CEM ERCİYES / Radikal
Venedik’te nasılsa romantizm de sanat da klişeleşmeden kalabiliyor. Bu yıl yine yüz binlerce insanı kendine çeken Bienal’de en çok İngiltere, ABD ve İsrail konuşuluyor
Venedik insanın hiç bıkmayacağı, her zaman etkileyici olabilen bir şehir. Burada romantizm de, sanat da hiç klişeleşmiyor, nasılsa kendini hep yeniliyor. Bu yüzden o binlerce sanat insanının Bienal’e mi, yoksa daha çok şehrin kendisine mi geldiğini kestirmek zor. Gündüz San Marco meydanında seller halinde akan turist kafilelerinin arasından geçip, sahilin sonundaki büyük Giardini’ye kadar yürüyüp en az bir günde gezilebilecek o devasa mekana dalıyorsunuz. Sergi alanındaki büyük kalabalık genç bir kitle. Bu gençler geceleri Venedik’in içlerine çekilirken, Büyük Kanal’ın etrafındaki görkemli oteller ve saraylarda milyon dolarlarla konuşan işadamları, müze yöneticileri ve koleksiyoncularla onların ‘dengi’ sanatçılar görünür oluyor. Büyük eser alımlarının kararlaştırıldığı özel yemekler buralarda yapılıyor.
Akredite 6 bin gazeteci
6 bini gazeteci 30 bin sanat insanı akredite oluyor ve üç günlük ‘açılış’ döneminde bir nevi fuar ortamı yaratıyor. Görünmek de görmek kadar önemli burada. Bu konuda görgüsüzlük mertebesine hiç çekinmeden ulaşan kişi ise tabii ki Roman Abromovich. Rus milyarder, her yıl olduğu gibi o ‘en büyük’ yatıyla gelmiş ve hemen Bienal alanının önüne park etmiş. Gece o yatta verilen partiye girebilmek, Bienal ortamının en çok arzulanan şeylerinden biri; pek çokları için Gugenheim ailesinin resepsiyonuna katılmaktan bile önemli. Zira ertesi gün anlatacak en iyi hikayeye sahip olma garantisi var.
Nuri Bilge Ceylan da sergide!
Bu yıl 54’üncü kez yapılan Venedik Bienali’nde uluslararası serginin küratörü, Bice Curiger. ILLuminations, ‘aydınlanmalar’ adlı uluslararası sergiye 83 sanatçıyı almış Curiger. Venedikli ressam Tintoretto’yla başlayıp, Güney Afrikalı bir sanatçının dev heykeliyle biten zengin bir sergi. Bu kez daha şiirsel temalar, daha biçimsel işler var. Bol bol fotoğraf, büyük heykeller, az ama çarpıcı videolar, enstalasyonlar, oyunlu, izleyiciyi de işin içine katan performatif işler ve tabii ki resim. Sergide Nicholas Hlobo’nun heykeli, Elizabetta Benassi’nin mikrofilm arşivlerini mekanik bir düzenlemeyle izleyiciye sunan The Innocents Abroad adlı enstalasyonu, Urs Fischer’in bienal boyu yavaş yavaş eriyecek mumdan devasa heykelleri, Christian Marc Lay’in içinden Nuri Bilge Ceylan’ın da geçtiği, saatli film sahnelerini kolajladığı filmi ‘The Clock’, herkesin hayranlıkla söz ettiği işler.
90’lardan itibaren düzenlenmeye başlanan bu uluslararası sergi, Venedik Bienali’nin yenilenmesini sağlayan çok önemli bir gösteri. Ama burada sanatın nabzı esas ulusal pavyonlarda atıyor, kim ne derse desin. 19. yüzyılın ‘uluslararası fuar’ ruhunu yaşatan bir yer burası. Her ülkenin bir ‘pavyonu’ var. Herkes bu büyük rekabet ortamında en iyi sanatçılarını görmek istiyor ve gerçekten de iddialı işler sergileniyor. Bienal alanında tuhaf bir ‘erovizyon’ ruhuyla en çok bu ‘ulusal pavyonlar’ konuşuluyor. Hatta bu pavyonlar açıkça yarışıyor, bu rekabet devlet adamlarını bile Bienal’e çekiyor. Mesela bu yıl İsrail Pavyonu’nu Cumhurbaşkanı Şimon Perez, Fransa’yı kültür bakanı François Mitterrand açtı.
Çok ilgi çeken bu ulusal pavyonları gezmek de kolay değil. Özellikle İngiltere, Fransa, Yunanistan gibi popüler ülkelerin kapısında uzanan kuyrukta 2.5 saat kadar beklemek mümkün.
Bu yılın gözde pavyonları listesinin başında, içinde bizim Büyük Valide Han’daki bir dükkanın yeniden kurulduğu İngiltere geliyor. Onu, önünde ters dönmüş bir tankla ciddi bir ‘özeleştiri’ yapan Amerika geliyor. Totaliter maziyi çağrıştıran ezici beton heykellerin sergilendiği Arjantin de çok konuşulan bir mekan. Serin buharlar arasında uhrevi bir yolculuk sunan Çin pavyonu da öyle. Avusturya, Şili, japonya, Kore, Polonya gibi ülkeler de öne çıkıyor.
Tabii bienal alanı dışında da kentin her yerinde sergiler var. Yani ehirde sanattan kaçmak mümkün değil.
Kaynak : Radikal



