“Kentsel dönüşüm” tamlamasını o kadar sık duyuyoruz ki, artık kanıksadık. Anlamını tam olarak bilen de kullanıyor, bilmeyen de. Öyle ki artık, anlamını bilip bilmemek önemsiz hale geldi.
Dil kullanımı konusunda titiz olanların “sel”, “sal” eki ile yeni kelimeler türetilmesine karşı olduğu notunu da düşelim. Örneğin “parasal sorunsallar” gibi… “Kentsel dönüşüm” artık oturmuş bir kavram ve bir yerlerden tanımını bulup, kitabi cümlelerle sözlük anlamını yazmanın kıymeti de yok. Fakat yine de pratik yoldan açıklayalım: Bir kent parçasının doğal afetlere dayanıksız olduğu durumlarda, çarpık kentleşmenin getirdiği olumsuzluklar ortaya çıktığında ve/veya orada ikamet edenlere daha yaşanabilir bir çevre yaratmak için binaların ve kentsel mekânların yenilenmesidir. Düşünüldüğünde akla, mantığa yatkın geliyor. Geliyor da sonundaki “dönüşüm” denen eylem oldukça tehlikeli aslında.
Dönüşen şey nedir? Kent parçası mı? Yoksa orada oturanlar mı? Tamam, çarpık kentleşme var ve kaçak yapılaşma olduğu halde altyapı (su, elektrik, kanalizasyon ve hatta doğalgaz, oy kazanmak amacıyla belki) bir şekilde sağlanmış. Tamir ile güçlendirme ile düzeltilemeyecek kadar çarpık yani onarmaya çalışmak yerine, tümden yıkıp, yeniden planlayıp inşa etmek daha kârlı. Tamam, niyet iyi. İyi de bu yeniden yıkıp yapmayı kim finanse edecek? Orada oturanlar mı? Devlet mi? Belediyeler mi?
Eğer gecekonduda ya da depreme dayanıksız yapıda oturanın maddî gücü yeterliyse ya gider başka bir yerde yaşar ya da kendi kendine mahallesini yeniler. Örneğin İstanbul’da Kadıköy’ü ele alalım, (daha çok Bağdat Caddesi civarı). Yeni çıkan afet yasası ile şu anda bu bölgede gündüz saatlerinde bile hafriyat kamyonları ve hazır beton araçları, okul taşıtlarından daha fazla görülüyor. Kadıköy’ün konut dokusu darmadağın oldu. Yükseklik serbest, emsal değeri verilen imar hakkı yüzünden garip ölçekler ortaya çıkıyor. (1000 m² arsanız varsa 2.07 emsal yüzünden 2070 m² kullanım alanı veriyorlar. İsteyen ince upuzun bina dikiyor, lüks ve ithal kaplama malzemeleri gani gani kullanılıyor ve mahallenin, sokağın şekli şemali değişiyor.) Yani parası olan zaten bu yık-yap işini daha fazla rant için yapıyor. Cümle içinde kullanmak gerekirse “Ben bugün bir milyon dolara satılan 2+1 gördüm”…
Arsanın bu kadar kıymetli olmadığı yerlerde, biraz da yasanın dayatmasıyla, ikamet edenler çıkartılıp, binaları yıktırılıyor belki de daha yoğun bir yapılaşma ile yeniden inşa edilip (para harcayıp), karşılığını almak için parası olanlara satılıyor. Sonuçta dönüşen kent parçası değil de, kenti kullananlardır. Buna kısaca “soylulaştırma” deniyor. Yasa çıkartanlar ve bu yasayı heyecanla uygulayan belediyelerin bu terimden rahatsız olmayı bırakın, anlamını dahi kavrayabildiğine dahi çok emin değiliz.
Diyelim ki kentsel dönüşüm çok elzem. Peki, bu kadar hızlı, bu kadar büyük yapılması gerekli miydi? Uzun vadeli kredilerden tutun, sosyal araştırmalara kadar en ince detaylara kadar inip karar verilmesi gerekmez mi? Bu iş zor, çok para isteyen, sosyal çöküntüler yaratabilecek kadar tehlikelidir aslında. Örneğin, Sulukule’de başarı sağlandı mı? Tartışılır. Buna rağmen belediyeler bu konuda çok hevesli. 10 taneden az kentsel dönüşüm alanı olan belediye “tembel” diye adı çıkacak diye korkuyor. Belediyelerin ilk görevleri “konut üretmek” olmuş. Çöp toplama konusunda dahi kaynakları yetersiz belediye bir bakmışsınız 300 konutlu kentsel dönüşüm işinde. Belediyenin asli görevi kat karşılığı arsa mı vermek müteahhitlere? Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı bir gayrimenkul etkinliğinde, “İcraatın içinden” tandanslı sunumunda “Şu yöreyi, şu müteahhit grubuna % 65 ile verdik. İlk teklif % 55 idi. Bak ne kadar fazla gözetiyorum şehrimin sakinlerini” diye slaytları sıra sıra dizmişti önümüze. (Araya birkaç süslü püslü “kent kapısı” ve barok saat kulesi slaytı attığını da unutmayalım.) O kadar çok slayt gösterdi ki, birbirinin aynı garip yoğunluklu sitelerle “Tek rakibim TOKİ” demeye getirdi. Fakat bu inşai faaliyet öncesi orada oturan kaç ailenin yine aynı yerde oturacağı önemli bir detay değil.
Bu delicesine yıkım yapımının etkilerini sıralayabiliriz. Sadece çevreye zararının bile düşünülmesi gerek. 5 katlı bir apartmanın yıkıldığında yaklaşık 3 katlı bir bina kadar moloz çıkardığını söylesek… O molozun şehir dışında yine para ödenerek, fütursuzca akaryakıt harcanarak atıldığından bahsetsek… Özel kasalı hafriyat kamyonu sayısı son on yılda kaç kat arttı sorusu, moloz sayesinde oluşan çevre kirliliğini açığa serebilir belki. Molozun döküldüğü alan bundan sonra ne ekilir, ne üzerine bina yapılır, ne de yeşillendirilebilir. Kirlenmiştir artık. Bunu düşünen yok bile.
Övünüyoruz ama ekonomimiz ise inşaat sektörüne bel bağlamış durumda. Katma değer var mı peki? Zaten üzerinde yapılaşma olan bir alandaki binayı ithal makinelerle yık, molozunu ithal kamyonlarla taşı, harcanan mazotta da dışa bağımlı ol, inşaat malzemesinin en kritik içeriğini ithal etmek zorunda kal, sonra bunu kıskanan Avrupa bizim bu şekilde ilerlememizi(!) çekemesin, inşaat sektöründe olmayan(!) yolsuzluğu ortaya çıkarsın ve güçlenen ekonomimizi komplolar sayesinde baltalasın. Avrupalılar yıkılıp yapılan mimari şaheserlerimiz apartmanlardan da rahatsız olsunlar hem de zamanlaması manidar şekilde.
Abartıyorsun diyorsanız, bakanımızın gerçekten inanarak iddia ettiği 3. havalimanına Avrupalıların kıskançlıklarını irdeleyelim. Ticarî uçak üretimi konusunda, bir icraatı olamamış ülkemizin bu havalimanını yapsa, buradan uçacak havayolu şirketlerimize, yabancılar uçak satarak kazanacağını yine kazanır. Hatta inşaatın finansmanına kredi verir, faizini de alır. Havaalanı vergilerini kapma hayalindeyiz ama asıl para kazanmak için uçak yapmak lazım, 3. havalimanına gidilsin diye 3. köprünün borcuna girmek lazım değil.
İnşaat sektörü furyasını yakalamak için belediye başkanları, müteahhitler delicesine yarışıyorlar. İspanya’da 800.000 yeni konut satılmadığı için ekonomik kriz çıktı. Hâlâ yeni kentsel dönüşüm yerleri öneriliyor bakanlığa. Bizi ne bekliyor dersiniz?
“İşte bunlar hep kentsel dönüşüm” diye geçeceğiz ama iş o kadar büyüdü ki “ülkesel dönüşüm” oldu ve ülkeyi olumsuz şekilde dönüştürüyor. Zaten bu kadar büyük kentsel değişimleri, “ampul yeniler” gibi hızlı ve umarsız yapabilme yetkisi verilirse, her ne kadar iyi niyetle başlanmış olursa olsun bir yerlerinden yolsuzluk ya da ekonomik kriz çıkacaktır. Bir ampul patladığında yenisi takılır dersek verimli aydınlatma sağlayamayız. Belki de ampul artık duya uyumlu değildir?
Fazla konut stokunun tehlikesini ve tabii kentsel dönüşüm furyasını yıllardır işbu sayfalarda yazıyor duyuruyoruz ve kamuoyunu temin ederiz ki “ben söylemiştim” demek belki de en arzu etmediğimiz şey…
Kaynak : Zaman




3 Yorum
Hayati Binler
Geçmişten gelen medeniyet telakkimizi günümüz ihtiyaç ve tekniğiyle adam gibi harman edip ortaya doğru-dürüst bir istikamet ve hedef konulamaması nedeniyle meydana gelen;
– kırk katır mı, kırk satır mı anlayışı,
– iktisat prensiplerinden bibehre meydana getirilen israf ekonomisi,
– vizyonsuzluk sebebiyle yanlış ve moda akımlara kapılınması,
gibi arızalar sebebiyle memleket sathında meydana gelen kültürel ve inşaî (ve dahi ahlakî) bozulmanın bugün başlansa tamiri yirmi, otuz yılda zor yapılır. Allah (cc) bu millete acısın.
Nurettin Çöllü
Şu sıralar ülkenin dönüşümü (bozulumu da diyebiliriz) çok iyi bir noktada değil malumunuz. Şu kentsel dönüşümü fazla siyasallaştırmadan gidilseydi ve kavramlar bozulmasaydı herkes için daha iyi olurdu. Kendi mecrası dışında bir atışma alanı haline dönüştü.
Tülin Yaltırak
dönüşüm denen şey on yıl önce konuşulandan bile artık daha farklı gelişiyor. özellikle büyük miktarda dev inşaat alanları ile ortaya çıkan ve normal yollardan imar haklarına değil de bakan-başbakan talimatlı işler asıl büyük dönüşümü yani “ülkesel dönüşümü” oluşturuyor.
fakat temelinde mesele bir yaşam alanı meydana getirmekten çok inşaat işi yapmak, ekonomik faaliyet ve rant üretmeye de dönüşüyor. yoğun bir piyasacılık görüyoruz artık. ihtiyaca cevap vermek artık biraz teferruat. mesel ihtiyaç değil zaten, güç göstermek.
dolayısıyla hiç birşey bana göre masum değil.