Kriz Varsa Çare De Var: Sahne Senin İstanbul

10 Dakika Okuma Süresi

GÜRKAN AKGÜN / Birgün

Yerel seçim hazırlıkları ve sonrasında geçen 4 aylık süre zarfında meydana gelen gelişmeler, AKP’nin önümüzdeki süreçte ne türlü çabalar içerisinde olacağına dair önemli ipuçları sunuyor. Birbirinden kopukmuş gibi gözüken birçok olaya yönelik derli toplu bir bakış açısı geliştirebilmek, bizim de bu mecradaki etken veya edilgen konumumuzu belirleyecektir.

istanbul18.jpg

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kaybedilmemesi AKP’nin ciddi bir travma içerisine girmesini bir ölçüde önledi. Bu aşamada Başbakan’ın –ve dolayısıyla merkezin- hiçbir zaman eksik olmayan İstanbul alakadarlığının artacağı, Erdoğan’ın işi daha sıkı tutacağı tahmin edilebilir. Söz konusu olan ikili bir ilişkidir aslında. Bir bakıma yerel yönetimlerden filizlenmiş ve kriz döneminde sürgün vererek iktidara gelen AKP’nin bu sefer de krizden kurtuluş reçetesinde yerel yönetimler ve tabi ki İstanbul önemli bir yekûn tutuyor.

Devletin Kriz Reçetesi
Ne kadar kibar söylenilmeye çalışılırsa çalışılsın krizin ortalığı kasıp kavurduğu aşikâr. % 15’lere varan TÜİK’in iyimser işsizlik ve yılın ilk yarısına ait açıklanan bütçe rakamları bunu somut bir şekilde ortaya koyuyor. Ortadaki bir diğer gerçek de büyüme hedeflerinde % 7 gibi negatif bir sapma olan hükümetin bu krizi idare edemeyeceği.

Geçmiş yılların yüksek faizli borçlanmalarına dayalı harcamaları, bütçe açığının en önemli kalemlerinden birisini oluşturuyor ve bunun krizle pek de alakası yok. Yani geçmiş dönemde sıcak para akışı ve yüksek faizli borçlanmaya dayalı büyüme rakamları ile caka satan iktidar, yavaş yavaş dibe doğru sürükleniyor. Kurtuluş için can havliyle koşulan adres ise oldukça tanıdık: İstanbul’un Kamusal Yüzü.

Ulus-devletin temel kriz önlemleri arasında, nakdi yardımlar ve teşvik politikalarının yanı sıra, sermaye birikimi fazlasının uzun dönemli projelerle eritilmesi söz konusudur. Büyük ölçekli konut projeleri, meşhur duble yollar, devletin bayındırlık çalışmaları bunlara örnek teşkil eder. Şayet 2009 yılı kamu yatırım harcamalarına göz atacak olursak en büyük payı “ulaştırma ve haberleşme” sektörü almakta ve yaklaşık 10 küsur milyon TL’lik yatırım, merkezi ve yerel idare arasında yarı yarıya paylaşılmaktadır. Tahmin edileceği üzere kamu harcamalarının en düşük kalemleri sırasıyla eğitim, sağlık ve sosyal harcamalar. İşte tam bu noktada ciddi bir tercih söz konusudur ve açık edilmesi gerekir.

Merkezin İstanbul Paniği
Şimdi, yukarıda sunulan kimi varsayımları somut tahliller üzerine oturtalım. Son dönemde yoğun bir şekilde gündeme gelen ve merkezin büyük İstanbul tahayyülleri arasında klasman farkı oluşturan en önemli proje, “3. Köprü”. Hiçbir bilimsel argüman ortaya koyamadan ihale edilmek istenen bu projenin detaylı bir analizi geçen haftalarda yine bu sayfalarda yapıldığı için konuyu deşmeyeceğim. Konunun değinmek istediğim yanı, projenin sermaye birikimi açısından oynadığı önemli rol. Proje, öncelikle kendisi ve yan faaliyetleri ile birlikte mal ve hizmet alımı doğrultusunda sermayeye “doğrudan ve dolaylı kaynak aktarımı” sağlamaktadır. Yaratacağı imar hareketleri, kentsel rantın oluşumu ve bölüşümü doğrultusunda yine kamu eliyle özel sermaye birikimine katkı sunmaktadır. Dolayısıyla 3. Köprü meselesi orman, su ve doğal değerlerin talan edilmesi, yaşama hakkının elimizden alınması ve diğer hayati unsurlarının yanı sıra sermaye-emek çelişkisi açısından ele alındığında, tercih yine son derece açıktır. Bu bağlamda, bir yandan Marmaray inşası sürdürülür, diğer yandan da Köprü tartışmaları gündemi işgal eder iken, gözden ırak bir şekilde ihale edilen ve işletmesi devlet güvencesi ile bağlanan “Lastik Tekerlekli Boğaz Geçişi Tüneli”; kent merkezinde otomobil kullanımını teşvik etmekten gayrı ne işe yarayacağını kestiremediğimiz “Tünel Projeleri” yine bu kapsamda değerlendirilebilir.

Yol ve altyapı yatırımlarının yanı sıra kriz karşısındaki en önemli sübaplardan biri ise TOKİ ve özellikle TOKİ’nin İstanbul projeleridir. TOKİ uygulamaları yine üç kategoride şekillenen; doğrudan ve dolaylı kaynak aktarımı ile kentsel rant üretimi marifetiyle sermaye birikimine katkı sunuyor. Üstelik dar gelirlilere konut ve arsa üretmek vasfıyla kurulmuş idarenin İstanbul’da inşa ettiği konutların % 54’ü lüks ve gelir getirici nitelikte. Yani TOKİ, verdiği ihaleler ve inşaat faaliyetleriyle kamunun yarattığı ranta el koymanın ötesinde lüks konut satışlarıyla da kamu finansmanı açısından ciddi bir can simidi durumunda.

Bir başka taraftan, İstanbul’u “finans merkezi” yapma uğraşısındaki merkezi hükümetin ortaya çıkan bütçe açığına finansman sağlamak için en büyük dayanakları yine kamu hizmetleri ve kent toprakları. Birkaç örnek üzerinden bu tespitin izini sürmeye çalışırsak: Öncelikle Boğaz Köprüleri özelleştirilmeye açıldı, Danıştay’dan geri döndü. Seçimin hemen öncesinde Başbakan “paranın dini olmaz” diyerek Galataport’un peşini kolay kolay bırakmayacağını gözler önüne serdi. Tıpkı Haydarpaşa, Dubai Kuleleri vb. özelleştirme ve yatırım projeleri gibi. Sonrasında Boğaz’daki kamu okullarının satışı, otel ve müze olarak değerlendirilmesi Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından ortaya atıldı. Henüz merkezdeki büyük ve tarihi hastanelerin kent dışına alınacağı söylentileri kulağımızdan silinmeden. Bu arada 2B orman alanlarının satışı için yapılan yasal düzenlemeden bahsetmeye gerek bile yok.

Yerelin Çırpınışları
Benzer bir analizi yerel idare açısından yapmak son derece kolay ama öncelikle şunu belirtmeden geçemeyiz ki, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bugün ciddi bir borç batağı içerisinde. Personel ve çalışan maaşlarını dahi doğru dürüst ödeyemeyecek duruma gelen bu koca kurumun, kriz önlemleri açısından kapısını çaldığı yer yine tanıdık bir isim: Kamu.

Sayın Topbaş’ın yakın zamanda yaptığı “krizi fırsata çevirmeye çalışan yatırımcılar da var” açıklaması ile birlikte, kâr yaptığı bilinen İDO ve İGDAŞ’ın % 100’ünün özelleştirilmesi kararı alındığı ortaya çıktı. Kâr-zarar hesabı ötesinde birer kamu faaliyeti yürüten bu kurumların özelleştirilmesi, yeni-sağ zihniyetin (artık bir yeniliği de kalmadı ya!) çok uzun zamandır ezber ettiğimiz hünerlerinden biri. Belediyenin birçok faaliyetinin özel sektöre devredilmesi, taşeronlaştırılması kentte yaşayanları müşteri olarak gören, ancak parasını ödeyebilenlerin hizmet alabileceği bir sistemin tezahürleri. Değişen şu ki, artık bu özelleştirme işlemi ulaşım gibi büyük ölçekli kamusal hizmetlere de sıçramış durumda. Üstelik dünyada krizin yaratıcısı olan bu sistem tam da sorgulamaya tabi tutulurken.

İDO ve İGDAŞ’ın özelleştirilmesinden gelen para ile birlikte kentsel dönüşüm ve metro çalışmalarına kaynak sağlanacağı belirtildi. Kentsel dönüşümün nasıl bir rant kapısı olduğundan, gayrimenkul ve finans sermayesi açısından hayati öneminden bu sayfalarda usandırana kadar bahsettiğimizden ötürü yine detaya girmeyeceğim. Ancak, yine eşitsiz gelişme çerçevesinde sermaye yanlısı tercih ve politikaların varlığının altını çizmek isterim.

Uzatmamak adına, merkezi idareye yönelik yaptığımız değerlendirmeler (ihaleler, kentsel rantın oluşumu ve bölüşümü, altyapı yatırımları, borç ödemeleri) daha küçük ölçekte, yerel için de geçerliliğini korumaktadır. Burada unutulmaması gereken bir diğer husus da, bir yanda krizi devlet (merkezi-yerel) sayesinde fırsata çevirenler varken, diğer tarafta krizin bedelini ödeyen toplumun geniş kesimlerinin giderek daha da yoksullaşması sonucudur. İBB’nin okul servislerine % 14, şehir içi ulaşıma % 15, suya % 8,5 oranlarında getirdiği zamlar bu durumun en önemli göstergeleri. Cepten çıkan bu somut paranın yanı sıra, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, kentsel dönüşüm ile birlikte kent merkezinde ucuz konut imkanının ortadan kalkması ve ortaya çıkan diğer dolaylı maliyetlerin yükselmesi, toplumun geniş kesimlerini iyiden iyiye “alttakiler” yığınına itmektedir.

Çıkarılabilecek Ders Notları
Peki, tüm bu kriz eksenli analiz çerçevesi, önümüzdeki sürece dair bizlere ne gibi ev ödevleri çıkarır? Bunları birbirlerini besleyecek şekilde, kısaca üç ana başlıkta toplamaya çalışacağım:

Bir, “devlet küçüldü, elini kolunu çekti” diyen saf dilli liberal söylemin ipliğini kriz, iyiden iyiye pazara çıkarmıştır. Sermaye yanlısı merkezi-yerel devlet iktidarı karşımızda tüm heybetiyle arz-ı endam etmektedir. Dolayısıyla devlet, halen daha önemli bir mücadele zemini olup, bu doğrultuda toplumun ortak hak ve taleplerini yükseltmek son derece önemli bir mevzi savaşıdır. Kriz tüm yıkıcılığı ile ortadayken, başka bir taraftan sistemin de yeniden sorgulanabilirliği vücut bulmuştur. İşte bu, soluğumuzu kesen alternatifsizlik söyleminin tahribatına yol açarken, kamucu politikaların aşağıdan yukarıya, cesaretli bir şekilde savunulmasının önünü açmaktadır. Bu iktidar perspektifinin yanı sıra krizle derinleşen çelişkilerin ortasında başka türlü bir hayatın nüvelerini oluşturacak dayanışma ağlarını kurgulamak ertelenemez bir meseledir.

İki, büyük çaplı bayındırlık faaliyetleri “kriz falan var ama adamlar da çalışmayı elden bırakmıyor” yanılsamasını toplumda ortaya rahatlıkla çıkartabilmektedir. Önümüzdeki dönemde de muhtemelen metrobüs gibi seçim kazandıran ama İETT Genel Müdürünü yerinden eden birkaç proje seçime kadar yetiştirilecektir. Dolayısıyla tüm bu projeleri sermaye-emek çelişkisi ekseninde politikleştirmek son derece önemlidir. Sağ ideolojinin “icraat” söylemi üzerinden bir yandan tekelci sermaye birikimini meşrulaştırılması, diğer yandan da muhalefeti silikleştirmesi karşısında birleştirici ve kurucu unsur olarak “sınıf”, ortaklaşabilme olanağı yüksek bir açılımı sunmaktadır.

Üç, merkezi ve yerel idarenin tercihleri ile şekil bulan bu politikalar doğrultusunda orta sınıflar ile yoksul emekçi kesimlerin sermaye karşısında birbirlerine yaklaştıkları, bir yığın oluşturdukları tespit edilebilir. Yani çalışma alanındaki işçileşme olgusu yaşam alanında da geçerlidir. Dolayısıyla toplumun en alttakileri ile birlikte giderek orta sınıfı da içermeye başlayan kaybeden ve bedel ödeyen kesimlerinin emek ekseninde bir araya gelebilmesi ve karşı iktidar araçlarını üretebilen bütünleşik, cephesel bir politik hareketin geliştirilmesi son derece elzemdir.

1 Yorum

  1. erman F.

    Artık Türkiye ‘de İstanbul dışındada kentler var ! Ne bu Türkiye dışında hiçmi gelişme yok potansiyel yok ? İstanbul dışında kentmi yok Türkiye İstanbul yüzünden kaybediyor sadece İstanbula gösterilen destek kadar bir Adana ya bir Antepe bir Eskişehire bir Denizliye Bir başka kente gösterilse Türkiyede başka İstanbullar çok daha kolay kurulurdu .Ama destek gören İstanbul hem nüfus olarak işin içinden çıkmaz hale geliyor hemde daha büyük paralara yaşam standartını düşürüp sırf istanbul olsun diye maliyeti arttırıyorlar .Türkiyede başak gelişmiş kentlerde var İStanbul kadar populer tutulmasada tvlerden destek görmesede birilerinin çıkarları için İstanbul hep ön planda sanki Türkiye demek İstanbul demek miş gibi !!!!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir