Anonim

    Bu seçimleri cemaat kaybetmedi. Tam tersine AKP’ye diz çöktürdü ve AKP’yi bitirdi. Şu an AKP yaralı bir av gibi uzatmaları oynuyor. Kendisinin oy alarak aklandığını sanıyor dünya da ona bıyık altından gülüyor.

  8. Cemal Kozlu

    Bu seçimler ülkede bir toplam KALİTE sorununu daha fazla görmemize neden oldu. Önümüzdeki günlerde ÇOĞUNLUK tahakkümünün farklı versiyonlarını izleyeceğiz. enseyi karartmamak ve AKP karanlığına geçit vermemek gerekir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir