Kentinize de bir bakın

8 Dakika Okuma Süresi


Ahmet Turan Köksal

Mimari eleştiride kente ve çevreye saygı gereklidir. Bu kural bir dine, bir topluma ya da bir coğrafyaya göre değişmez.

Gezi’den önce imar ve şehircilik konularında iktidarı eleştirirken daha dikkatli olmaya çalışırdık. Sebebi, iktidarın bu eleştirilere kızıp düşman kesileceğinden öte, “Her yaptığımız icraatı eleştiriyorsunuz” savunması idi. Bazı ‘otomatik’ eleştiriler için haklı da sayılabilirler. Her yapılan şeyi ‘istemezük’ diye reddetme önyargısı yok değil. Fakat bundan daha tehlikelisi, yani bir adım ötesi, “Nasıl olsa, ne yapsak eleştiriyorlar, dinlemeye gerek yok, yola (bildiğini okumaya) devam” yaklaşımını düstur edinen yöneticilerin tutumudur.
Bu çıkarımlar öylesine tahminler değil, yaşadıklarımızdan… Eleştirilerin ‘yapıcı’ değil ‘yapmayıcı’ olmayı öne çıkarması gerekirdi. Başka deyişle, inşa faaliyetinin (ağaç kesme ya da yerini değiştirme, beton atma, yol yapma, yıkma, yeniden yapma, ‘ihya(!)’ etme, ‘Selçuklu-Osmanlı kırması’nda diretme, ‘X’in en büyük Y binası olma’ vb.) hiç başlamamasının daha hayırlı olacağı söylenebilirdi. Kabul etmeleri zor olabilir ama ‘yapmama’nın da bir tür hizmet olduğu anlatılmalıydı. “O alanı, o binayı olduğu gibi bıraksanız daha iyi” sonucu çıkmalıydı mesela. Etkili eleştirilerle ‘yapılan yanlışı göstermenin’ akademik tutarlılıkları da olan, sebep-sonuç ilişkisinin sağlam şekilde oturtulmuş olması gerekir. Daha açıklanmadan her şeye itiraz edilmesi ve klişe basın bildirileriyle tek kalemden çıkmış gibi yapılan itirazlar, kamuoyu ve iktidarın sağırlaşmasına sebep olmaktadır. Zaten dinlemek işlerine de gelmemekte, kötü ve tekrar eleştiri, ‘siyasi manevra’ olarak algılamaktalar…

İnşaat durmuyor

Gezi’den sonra iktidarın daha kolay eleştirildiği bir gerçek. Sadece imar ve şehircilik yönünden bakıldığında “Eleştirileri dikkate alacağız, alıyoruz” davranışını hissediyoruz. Diğer taraftan Gezi öncesi bazı önemli proje kararları alınmış, yani ok yaydan çıkmış ki teker teker ortaya çıkıyor. Örneğin; Haliç Tersaneleri projesiz ihale edildi, Yedikule Bostanları elden gidiyor, Yenikapı’da yerli-yabancı mimari bürolar yarıştırıldı, sonunda bir birinci seçildi ama o projeler yokmuş gibi dolgu işlemi yapılıyor, oranın da projesi yok. Yassıada ne gereği varsa yapılaşmaya açılıyor, daha neler neler çıktı ortaya, inşaat durmuyor, durulmuyor. Bu satırlarda “Bi’durun” diye yazdığımızda çok kızıp cevaben “Durursak düşeriz” diyorlar. ‘Freni patlak kamyon’ gibi yokuş aşağı gitmeyi, “İki tekerlekli bisikletle doğa gezisi yapıyoruz” şeklinde görenler öyle çoğunlukta ki şaşırırsınız. “Sen şu taraftasın, o yüzden her yaptığımıza zaten karşı olursun” dendikçe kutuplaşma keskinleşiyor. Eleştiriler sadece bazı kişiler tarafından anlaşılıyor, yöneticiler bildiklerini okuyorlar.
Kentsel planlama ve mimaride durum iki kutuplu olmamalı. Bir kentin geleceği için alınan kararlar bu kadar zıt görüşler içermemeli. Üçüncü köprü ve ulaşılması sorunlu üçüncü havalimanı hakkında endişeler o kadar açık ki… Bakınız, eskiden İstanbul ’da olimpiyat kenti olsun diye genel bir kanı varken şimdi sağa sola saçılmış korkunç sonuçlar doğuracağı belli devasa inşaatların render görüntüleri bizi endişelere sürüklüyor. Bitmedi, Yunanistan’daki olimpiyatlar sonrası (belki de paraları bu binaları yapmak için hesapsızca sarf ettiklerinden ekonomik krizi bu kadar sert hissediyorlar) metruk ve kullanılmaz durumdaki tesisler yüzünden “Bizi seçmeseler iyi olabilir” demeye başladık. Hain sayılmazsak iyidir hani.
Uzun sayılacak bu girizgâh sonrası diyeceğim şu: Yeniden herkesi itidale çağırmak gerekir. Bu sefer inşaat yatırımlarını yönetenleri değil, onları eleştirenleri itidale çağırıyoruz. Başbakan’ı sadece adıyla anıp boyundan büyük eleştirileri sıralayan ilkokul çocukları görmekteyiz. Büyüklerinden ne duymuşlarsa aynısını ve hatta daha fazlasını olup olmadık yerlerde telaffuz ediyorlar; aşağıladıklarını ve böylece şirin olduklarını sanıyorlar ya da sadece ilk ismini değiştirerek söylemek demokratik haklarıymış gibi teşvik ediliyorlar.
Eleştiriler artık öyle fütursuzca yapılır oldu ki, öyle değersizleşti ki, başından beri mimarlık ve şehircilik açısından en sert eleştiren bizleri bile irite eder duruma geldi. ‘Sosyal Medya’nın dezenformasyon konusunda ne kadar tehlikeli olduğunu kabul etmeyen yok artık. Bir de üzerine Gezi’de yapılan tüm espriler, tweet’ler, iletiler ve çizimleri kitap yapıp satma işi çıktı. Sanki o seneki ligin almanağı gibi yazılmış bu yayınlar işin ruhunu değersizleştirmek için birbiriyle yarışır gibi.
Mimari eleştiride kente ve çevreye saygı gereklidir. Bu kural bir dine, bir topluma ya da bir coğrafyaya göre değişmez.
Kâbe’nin hemen dibindeki bu kule dünyanın ikinci büyük binasıymış da, şu kadar büyük saati varmış da, şöyle büyükmüş, Kâbe manzaralıymış, böyle lüksmüş de… Parayı bastırıp kule otelde kalanların manzarası Kâbe, anladık; peki, Kâbe’nin manzarası bu mu olmalı? İslam’ın en kutsal binasına saygı nerede kaldı? Müslüman olun olmayın, içiniz acımıyor mu? Hatta bu nicel olarak büyük, nitelik olarak küçük binayı yapmak için Osmanlı’nın yaptığı, Kâbe’ye ölçek olarak saygılı o kadar çok tarihi değer katledildi ki…
Kâbe artık Kâbe olmayacak, önce bu çirkin heyula göze geliyor, sonra fotoğrafta zor göründüğünden Kâbe’yi arıyoruz ve buluyoruz. Bu adamlar bilmiyorlar ki Kâbe’nin bir taşı, savunulacak tarafı olmayan binaların hepsine değer. Mimari ve mimari eleştiri çok önemlidir. Bu tür eleştiriler güçlü olmalı, tutarlı olmalı ve düzeltmeye yeter olmalı ve tabii mümkünse yapılaşma başlamadan, iş işten geçmeden dikkate alınmalı.
Suudilerin dünyanın ikinci büyük binası diye övündüğü bu binayı bilinçli olarak örnek gösterdik. Bunun gibi bir bina yapılmadan dünyadaki tüm Müslüman ya da değil mimarlar için yarışma açılsa, belki de kutsal yeri korumak için biz de Türkiye ’den seferber olsak… Sadece zengin olan hacı adayları bu ayrıcalıktan faydalanıyor olmasalar, ortak bir yön bulunsa. Böyle bir hata yapılmadan müdahil olabilsek…
Bizde bu kadar büyük yıkım ya da değersizleştirme yok diye rahatlamayın. Saygısızlığın başka türlüsü var. İstanbul Boğazı’na bakan Süheyl Bey Camii, o kadar kötü şekilde ‘ yorum ’landı ki, başka bir dava olarak incelenmeli. Her konuda tarihe saygı duyduklarını ve eleştiren mimarlara karşı ‘Osmanlı-Selçuklu kırması’nın tek çare olduğunu iddia edenler işhanı gibi bir şey çıkardı. Mimar Sinan eseri bir caminin yerine hem de…
Yeni yapılan değersiz bina hakkında fikri sorulduğunda Mimarlar Odası Başkanı “İhale yandaşa veriliyor” diye cümle kurunca ucuz gazete manşetleri tadında kamuoyunu bilgilendirmiş oluyor. İhale de nereden çıktı, tek sorun ihale mi? Cami o kadar kötü yeniden yapıldı ki, hemen yıkılıp aslına uygun yapılmalı, kamuoyu desteği alınarak hem de… Kâbe’nin yanında bu devasa binadan irite olan mütedeyyinler, aynı şekilde bu camiye de karşı olacaklardır, onları belki de Mekke’deki yanlışı göstererek yanınıza alabilirsiniz. Yoksa sadece sol görüşlüler mi estetikten, tarihi korumaktan anlayabilirler? Daha ilk lafınız ‘yandaş, rant, emekçi, sermaye, yeşil sermaye’ olursa, başka cümle kurulamıyormuş gibi matbu demeçler verirseniz tek başınıza kalırsınız.
Eleştirinin de bir dozu, bir üslubu var. Milleti kutuplara ayırmaya çalışan mihraklar varsa, doğru eleştiriler toplayıcı olmaya çalışmak lazım, daha da bölmek değil. Siyasi görüşü ne olursa olsun, ne kadar dindar olursa olsun ya da olmasın tüm halk, Mimar Sinan’a yapılmış bu saygısızlığa ve değersizleştirmeye karşı gelmelidir. Gezi bunu sağladığı için güçlüydü ve değerliydi.
Kısaca, önce eleştirirken kendinize bakın, sonra kentinize bakın. Acaba yaptığımız eleştiriler ne kadar taraflı ve ne kadar doğruyu bulmaya odaklı! Eleştirirken tutarlı olun, gaza gelmeyin, nefret beslemeyin, eleştirirken faydalı olun. Bir yanlış varsa geri nasıl dönülür, ilk amaç bu olmalı. Kısaca, haklı ve demokratik tepkinizi gösterin; Gezi’nin ruhunu ne provokatöre ne de eleştirmeyi bilmeyenlerin matbu görüşlerine kurban edin. İkisi de değersizleştirme açısından çok etkili ve tehlikeli çünkü.


Kaynak : Radikal

4 Yorum

  1. Anonim

    Bu kutsalların olmadığı bir islam anlayışı nasıl olsun ki her inançları paranın salvosu altında yerle bir oluyor. Mekke’de zina yaptı diye kafası kesilen Avrupa’da kadınlarla yaşıyor. İçki yasak diyorlar zenginliğin gözü kör olsun neredeyse her evde bar var. Bizdeki siyasi islamın da geleceği bu eğer zenginleşirsek. Önce jipler, milyarlık eşyalar 24 saat kabeyi gösteren televizyonlar sonra aynı televizyonlarda giderek başka şeyler. Önce biçimsiz soğan kafa türbanı giderek renklenen, allanan, pullanan gösteriş aracı olan örtüler ve açılan alt taraflar.
    Yasa madde 1. Her kim yada her kimi inanç insanlara birşeyi yasaklar bir süre sonra insanlar o yasağı delerler. Yasak delmek insanların birinci özelilğidir.
    Yasa made 2. Her kim ki sefaletten herhangibir sıkıntı çekmeden bol paraya kavuşur sapıtır. Ticareti arttırmak için önce etrafına hacı geçidi koyar sonra da fiyatını bulursa satar.

  2. hatice

    Dini pazarlamanın tablosu bu. Pazarlanan islamiyetin de sonu.

  3. ethem çalışkan

    Bu üst geçit görünümlü tavaf katlarını görünce, Kabe’ye birşey yapmaya kalkanların ne kadar bazı nosyonlardan mahrum olduğunu gördüm. Biraz şaşırdım ama daha fazla hacı için sembol binanın nasıl yok edildiğini görünce bakış açıları ve kültürleri bu kadar diye düşündüm açıkçası.

  4. Ali Naci Erdem

    Kabe’nin çevresine hacılar daha kolay dönsünler diye bir üst geçit yaptılar ve Kabe’yi bitirdiler. Kabe üstten bakılan, çirkin kolonların kirişlerin sarktığı bir alanın ortasındaki kara kutu olarak kaldı. Basit bir objeye dönüştü ve kayboldu gitti. Arkasındaki Moskova’da Stalin’in yaptırdığı üniversiteyi çağrıştıran dev otel işin zavallı ticari görünümü. Anlaşılan bir dinin sonu da böyle gelecekmiş.
    Geçmişte Kabe’yi içinde halifeyle birlikte yıkanlar, su baskınları, yangınlar Kabe’nin uğradığı tüm felaketler bu kadar etkili olmamıştı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir