Kentsel dönüşüme itiraz

12 Dakika Okuma Süresi

MELİS OĞUZ / Radikal

Bu yazı, 1 Şubat 2009 Radikal İki’de yayınlanan D. Burcu Eğilmez’in “İzmir’de Kentsel Dönüşüm ve Seçim” başlıklı yazısının bir eleştirisidir. Burcu Eğilmez’in kentsel dönüşüm projeleri ile ilgili hassasiyetlerinden bir kısmına katılmakla birlikte, bazı tespit ve değerlendirmelerinin doğru olmadığı kanısındayım.

Öncelikle, Eğilmez’in, gecekondu alanlarının kentsel dönüşümün “en gözde özneleri” olduğunu belirtirken yaptığı vurgudan ve yazının genel havasından, gecekondu bölgelerinin kentsel dönüşümün odaklarından birisi olmasını yanlış bulduğu kanısına kapıldım. Dolayısıyla bu konuda bir açıklama yapma ihtiyacı duyuyorum. Türkiye’de de, pek çok gelişmekte olan ülkede olduğu gibi, sindirilmeden yaşanan sanayileşmenin ve sanayileşmenin beraberinde getirdiği kırdan kente göçün gereksinimlerine uygun kent ve hizmetler geliştirilememiş, kente yeni göç eden kesim ise, sistemde ucuz ve yasal konut sağlayan bir mekanizma olmadığı için, yine sistemin açıklıklarından ve zaaflarından yararlanarak çoğu zaman illegal yerleşmelere gitmişler/gitmek zorunda kalmışlardır. Devlet ihtiyaç duyduğu işgücünü barındıran bu gecekondu alanlarının oluşumuna uzun süre ses çıkartmadı, gecekondu alanları büyüdü, kemikleşti, hatta zamanla, özellikle de seçim zamanlarında birer oy yuvası olarak ele alınan bu alanlar, “mahalleleştirildi”, resmen tanınır hale geldi, elektrik, su, kanalizasyon, toplu taşıma olanakları gibi alt ve üstyapı hizmetleri sunulmaya başlandı.
Günümüzde ise, Eğilmez’in de belirttiği gibi, şimdiye dek yok sayılmış ve yönetimleri rahatsız etmemiş olan bu “mahalleler” dönüştürülmeye başlandı. Özellikle, kent merkezlerinde arsa arzının kısıtlı olmasından dolayı, kent merkezinde ve ana ulaşım aksları üzerinde yer alan gecekonduların üzerine kurulu olduğu alanların spekülatif olarak değeri arttı, bu durum da bu alanların gecekondu gibi düşük değerli bir kullanıma tahsis edilemeyecek kadar rant kazanmasını, bu nedenle de dönüştürülmelerini gerekli kıldı. Dolayısıyla, gecekondu alanları, tüm dünya literatüründe de, dönüştürülmesi gereken birincil alanlar arasında addediliyor ve bu durum kentsel gelişmenin doğal bir sürecidir.

Hedef kim?

İkinci önemli eleştirim ise, Eğilmez’in kentsel dönüşüm alanlarında daha çok Kürtlerin hedef alındığı ile ilgili yorumu üzerinedir. Eğilmez’in yorumundan, kentsel dönüşüm projelerinin özellikle etnik ayrımcılık yapan bir zihniyete sahip olduğu sonucu çıkartılabilir. Oysa, aslında etnik ayrımcılık kentsel dönüşüm projeleriyle değil, devletin sosyal politikaları ile başlıyor. Ne yazık ki, mevcut durumda, kentsel dönüşüm projelerinin hedef aldığı gecekondu alanlarının büyük kısmında etnik azınlık (Kürt, Çingene, mülteci, vs.) gruplar yaşıyor. Bu ise, kentsel dönüşümün etnik ayrımcılık yapmasından çok, bu grupların bunca sene ancak bu düşük standartlı bölgelerde barınabilmelerine “izin veren” ayrımcı devlet politikaları ve toplumsal dışlamalardan kaynaklanıyor. Sorun, yeni bir sorun değil, köklü bir sorundur. Çözüm ise kentsel dönüşüm yapmamak değil , bu grupların kente uyum sağlayabilecekleri olanaklar sunacak sosyal dönüşüm mekanizmalarını devreye sokabilmek ve etnik ayrımcılığı toplumsal düzeyde dahi minimize edecek sosyal politikalar gerçekleştirmektir.

77.jpg
KeyNey Architect and Sociology

Son eleştirim ise Eğilmez’in Mike Davis’den yaptığı alıntı ile ilgili yorumu üzerinedir. Eğilmez yazısında, “tehlikeli bölgelere kurulmuş yerleşim alanlarının, jeolojik ya da meteorolojik risklerinin ‘güçlü mühendislik’ sayesinde azaltılabileceğini” ve gecekondu alanlarının da bu şekilde sağlıklılaştırılabileceğini belirtiyor. Günümüzde, mühendislik ve mimarlık teknolojileri, “bedeli ödendiğinde” her çeşit çözümün üretilebildiği bir noktaya geldi. Eğilmez de neden gecekondu alanlarının da bu bedellerin ödenerek sağlıklılaştırılmadığını soruyor. Bu konuda iki önemli noktaya değinmek gerektiğini düşünüyorum.

Gecekondu alanlarının genellikle (İzmir’de rahatlıkla izleneceği üzere) jeolojik açıdan sakıncalı ya da doğal afetlere dayanıksız, yerleşime uygun olmayan yerlerde olmaları bir rastlantı değildir. Bu alanlar, yerleşime uygun hale getirilmesi oldukça maliyetli olduğu için, orta ve üst gelir grupları tarafından öncelikli yerleşim alanı olarak tercih edilmezler. Bu da, düşük gelirli, özellikle de kente yeni göç eden ve yasal bir konut elde edemeyecek grupların, bu gibi atıl arazileri işgal etmelerine olanak sağlayan bir zemin oluşturur. Örneğin, İzmir Narlıdere ya da Yeşilçam gibi gecekondu mahalleleri, çoğunluğu hazine arazileri olmak üzere işgal ile oluşmuş alanladır. İşgal ise sadece arazinin birincil sahibine karşı değil, kentte arazi işgal etme yolunu tercih etmemiş ve yasal bir konutta barınan her vatandaşa karşı yapılan bir “haksız” girişimdir, haksız “kazanç”tır. Bu sebeple, böyle bir alanda devletin zaten yasal olarak “suç” işlemekte olan bir kesimi “destekleyerek”, böyle bir külfetin altına girmesi, devletin güvenirliliği açısından çelişkili bir durum sergilemekle kalmaz, toplum içinde kaotik bir durum dahi yaratabilir.

İkinci önemli nokta ise devletin yapması gerekenin, kentte yaşayan düşük gelirli gruplar için ucuz arsa stoku ve ucuz konut arzı sağlamak, konut edinimi ile ilgili yasalarda düşük gelirli grupların dezavantajlı olmayacağı uygulamalar yapmak yoluna gitmektir. Bu da yine, kapsamlı sosyal politikalar geliştirilmesi ile olacaktır. Sorun burada da sadece bir “seçim öncesi propagandası” değil, eski ve mevcut sistemdeki hatalardan kaynaklanan bir sorundur.

Kısaca toparlamam gerekirse, Eğilmez’in mevcut kentsel dönüşüm projelerine karşı duruşunu desteklemekle birlikte, projeleri eleştirdiği noktaların sağlıklı dayanakları olduğuna inanmıyorum. Kent ve toplumu incelerken ya da kent ve toplumsal sorunlara çözüm ararken sadece duygusal gözlükler arkasından “mazlum”un yanında olma çabası taşıyan bir tutum, “mazlumun neden mazlum olduğu”nun yeterince irdelenmemesini ve kentsel ve toplumsal sorunların doğru analiz edilmemesini beraberinde getiriyor. Halihazırdaki kentsel dönüşüm projelerinin kentli gruplar ve kentsel sorunlar için doğru çözümler sunmamaları da, kent ve toplumu analiz etme konusundaki eksikliklerden kaynaklanıyor.

D. Burcu Eğilmez’in 01.02.2009 tarihli yazısı

İzmir’de kentsel dönüşüm ve seçim

İzmir’deki ‘kentsel dönüşüm’ de yapısında Ankara ve İstanbul’daki sorunları taşıyor. İnsanların yaşam kültürlerini ve değerlerini hiçe sayarak, şehirlileşmelerini beklemek, asimilasyon çabasının ‘kentsel dönüşüm’ adı altında bir kez daha karşımıza çıkması gibi.İzmir’de, ‘kentsel dönüşümün’ ve dönüşümün en gözde özneleri olan ‘gecekonduların’, her seçimde olduğu gibi bu kez de ateşli bir pazarlığın konusu olacağını tahmin etmek zor değil. Ben de, İstanbul ve Ankara’daki dönüşüm projelerine daha aşina olsak da, gözden kaçan İzmir’deki ‘gecekondu dönüşüm’ projelerine dikkat çekmek istiyorum.

İzmir’de de ‘kentsel dönüşüm’, İstanbul ve Ankara’da olduğu gibi ağırlıklı olarak, gecekondu mahallerinin dönüştürülmesini hedef alıyor. Bu noktada, resmi söylemin, İzmir’in farklı mahalleleri için dönüşümün yasal zeminini çeşitli şekillerde açıklamaya çalıştığını söyleyebiliriz. Bunların arasında en göze çarpanlar da heyelan bölgesini boşaltma (Kadifekale), enformel konutlarda yaşayanlara formellik ve şehirlilik bağışlama (Kadifekale, Kuruçeşme, Güzeltepe, Narlıdere, Ege ve Yalı Mahallesi), uluslararası fuarlar için vitrin bölge yaratma (İnciraltı) olarak sunuluyor. Olan bitene kuşbakışı da olsa şöyle bir gözatılması, mevcut dönüşüm pratiklerinin, ‘konut hakkı, yaşam biçimine saygı, şehrin vatandaşına daha sağlıklı kamusal alan sağlanması’ gibi temel dönüşüm ilkelerinin ne kadar dikkate alındığını anlamak için gereklidir.

Resmi söylemin bahaneleri arasında en akla yatkın ve desteklenmesi gereken, Kadifekale bölgesine has yapılan açıklama gibi görünse de, bunu iki açıdan eleştirmek mümkün görünüyor. Birinci noktadan başlayalım. Kadifekale’nin dönüştürülme projesinin dayanağı, Bakanlar Kurulu’nun bölgeyi ‘afete maruz bölge’ ilan etmesi. Yani buradaki ‘kentsel dönüşüm’ün amacı, sağlıksız ve tehlikeli heyelan alanı içinde yer alan tapulu gecekondular için yıkımın başlatılması ve boşaltılan alanların yerine rekreasyon alanları yaratılarak kentin yeşil alanının artırılmasıdır. Mike Davis, Gecekondu Gezegeni adlı kitabında tehlikeli bölgelere kurulmuş yerleşim alanlarının, jeolojik ya da meteorolojik risklerinin ‘güçlü mühendislik’ sayesinde azaltılabileceğini söyler. Peki neden heyelan bölgesinin sağlıklılaştırılması ya da bir başka deyişle sağlamlaştırılması tercih edilmedi? Çünkü, 3. dünya ülkelerinin kentli yoksulları için bu kadar yatırım yapmak akıllıca değildir. İzmir Büyükşehir Belediyesi de muhtemelen bu sebeple böyle bir çözüme yönelmedi. Ama yine de bu, mevcut dönüşüm projesinin, yerinde dönüşüm şeklinde uygulanabileceğine ya da yapılanın bir alternatifinin olduğuna dikkat çekmesi bakımından önemlidir. Belediye’nin kentin göbeğinde, manzarasıyla, tarihi dokusuyla tam da bir rant alanı olan bölgeyi yıkımların ardından kamusal alan yerine, ‘güçlü mühendislik tekniklerini’ devreye sokup özel girişimcilere sunmayacağının bir garantisi de yok gibi.

Kime midye satacaklar?

Gelelim ikinci eleştiri noktasına. Büyükşehir Belediyesi’nin TOKİ ile elele yürüttüğü bu ‘dönüşüm’ projesinde, hak sahiplerinin yıkımın ardından Uzundere toplu konut dairelerine taşınması; gecekondularına biçilen kamulaştırma bedeli ile toplu konut fiyatları arasındaki farkı da konut kredisiyle denkleştirmeleri bekleniyor. Kazandığı mevsime, hatta güne göre değişen gecekonduların enformel emekçilerinden ya da olsa olsa asgari ücretli çalışanından kredi taksidi, apartman aidatı ödemesini beklemek pek de akla yatkın bir tutum değil. Diyelim, kredi taksitlerini de apartman aidatlarını da ödeyebilenler var gecekondu sakinleri aralarında. Bu kez de Uzundere’nin lokasyonu işi zora sokuyor. Çoğunluğun midye satarak geçimini sağladığı Belediye Başkanı’nca da onaylanan Kadifekale sakinlerinin, Uzundere’den kalkıp midye satmaya nereye gidecekleri, yol paralarının yaratacağı külfeti neyle ikame edecekleri, gözardı edilen sorunlar arasında. Uzundere’de kurulması planlanan midye atölyeleri bir çözüm gibi sunulsa da bu, gecekondu sakinlerinin pek de aklına yatmıyor. Dahası çoluk çocuğun okul ulaşımı, civarda bütçeye uygun çarşı pazar yokluğu gibi sorunlar da bir başka uzlaşamama noktası olarak karşımıza çıkıyor.

Yukarıda bahsettiklerim, gecekondu sakinlerinin ekonomik kısıtlarını gözardı eden dönüşüm projesini açık ederken, asıl dert sosyal-kültürel dinamiklerin hiçe sayılmasıdır. Yani yerinde dönüşümün ya da sağlıklı dönüşümün hedeflenmediği ‘kentsel dönüşüm’ projelerinde, temel alınan rant ve bir çeşit tuhaf/yapay şehirleştirme olunca, dikkatler ister istemez gecekondu sakinlerinin kim olduğuna, nasıl yaşadıklarına ve nasıl yaşayamayacaklarına yöneliyor. Bu sakinler genellikle, şehirdeki iş olanakları sebebiyle yerini yurdunu terk etmiş, enformel sektörün güvensiz alanına mecbur bırakılmış, şehre ve şehirliye mesafesi, hem fiziksel yaşam alanıyla hem de kimliğine yapılan vurguyla belirlenmiş göçmenlerdir. Yani, onlar, bekar odalarında değilse, akrabalarının yanında kalan, şanslıysa tapulu ya da tapusuz da olsa kendine bir gecekondu edinendir. Gecekondular ve özellikle İzmir özelinde gecekondu sakinlerinin göçmen kimliği, ‘kentsel dönüşüm’ün öznelerini de açık ediyor. İzmir söz konusu olduğunda, ‘kentsel dönüşüm’e maruz kalanların daha çok Kürt göçmenler olması ilgi çekicidir. Bu gecekondu sakinleri, daha çok da Kürtler, hane başına düşen altı-yedi kişilik nüfuslarıyla, bahçeli evlerde, gerektiğinde bahçelerine sebze meyvelerini ekerek, komşuluk ilişkilerini sürdürerek, aslında Anadolu’ya ya da köye has yaşam biçimlerini devam ettirmeye çalışıyor. Bu insanları yaşam kültürlerini ve değerlerini hiçe sayarak iki ya da üç odalı toplu konut dairelerine yerleştirmek ya da müteahhitlerce yapılacak çok katlı lüks dairelerde köşeye sıkıştırıp şehirlileşmelerini beklemek, asimilasyon çabasının ‘kentsel dönüşüm’ adı altında bir kez daha karşımıza çıkması gibi görünüyor.

Yerel seçimler yaklaşırken, tüm bunların yeni pazarlık konuları olarak gündeme geleceği aşikâr. Bu noktada, pazarlığa taraf olabilme payesini, verecekleri oylar sayesinde kazanan gecekondu sakinlerinin, bireysel çıkarlarını bir tarafa bırakıp hareket etmeleri ne kadar gerekliyse, başkan adaylarının da, gerçekten ‘herkes’ için sağlıklı bir kent yaşamı amacıyla politika üretmeleri, tüm İzmirlilerin lehine olacaktır.

4 Yorum

  1. Nami Ulukışla

    Fiziki planlama ile stratejik planlamanın birbirlerini tamamlamaları kuşkusuz ideal bir durumdur. Ancak, toplumlar çeşitli nedenlerle planlamadan yada planlama kadar toplumsal gelişmeleri yönlendiren etkin faktörlerden uzaklaştıkları zaman yani kaos dönemlerinde doğal olarak fiziksel planlamadan hatta projeden de uzaklaşıyorlar. Proje bir yükmüş gibi algılanmaya başlıyor ve hatta bizim ülkede bolca örneklerini gördüğümüz gibi projeler müteahidlere havale ediliyor. Batı toplumlarında gördüğümüz düzenin kökeninde sanayicinin toprak rantını kendi maliyetlerini arttıran bir olumsuz etken olarak görmesi yatıyor. Yoksa o ülkelerde de planlama çoğu kez liberal ekonominin karşıtı gibi algılandı. Bu planlamasız planlama da batılı insan tipinin oluşumunu sağladı. Kültürel olarak gelişmeye açık, kaderini elinde tutan, sosyalleşmiş, kendi varlığının bilincinde. Kuşbakışı bile görebildiğimiz meydanlar, kaosa meydan okuyan düzenli mekanlar, geometriler ve sonucunda ortaçağlardan kurtulmuş özgür, çağdaş insan.

  2. Melis Oğuz

    Nami Ulukışla ve Gülten Koç’a yorumları için teşekkür ediyorum. Eğer vurgusunu yanlış anlamıyorsam, Sayın Ulukışla ile paralel düşünüyoruz, ancak planlamanın salt fiziksel bir planlama sorunu olmadığı kanısında olduğumun altını çizmek isterim. Elbette batı ülkelerinde (“sanayileşmiş” ya da “ileri sanayi” toplumlarında) google-earth’ten bile kolaylıkla seçilebilecek planlı kentler vardır; kentler elbette planlanabilir, ancak bu kuşbakışı fiziksel düzenin altında çok daha derinlere inen bir “planlama sistemi” vardır, ve bu sistem şehir planlama ve mimarlık meslek alanlarının da ötesinde bir sorunsaldır, ki bu konuda da Sayın Koç ile hemfikir olduğumuzu düşünüyorum.
    Toplum ve mekanın bütünleyici birer eş oldukları gibi, sistem ve plan da bütüncüldür; teker teker ele alınmaya çalışılmaları, çözümden çok sorun yaratmaktadır.

  3. Nami Ulukışla

    Ülkemizde mimarlık ve şehircilikle ilgili konularda bazen “zaten toplumun gelişmesi bunlara bağlı değil”, “bu alanlar genel toplumsal gelişmeler sırasında kendiliklerinden şekillenir, kimsenin gücü bunları planlayarak yönlendirmeye yetmez” şeklinde inançlar var. Halbuki batı ülkelerine bakarsak, çoğu yerde kentlerin bizdeki gibi bir kargaşa içinde olmadıklarını, sanki bir üst projenin titiz uygulamalarıymış gibi düzenli ve planlı olduklarını görürüz. (Bkz. googleearth)
    Bundan şu sonucu kolaylıkla çıkartmak mümkündür: Kentler planlanabilir. Ve toplumların gelişmesinde de bu planlama ön şarttır. Çünkü kentlerin donatı alanları (yani bizde pek bilinmeyen meydanlar, yollar, bir planlama içinde gerçekleştirilmiş okullar, yüzme havuzları, kütüphaneler, çarşılar, müzeler,…. spor ve dinlenme alanları, parklar… ve bunların nitelikleri) o kentlerde yaşayan insanların yaşantısını doğrudan etkiler ve hem kentlerin, hem insanların, hem kültürel, hem maddi anlamda gelişmelerini sağlar.
    Ama doğu determinizminin pencesinde, herşeyi kadere bırakmış toplumlarda planlama kadere karşı çıkmak gibi algılanır ve ilgili bölümler bile üniversitelerden uzaklaştırılır.

  4. Gülten Koç

    birinci olarak bazı “kentsel dönüşüm” proje sözleri ve kavramlarının “gecekondu dönüşüm” anlamında olduğunu, kentsel dönüşümden farklı bir şey olduğunu unutmayalım.
    ikincisi ben de sayın Melis Oğuz gibi bakıyorum ve Şule hanımın iki noktada konuyu kapsamı dışına çıkardığını görüyorum.
    hedefi unutup, asıl hedefi sorgulamadan bütün değişimi, dönüşümü, kalkınmayı, problemlerin çözümünü “kentsel dönüşüme” yüklemek kolaycılıktan öte basitlik. kimsenin elinde böyle bir araç yok ki sonuçta. hem yoksulluğu, konut sorununu, işsizliği, eğitimi… bir “şeyle” mesela “kentsel dönüşümle” çözsün. bu kavram, mekana yansıyan çözüm ayaklarından biri sadece, yıllaırın tıkanmışlığının ve kabahatlerinin tümünün birden eritildiği yer değil. elbette yinede çözüme yardımcı olacaktır ama ülkenin bütün sorunlarını bu noktaya bastırırsanız kavramı yok eder, ondan sağlayacağınız faydayı da elde edemezssiniz.
    saygılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir