Kültürel Miras ve Korunması Gereken Yapıtlar Üzerine / Heval Zeliha Yüksel

14 Dakika Okuma Süresi


Mimar Heval Zeliha Yüksel

“Koruma kültürü” insan yetiştirilirken atılması gereken bir tohum. Çocuklar yetiştirilirken bu toprakların mirasına sahip olacak kültürde yetiştirilmeli.


Medeniyetler sahip olduklarını ileri taşıdıkça ilerliyorlar. Koruma, Restorasyon, Kültür mirasına hizmet çok önemli konular. Bu minvalde; Icomos Türkiye Milli Komitesi, konusunda uzman pek çok kıymetli insanın katılımı ile 14 Aralık 2013 günü gerçekleştirilen Olağan Genel Kurulu’nda sunumu yapılan “Türkiye Mimari Mirası Koruma Bildirgesi” ile çok önemli bir belgesel atılım gerçekleştirdi. Uluslar arası koruma alanına yön veren temel ilkeleri belirleyen ve düzenlemeler öneren ve 1964 yılında kabul edilen Venedik Tüzüğü’nün ardından 1980’lerden sonra ülkelere özgü ilkesel metinlerin hazırlanması süreci başladı. Türkiye’nin mimari mirasının zenginliğinin korunma ve onarımına ilişkin uluslar arası ilkeler çerçevesinde bir ilke metninin hazırlanması ve kabulü uluslar arası disiplinde çok önemli bir adım oldu. Kısaca; Artık Türkiye’nin de bir koruma tüzüğü var. Bu bağlamda mimari mirasta korumanın daha ciddi ve ilkeli ve uluslar arası disipline uyan bir çizgide gelişmesi yönünde artık daha umutlu olabiliriz.

Umutlu olabiliriz belki ama mevcut durum ile ilgi bilgiye yani geçmişten bugüne kalan ve restorasyon ihtiyacı olan kültür varlıkları hangileri olduğu ve ne durumda olduklarını bilen az kişi var. Ülkemizde eğitim veren 86 tane mimarlık okulunun eğitim programında bu konu nasıl ele alınıyor diye merak ediyorum. Konuyla ilgili Vakıflar Genel Müdürlüğü ile görüştüğümde uzun bir liste ile karşılaştım. Restorasyon ihtiyacı olan yapıların kategorik olarak sınıflandırılıp peyderpey yapıldığına dair bilgi verdiler. Konunun uzmanı hocalarıma danıştığımda bu listeyi vermenin güç olduğunu söylediler. Böyle bir listeyi yapmanın uzun ve detaylı çalışmalar gerektirdiğini yazmak, hatta vakıfların sayfasında böyle bir liste olsa bile hangi yapıların korunması gerektiği tartışmasının hayli kapsamlı ve çok yönlü bir çalışma olurdu hakikatten.

Hızlıca bir şeyler olup bitiyor. Vatandaş ise sadece seyirci. Restorasyon söz konusu olduğunda ilk ele alınmak istenenler anıtsal yapılar. Bu yapılar genellikle tekil nesneler olarak ele alınıyor. Oysa bu yapılar aslında yapıldığı zamanın kentsel ve kültürel dokusunun ayrılmaz parçalarıydı. Bu yüzden bu yapıları nesneleştirip, tekil objelermiş gibi davranıp, aynı Eminönü Yeni Camii durumunda olduğu gibi etrafını boşaltarak boşluk içinde bir nesne haline getirmek, yapının ruhunu sızlatacaktır… Yalnızca anıtsal yapılar değil, insan ölçeğindeki yapıların, çeşmelerin, tekkelerin, hazirelerin, eğitim yapılarının mümkünse içinde bulunduğu doku ile birlikte korunması gerekir. Bu dokular bugüne kalmış konut mimarlığını da içerebiliyor bazı durumlarda. Dönemin yaşantısının niteliği hakkında hisler veriyorlar. Hiçbir zaman tam olarak temsil etmeleri mümkün olmasa da, en azından o dönemki mekan hissiyatını deneyimlememizi sağlıyorlar. Dokular bugünün kent hayatının içine katılabilirlerse, bugünün izlerini de kendi zamanlarına katabilirlerse, müzeye dönüşmekten ve daha dün yapılmış izlenimi veren sahte dekorlar olmaktan kurtulurlar diye düşünüyorum…

Ben sözüne kıymet verdiğim kişilere aynı soruyu sordum. Ortak görüş yapılarda önemli ölçüde geri dönülmez hatalar olduğu beliriyor. Sizlerle yorumları olduğu gibi paylaşmaya çalışarak aldığım cevapları paylaşıyorum:


Prof. Doğan Kuban:

“Kültür varlıkları denen korunması gerekli yapıtlar 1970 de İstanbul için, “Kuban’ın İstanbul Belediyesi” ne hazırlanan Koruma raporuna ekli haritalar da tümüyle işaretlidir. Büyük anıtsal yapıtların ise sayısız listesi var. Camilere zaten dokunulmadı. Anadolu’da ne olduğu yayınlanmadığı için belli değil. Türkiye’de iyi restorasyon örneği yok. Çünkü iyi restorasyon koşulları yerine getirilmiyor.
A- Bilgili, yerinde karar veren uzmanların olmayışı,
B- En ucuza ihale sisteminin yetersizliği hatta geçersizliği,
C- Uzman Restorasyon şirketlerinin neredeyse yok oluşu,
D- Selçuk ve Osmanlı mimarisi bilen uzman yetersizliği, (bu uzmanın sanat tarihçisi mimar olması gerekir ya da mimar- sanat tarihçisi işbirliği sağlanmalıdır.) Bunun sağlanması da bir formalite olmaktan kurtulması için sorumlu idarenin de uzmanlığı gerekir. Kısaca uzmanlığı dışlayan, uzmanlığın dışında kalır.”



Prof. Afife Batur :

“Günümüzde Türkiye’de ve asıl İstanbul’da çok aktif bir restorasyon uygulaması alanı açılmış görünmektedir. Çoğunluğu Vakıflar Genel Müdürlüğü yönetimine bağlı dini yapılarda olmak üzere yoğun bir çalışma alanı açılmış durumda. Bu yoğunluğun uluslar arası koruma ilkelerine ne denli bağlı olarak gerçekleştirildiği önemli bir araştırma alanı olmalı. İrdeleme açısından her yapıtın kendine özgülüğünün yanı sıra restorasyonunun genel ilkelere bağlılığı da özgül bir ilgiyi gereksiniyor. Bu bağlamda kestirme yargılar yerine tekil incelemeler gerekiyor. Ben kişisel olarak Tophane’deki Kılıç Alı Paşa Külliyesi restorasyonunun güvenilir bir örnek olduğunu düşünüyorum…”


Dücane Cündioğlu:

“Restorasyonların acilen durdurulması ve mümkün değilse yavaşlatılması ülkenin tarihsel zenginliklerinin selameti bakımından elzemdir, çünkü restorasyon süreçleri -biraz da özü gereği- telafi edilemeyecek hatalar eşliğinde yürümekte ve en az bizim kadar gelecek nesillerin da hakkı olan eserde sadakatin tecellisini görmek ihtiyacı heba edilmektedir…”

Attila Yücel:

“Son yıllarda, İstanbul genelinde yaygın ve yoğun bir Osmanlı eserleri restorasyonu faliyeti göze çarpıyor. Neredeyse bütün cami minarelerinin koruyucu sentetik tüllerle örtüldüğü,yapıların tabandan kubbe bitimine kadar ahşap iskelelerle sarıldığı restorasyon şantiyeleri kentin olağan görüntüleri oldu. Uzun yıllar boyunca büyük bölümü ihmale uğramış anıtsal yapılara ihtimam gösterilmesi olumlu bir dikkat belirtisi belki.Ama bu çabanın bu kadar yaygın ve bir anda tezahürü ,sorunları ve soruları da beraberinde taşıyor. İdeolojik olarak ,bu ihya çabasının Osmanlı ile ve ağırlıklı biçimde anıtsal yapılarda yoğunlaşması, siyasal iradenin neo-ottoman özlem duygularını çağrıştırması bir yana, kentin emperyal geçmişinin bütün önemli anıtlarının aynı yılların benzer restorasyon anlayışını ve bu anlayışın fiziksel damgasını taşıması ,şehrin bütün anıtsal hafızasının aynı ‘’ reset’’ moduna indirgenmesi, toplumsal algı ve idrakin zaman ve mekanla ilişkileri bağlamında kültürel bir sorunsal. Bunun ötesinde, vakıflar idaresinin ve özel idarenin bu yoğun faaliyetin merkezi aktörleri olduğu bir süreçte, anıtsal restorasyon gibi bilgi,kalite ve doğruluğun vazgeçilmez olduğu bir alanda bunların güvencesini kısa süre içinde sağlamak da kolay değil.

Kişisel olarak; sınırlı sayıda ve belirli ölçütler açısından öncelikli olan birkaç anıtsal varlığın yanında, ihmale uğramayı sürdüren ikincil yapıların: çeşmeler, sebiller, mahalle mescitleri, sıbyan mektepleri, mezarlıklar gibi günlük yaşama ait tanıkların çevreleri ile birlikte restorasyon ve rehabilitasyonunu yeğlerdim. Ama bu Alan ya ihmale uğramaya devam ediyor, ya da hoyrat ‘’Kentsel Dönüşüm’’ operasyonlarının nesnesi olarak muamele görüyor. Restorasyon ve genellikle tarihle ilişkiler konusunda daha yetkin ve duyarlı bir düzeye gelinceye kadar kent hafızasının daha da derin ve problemaktik tanıklara, örneğin Sultanahmet civarı arkeolojisine ise hiç dokunulmamasını temenni ederim.

Örnekleri, nesnel bir değerlendirmede bulunacak kadar iyi bilmiyorum. Kendi başlarına “fena görünmeyen’’ örnekler var. Belki hiçbir uygulama Süleymaniye Külliyesi içindeki Rabi Medresesinin düzeyine sahip değilse de, Kılıç Ali Paşa camiinin önünden geçmek de konunun uzmanı olmayarak rahatsızlık vermiyor. Bu arada, furya dışında kalan, hatta Osmanlı yapısı olmayan Zeyrek Pantokrator kilisesi veya Ayasofya’da sürdürülen sabırlı ve bilimsel restorasyonun düzeyine işaret etmekte yarar var. Kentin arkeolojisine ilişkin izleri korumaya ve onarmaya yönelik çabalar ise, Yenikapı ve Tophane kazısı örneklerinde olduğu gibi böyle egemen bir kültürel-ideolojik ortam içinde ayrıca övgüye değer. Kötülük babında ise bildiğim kadarıyla, yaygın örnek olarak hiçbir uygulama, yirmi yıl kadar önce surlarda yaşananı aşamadı…”

 

Zeynep Kuban :

“Son yıllarda İstanbul’un tarihi yapılarından Osmanlı dönemine ait olanlar ve özellikle de camiler “onarılıyor”, ”yenileniyor”, “restore” ediliyor. Hatta “ihya” edilme adı altında yepyeni “tarihi” binalar üretiliyor. Bunun öncüleri kartpostallardan yeniden yapılan Boğaz köşkleriydi. Şimdi bu yaklaşım camiler için de geçerli. Plan, kesit veya rölöveleri olmadan eski fotoğraflardan yeniden yaratılan veya yaratılmak istenen bu yapıları bir kenara bırakmak gerek. Sonuçta aklıselim hiç kimse ruh çağırır gibi tarihin canlanacağını iddia etmeyecektir.

İstanbul’da şu an önemli bir sayıda cami tepeden tırnağa “restore” ediliyor. İskele ve örtüler içine sarılıp sarmalanıp ardından da bir pasta gibi kente armağan ediliyorlar. Kötü niyetli insanlar söz konusu “restorasyonları” siyasi iradenin kendisine yakın müteahhit firmalara bir iş aktarımı biçimi olarak yorumlayabilir. İyi niyetli olanlar da gazetelere demeç verip herşeyin “aslına uygun” bir biçimde yapıldığını, “ata yadigârının uzman ellerinde” olduğunu anlatacaktır. Gerçeğe yakın olanın ne olduğunu nasıl öğrenebileceğiz? Bu kadar önemli yapıların üstünde yapılan tüm çalışmalar ciddi bir biçimde belgelenip samimiyetle yayınlanmadığı sürece hiçbir zaman. Gazetelere verilen demeçler veya bazı uzmanların detay çalışmalarıyla ilgili yaptıkları yayınlar genel bir tartışma için yeterli olamaz. Bir restorasyon çalışmasının ardından çıkan bütüncül kitapların sayısı ne yazık ki çok azdır. Bu mesele sadece camiler için değil, göz önünde bulunan tüm yapıların onarımları/restorasyonları için geçerlidir. Bu yüzden ihaleleri alan firmaların, yapılan tüm çalışmaları belgeleyen bir kitabı yayınlamayı taahhüt etmeleri talep edilmelidir. Yoksa iyi olmuş, kötü olmuş tartışmaları ciddi bilgiye dayanmadığı için hoş ve boş bir çay sohbetinden ileri gidemez…”


Aykut Köksal:

“Türkiye’de son yıllarda restorasyona ayrılan kaynakların önemli bir oranda artmasıyla birlikte, kolayca saptanabileceği gibi, büyük bir “restorasyon” faaliyeti görülüyor. Sadece mevcut Osmanlı yapılarını restore etmekle de kalmıyorlar, bu arada, ortadan kalkmış Osmanlı yapılarını, eldeki birkaç yetersiz belgeye, fotoğrafa dayanarak yeniden yapmaya girişiyorlar, kendi deyişleriyle “ihya” ediyorlar. Bu yüzden bana yönelttiğiniz “restorasyona ihtiyacı olyan kültür varlıkları hangileridir” sorusunu, “doğru bir restorasyona ihtiyacı olan kültür varlıkları hangileridir” diye düzeltmek gerekir. Bu durumda yanıtım “hepsi” olacaktır. Sinan döneminin yapıları arasında yer alan Fındıklı Molla Çelebi Camisi’nin, hafif konik bir geometriyle tabandan yukarıya doğru incelen zarif minaresini restore etmek için söktüler, yerine düz bir silindir inşa ettiler…

Doğrusu, Osmanlı yapılarından da önce restorasyon kıyımına uğrayan yapılar Bizans eserleri. Blachernai sarayından bugüne kalan ve Tekfur Sarayı adıyla bilinen yapı parçası, “saray tamamlama inşaatı” gibi inanması zor bir başlıkla “kullanıma hazır” hale getiriliyor. İznik Ayasofyası bir yeniden inşa çalışmasıyla (başka bir deyişle tarihsel kalıntıları ortadan kaldırılarak) sözde restore edildi ve cami olarak ibadete açıldı. Ancak uzman bir uluslararası konsorsiyum denetiminde onarılması ve korumaya alınması gereken, tarihsel önemi son derece büyük Studios Manastırı Kilisesi’nin (İmrahor Camisi) aynı inşaatçı zihniyetiyle restore edilip ibadete açılacağını biliiyoruz. Zeyrek Pantokrator Kilisesi’nde onarım tabelası üzerinde -inanması güç ama- inşaatlarda gördüğümüz, bitime kaç gün kaldığını gösteren bir sayaç yer alıyordu. Aslında Osmanlı yapıları için de durum farklı değil, ama sayıları o kadar fazla ki tek tek saymaya imkan yok.

Çok ender de olsa iyi restorasyon örnekleri de çıkıyor; bunlar arasında özellikle belirtmek istediğim çalışma, Ayşe Orbay’ın gerçekleştirdiği Süleymaniye Külliyesi Râbi Medrese restorasyonu. Gerçek bir “örnek restorasyon” çalışması, ama sayısız kötü örnek arasında ne yazık ki görülmüyor…”


Cihan Aktaş :

“…Tarihi eserlerin veya kalıntıların korunması konusunda çelişkili bir faaliyet sergileniyor. Bir taraftan son on yıl içinde çok önemli restorasyon çalışmaları gerçekleştirildi. Yoğun imar inşaat hamleleri ve kentsel dönüşüm seferberliği, sayısız tarihi miras kalıntısını gün yüzüne çıkarttı. Ancak tarihi eserleri ve kalıntıları koruma faaliyeti uzmanlık dikkati gerektiriyor. Restorasyon ise binanın ruhunu yitirme pahasına yürütülmemeli. Süleymaniye’nin akustiğine zarar veren restorasyon, aklıma gelen ilk örnek. Fatih Camii restore edildi, fakat bu restorasyonun aslına uygun olmadığı dile getiriliyor. Üstelik restorasyon sırasında etrafındaki ağaçlar söküldüğü için cami çıplak bir görüntü sergiliyor. Döşeme için seçilen halının kırmızı rengi de bana ibadet ortamının ifadesi açısından pek isabetli gelmedi. Klasik camilerin dönemin aydınlatma imkânını yansıtan görkemli avizelerinin yerine kubbe tezyinini ortaya çıkaracak göze batmayan bir aydınlatma düşünülebilirdi.

Restorasyon sırasında kubbelerde anlamsız bir mavi ve sarı boya niye tercih ediliyor bilmiyorum. Restorasyon cami kubbelerini renkli takkelere benzetti, diye yazmıştı İstanbul gezgini yazar arkadaşım Nevin Meriç twitter’da.

Konya belediyesinin otopark olarak tasarlanan Zindankale arazisinin hafriyat çalışmaları sırasında zindana ait kalıntılara rastlaması üzerine projeyi kalıntıları koruyacak şekilde yeniden düzenlemesi takdire şayan. Katlı otoparkın yerine yapıldığı zindan, Sultan Alaaddin Keykubat döneminde 1220’de Konya dış surlarıyla birlikte inşa edilmiş ve yapının son kalıntısı da 1897’de yıkılmış. Zindankale’yi ilgilenenler sadece gravürlerde gösterildiği kadarıyla tanıyorlardı. 1881 yılında çekilmiş biricik fotoğrafı ise ismi bilinmeyen Batılı bir fotoğrafçıya ait.

Belediyeler geçmişten kalanı kurtarmaya çalışıyor, ancak röleve/restorasyon çok hassas bir çalışma alanı. Ankara’da, Tacettin Dergâhı’nı incelerken kapıldığım her şeyin çok fazla yeni, malzemenin, eşyanın gıcır gıcır görünmesinden ileri gelen bir tarihsizlik duygusunu bu ayın başında Konya’da da Aziziye Mahallesi’nde, Sokullu Mehmet Paşa Sokak’ta gezinirken de duydum. İnsan devasa bir maket içinde gezindiğini sanıyor. Tarihi uzamı hissettiren sadece ölçülü biçili mekân değil malzemeler, zamanın soldurduğu renkler ve döküntüler de…”

 

Yazan : Mimar Heval Zeliha Yüksel
Kaynak : İstanbul Art News Gazetesi , Mimari Eki , Ocak 2014

2 Yorum

  1. besime şahin

    Kültürel miras korumacılığını dejenere eden, bunu olur olmaz yasakların sebebi gibi gösteren bir anlayış yıllarca koruma kurulları ve çevresi ve mimarlar odasında hakim oldu. Çivi çaktırmayan, bol yasaklı bu düzen halkı korumadan korkuttu, uzaklaştırdı. Sırf halkı bile değil mimarları da korkuttu.
    Bu saçmalığı da görmek lazım. Bizde yenileme, koruma, tarihsel çevrede iş yapma bazı isimlere ve anlayışlara bırakılmış iş olarak görüldü. Dünyadaki koruma anlayışları yenilemede kullanılan standartlar bırakın inşa etme kalitesini, tasarım olarak bile gündemimize giremedi. Ayıp sayıldı birçok uygulama. Kurullar görünürde yasakçılığın sembolü olurken el altından nelere evet dendiğini ise son davalarla görmüş olduk.
    Bu alan yeterince temiz değil, öncelikle bunu belirtmek isterim.

  2. Melek Genli

    Tarihi yapıların bakımsız kalması, yıllarca gerekli onarımlarının yapılmaması yüzünden kronik bir bozulmaya uğrayıp elden çıkması bir derdimizdi. Şimdi bu konuya biraz olsun kaynak ayrılınca bu defa yapılan işlerin kalitesi derdimiz oldu. Yukarıda konuşmacılar tarafından verilen örneklerde olduğu gibi aslının bozulması ve çok yeniymiş gibi görüntüler restorasyonun ruhuna uygun değil.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir