Y. DOÇ. DR. ERBATUR ÇAVUŞOĞLU / Birgün
Neredeyse tüm kentlerimizde meydan sorunları yaşıyoruz; ya kentin meydanı hiç olmadığından, ya kent meydanı sorunlu olduğundan ya da bizim meydanı düzenleme ve kullanma biçimimiz sorun yarattığından… O nedenledir ki Türk Dil Kurumu’nun “yarışma, eğlence veya karşılaşma yeri” diye tanımladığı meydanlar, her toplumsal olayda bir şiddet mekânına dönüşüveriyor, iktidarda da bir bayram paniğidir ki hiç bitmek bilmiyor.

Gerek iktidar gerekse toplum olarak meydanlarla ilişkilerimiz tarihsel olarak sorunlu gelişmiş. Meydan’ın sözlük anlamları “alan, saha, bulunulan yer, çevresi, ortalık” gibi anlamların yanı sıra “fırsat, imkân ve vakit” manalarını da taşıyor. O nedenle bir durumun ortaya çıkışını “meydana çıkmak”, bir şeyi önlemeyi “meydan vermemek”, aşırı davranışları “meydanı boş bulmak”, kafa tutmayı da “meydan okumak” gibi kavramlarla anlatıyoruz. Meydana gelmişse olmuştur olaylar, olmuşsa meydana gelmiştir, meydansız olmaz…

Sözcüğün bu denli zengin atıfları olmasına şaşırmamalı, insanların bir arada var olma çabalarının tarihi ise kentin tarihi; aynı zamanda meydandır da kent. Kent, ortalıkta olan, ortak olan, imkân veren, vakit geçirilen, eğlenilen, yarışılan, karşılaşılan yer olduğu için meydandır. Kentte özel alanlar ve mahremiyet nasıl yadsınamıyorsa, salt bir özel alanlar toplamı olarak da düşünülemez, yaşayamaz kent. Ve giderek ortak alanlar, kamusal kullanımlar arttıkça meydanlaşır kent, daha çok karşılaşma, eğlenme, yarışma, paylaşma imkânları sunar. Ama iktidar açısından kent gibi meydanın da varoluş nedeni öncelikle güvenlik ve gösteriştir. İktidara başkaldırmanın ilk işareti de, kalabalığın meydanda toplanmasıdır her zaman ve o nedenle de iktidar gözünü bir an bile ayırmaz meydandan.

KENTİN GÖBEK BAĞI

Eski Yunan kentlerinin göbeğinde yer alan ve demokrasinin beşiği sayılan meydanlar tarih boyunca hep önemli yerler olagelmiş, simgesel ya da gerçek anlamda işgal edilmek istenmiştir. Meydan kentin fiziksel, tarihsel, ekonomik olarak göbeğidir ama en çok zihinsel ve simgesel olarak. Kentin göbeğine yerleşen, egemen düşünme biçimini de belirleyendir. O nedenle tarih boyunca saraylar, kilise ve camiler, pazaryeri, fabrikalar, ofisler, mağazalar, alışveriş merkezleri, borsalar kentin merkezine gözünü dikmiş, iktidarının ve zaferinin simgelerini kamusal olanın ortasına yerleştirip görünür kılmak istemiştir. Bizlerin hayata bağlanmamız gibi kent de yaşama bu göbekten, meydandan bağlanır.

Meydanlar tam da bu nedenle her dönemde önemli bir mücadele alanı olarak ünlenmişlerdir. Bizim coğrafyanın tarihine baktığımızda Osmanlı’da meydan anlayışının daha da cılız örneklerinden söz edilebilir, bir diğer anlatımla iktidar mücadelesine pek meydan verilmemiştir. Meydan daha çok muharebe kelimesiyle kol kola gezmiştir bizde. Kentte ise cami avlusu en önemli toplanma mekanı olarak, meydanı ikame eden bir kamusallık sayılabilmektedir. Elbette kadınları, çocukları dışlayan, erkek egemen ve Sünni bir kamusallık olarak. Gerçekten de önemli kararlar, bildirimler, isyanlar için cami avlusu en sık kullanılan mekân olmuştur. Geleneksel Osmanlı kentinde meydan ve park gibi kamusal alanlar uzun bir süre görülmez. Meydan düzenlemeleri için Tanzimat sonrası, kamuya açık park düzenlenmeleri için de 19. yüzyılın ikinci yarısı beklenecektir. Hatta 1900 yılına gelindiğinde artık halk da parkları para ödemeden gezebilecektir!

CUMHURİYET İDEOLOJİSİNİN MEYDANLARI

Bugün kentlerimizin meydanları Atmeydanı, Okmeydanı vb dışında tarihsel referansları yoksa ve yeniyse, ya fiziksel bir gelişmeden almıştır adını, İstasyon meydanı gibi, ya da Cumhuriyet ideolojisinin mekânsallaşmasıdır adının kaynağı; Cumhuriyet, Atatürk, Kurtuluş, Zafer meydanı ve benzeri.

Cumhuriyet ideolojisi mekânda somutlaşırken, çağdaş kentin mekânı olarak meydanı yaratmış, ona isim vermiş, topraktan yalıtmış, bir heykel aracılığıyla görselleştirmiş ve iktidarı yüceltmiştir. Bugün çok örneği kalmasa da, Lenin heykelli, Saddam heykelli meydanların görüntüsü hatıralarımızda kayıtlı. Ülkemizde de birçok kent ve kasabanın bir Cumhuriyet caddesi vardır ki, içinde Atatürk heykelinin bulunduğu bir meydanı keser. Örneğin, benim çocukluğumun geçtiği yerde “Taş Mustafa” derlerdi bu heykele, böyle demenin suç unsuru taşıdığını bilmeden. Minibüs şoförüne “Oğlum beni daş mustıfa’da indir” deyiverirdi teyzem… Resmi tören ve kutlamaların vazgeçilmez yeridir bu meydanlar, sivil eğlencelerde ise varsa başka bir yer tercih edilirdi, iktidarın soğuk yüzünden kaçabilmek için belki de. Zaten eğlence, dinlence, vakit geçirme için değil, tören için düzenlenmiş bir gösteri mekânıdır modern kent meydanı.

Ancak birçoğunda hâlâ bir iktidar ve işgal mücadelesi sürüp gitmektedir meydanların. Kent meydanlarına cami önerileri kadar, bulvarlar açarak araçlara teslim etme önerileri de oldukça revaçta, birçok meydanın da giderek bir araç parkına ve aktarma istasyonuna dönüştüğü görülmekte. Otel dikilmesi, AKM’nin yıkılması, cami yapılması gibi konularla gündeme gelen Taksim Meydanı da, kent meydanlarından simgesel ve politik anlamı en yüksek olanı.

TAKSİM MEYDANI VE 1 MAYIS

Bugün Taksim Meydanı’nda nasıl bir iktidar mücadelesi var diye bakınca gördüklerimiz; bir yanda sermayenin simgeleri olan oteller, markalaşmış mağazalar, diğer tarafta panzerleriyle kolluk kuvvetleriyle iktidar, öte yandan sevinçleri ve anmaları kutlamak isteyen toplum kesimleri, “durun buranın asıl sahibi biziz” diye kornalarıyla bağıran araçlar ve trafik, örgütlü olmadıkları için şimdilik ses edilmeyen serseriler, müşteriye dönüşmüş kentlilerdir. Ve tüm bu özellikleriyle, İstanbul’un 24 saat yaşayan tek yeridir Taksim Meydanı.

Çok çekirdekli kentin birçok bakımdan, özellikle de simgesel göbeğidir Taksim. Meydanın göbeğinde de 1928 yılında dikilen ve Taksim’in simgesi haline gelen ve Taksim’i meydanlaştıran bugünkü anıt vardır. Yapımı 2.5 yıl süren, maliyeti için halktan para toplanan, Cumhuriyet dönemini figüratif bir şekilde anlatan bu anıtla ilgili bilinmeyen bir özellik de, Atatürk, silah arkadaşları ve halkın yanı sıra Kurtuluş Savaşı mücadelesindeki katkılarından ötürü iki Sovyet subayının da figürlerinin bulunmasıdır.

Taksim’in Taksim olmasında, bir meydan kimliği kazanmasında bu anıt kadar yaşanmışlıkların da payı vardır. Taksim’e çıkmak bir tür meydan okumadır hayata, delikanlılığa ilk adımdır, şehrin gümbürtüsüne karışmak, kalabalıkla yarışmaktır, risk almak, kentli olmak, öğrenmek, paylaşmak, farkına varmak, kişilik repertuvarını genişletmek ve çoğalmaktır. Öte yandan Taksim’i halkın işgalinde görüp, çıkmaktan imtina edenler, daha steril eğlence biçimlerini tercih edenler de vardır, ama hiçbir şey, hiçbir meydan tutamaz Taksim’in yerini. O nedenle nafiledir iktidarın Taksim’i unutturma gayretleri.

MODERN DEVLETİN AGORAFOBİSİ

Dar bir yerde kapalı kalma korkusu (klostrofobi) gibi, açık bir mekânda bulunma korkusu (agorafobi) da modern insanın belki biraz da rahat batması sonunda icat ettiği popüler rahatsızlıklardan. Modern devletlerin agorafobisi olarak “Meydan Korkusu” ise, 1 Mayıs’ta görüldüğü üzere biraz bize özel.

İşçi Bayramı olarak kabul edilmesinin tarihi 1889’a uzanan 1 Mayıs kutlamalarının İstanbul’daki ilk düzenlendiği yıl 1912’dir. 1 Mayıs’ın yasal olarak İşçi Bayramı ilan edilmesi ise 1923’te gerçekleşiyor ama hemen ardından kitlesel kutlamalar yasaklanıyor. Ta ki, 1935’te adı “Bahar ve Çiçek Bayramı” olarak değiştirilinceye kadar. Bu tarihten 1981 yılındaki Milli Güvenlik Kurulu kararına kadar da resmi tatil günü olarak kalan 1 Mayıs’ın kent meydanlarında kutlanmasına devam edildi. Özellikle 1977’de üzerine ateş açılan 34 göstericinin ölümüyle sonuçlanan 1 Mayıs, İşçi Bayramı ve Taksim’in simgesel ve politik anlamını çok daha yukarı taşımıştır.

2008’de “Emek ve Dayanışma günü” olarak belirlenen ve düşük yoğunluklu demokrasi belgeseli olarak başlayıp, savaş filmi görüntüleriyle biten 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanılması ise hâlâ yasak. Polis bayramı kutlanabilir, futbol zaferleri, pop konserleri, yılbaşı gibi zihinsel olmayan faaliyetler için de gayet uygundur ama konu 1 Mayıs olunca iktidar, yetkililer aracılığıyla halka sürekli meydan okumayı ve bolca meydan dayağı atmayı tercih etmekte. Öte yandan meydanı okuyamamak, nabız tutamamak da önemli sonuçlar vermiş bir tekerrür hareketi olagelmiştir tarih boyunca. Demek ki, kenti biraz akılla yönetebilmek için, göbeği anlamak, fevriliği değil aklıselimi merkeze yerleştirmek ve meydanın sesine kulak vermek gerek. Bu coğrafyanın insanları kentli olmayı, kamusallaşmayı, emeğin bayramını kutlamayı fazlasıyla hak ediyor, özellikle de büyük çoğunluğunu iktidarın değil emeğin kurduğu bir kentte bu hak halka pek yaraşıyor…

9 Comments

  1. Eski Türk kentinde İstanbul’daki Sultanahmet Meydanı dışında Avrupaî anlamda meydan yoktur. Yazarın metninde de geçtiği üzere meydan olarak kullanılan alanlar ise cami avluları ile muhavvata veya harim veyahut dış avlu denilen açık, ağaçlıklı gayet rahat alanlardır. Dünya görüşü ve yaşam biçiminin değişmesiyle birlikte Avrupaî anlamda meydan fikri bize getirilmeye çalışıldıysa da bizdekiler meydandan ziyade kavşaktır. Yani şehirde yaya değil araç, fakir değil zengin üstündür. Osmanlı Vakıf Medeniyetinin bir fakir-fukara, garip-gureba medeniyeti olduğu nazara alındığında yardımlaşma konusunda irticaî bir davranış içinde yani geriye gidiş halinde bulunduğumuzu söylemek yanlış olmaz. Meydan olgusu da yaptığımız yaşama tercihi nedeniyle oluşan bir sonuçtur. Halen demokrasiyi isimden ve resimden öteye götüremediğimiz gibi.

  2. Etrafıma bakıyorum gayet tabi. Ben seçimlerde gönderilen bir geceyarısı mesajından çok rahatsız oldum. Sadece yalan söylemekle kalmıyordu. Bir de şantaj içeriyordu ve bir de çelişkisi vardı. Şöyle ki:
    Eğer bizi seçmezseniz Akpartiyi seçersiniz demeye getiriyordu. -Ki kesinlikle bu bir yalandı ancak şartlanmış insanlar üzerinde etkili oldu.- Şu an odanın yönetiminde olan iktidarın söylemi ülke koşullarının demokrasiye olanak vermediği üzerine. Demokrasi “ben olursam demokratiktir” yönetimi değildir.
    Ayrıca Odacı kavramı, oda yönetimini bir geçim kaynağına dönüştürmüş, yukarıda bir tek örneğini verdiğim numaralarla yönetimi işgal eden ve mimarlığın gelişmesini engelleyen insanlar için çıkartılmış bir tanımlamadır. Çok dar bir çevreyi tanımlar, yoksa yönetimlerden gelip geçenleri değil… Dolaysıyla MİM grubu seçilseydi –ki bence seçildiler- odacı olmayacaktı bunu garanti edebilirim.
    Rantçı aç mimarlardan bahsetmişsiniz. Bu tanımlamayı yapmak için mimarlıkla hiç ilginizin olmaması gerekir. Olsaydı mimarlığın büyük emeklerle yapıldığını, kazancında bu emeklerin sonucu olduğunu yoksa kimsenin kimseye nedensiz ödeme yapmadığını bilirdiniz.
    Neden şu anki yönetimi suçladığımı soruyorsanız söyleyeyim. Gerçekte göründüklerinden çok farklı oldukları için. Geçen genel kurul sürecini düşünün. Tüm basın odanın bugünkü yönetiminin kazanması için elbirliği etti. Akparti kendisiyle ilgisi olmadığını çok iyi bildiği MİM grubuna karşı fiilen seçilen yönetimi destekledi. Belediye Başkanını gönderdi. –Ters etki yapacağını bile bile-
    Kusura bakmayın bizim gibi geçmişi olanlar verilen imajın arkasında neler olduğuna bakmayı öğrenmişlerdir. Peki neden bütün bunlar oldu? Neden geceyarısı mesajlarına gerek duyuldu?
    İktidar bunu odada başlamış bir operasyonu sürdürmek için yapıyordu. Mimarlık mesleğini politika adına kontrol altına almak:
    -Bu yolla mesleğin mesleğin uygarlık birikimi doğrultusunda ve örgütlü olarak muhalefet yapmasını engellemek. Bunun yerine tutarsız bir ideolojik söylemde kalmasını sağlamak.
    -Toplumdan gelecek olasılı muhalefeti “nasıl olsa mimarlar odası takip ediyor” diyerek yumuşatmak, halbuki -mimarlar odası başkanının itirafıyla “yetişemiyor”-
    -Mimarlar üzerinde bir baskı sistemi oluştururak -SMG gibi- mesleği sindirmek.
    -Habersiz imza ve tekrarlamak istemediğim diğer konularla yapının çürümesini ve mimarlardan iyice kopmasını sağlamak
    Tüm bunlardan sonra iktidarların bile toplumda bir kurtarıcı, akıl sahibi kimliği ile çıkmasını sağlamak.
    Tüm bunların tersi ne olabilirdi? Tek kelime ile katılımcı demokrasi.
    Polis kelimesi rahmetli Şener Özler’den duyduğum bir tanımlamadan geliyor: Şener Özler dış karakol için -kenti savunmanın karakolu olacaktır- diyordu. O cümle bir eski altmışsekizli olarak beni yıllar yılı rahatsız etti. Sonuna kadar desteklediğim savunma kavramı nedeniyle değil, tam tersine içerdiği jandarma/polis kavramıyla rahatsız etmişti.
    Şimdi kenti savunma üzerine Türkiye’de neredeyse resmileşmeye başlayan bir ideoloji var. Bu ideolojinin modern dünyada özellikle de batı ülkelerinde yerinin olmadığı da kesin, ayrıca korumacı da değil. Çünkü sonuç olarak “hiçbirşey yapılmasını” savunuyor. Kentler de tüm canlılar gibi hiçbir şey yapılmadığı zaman yaşlanmaları, çökmeleri, bozulmaları önlenmez tam tersine hızlanır. Çünkü amaç olarak söyleminin derinliklerinde gelişmeye “kalkınmaya” karşı olma var. Gelişmeden, güzelleşmeden rahatsız oluyorlar. Açın bakın onca çalışması arasında Mimarlar Odasına; şu an dışına atılmış muhalif gurubun getirdiği “uluslar mimarlık ödülleri” dışında tek bir olumluyu övme girişimi var mı? (birde bizim oğlanlar dışında)
    Mimarlar Odası yönetiminin bu koşullarda ve yukarıdaki nedenlerle panzerlerin önüne atılacaklarını hiç zannetmiyorum. Onların daha ziyade panzerlerin içinde olduklarını düşünüyorum.
    Saygı ve sevgiyle.

  3. sayın izmirli,
    sanki demokrasinin beşiğinde yaşıyorsun.Etrafına şöylebir bak.
    herkes çokmu dürüst.odacılar diyorsun .seçilmiş olsalar idi mim hareketindekiler de odacı olmayacakmıydı?
    ülkekoşlları ortada iken demokrasiden bahsetmek,özgürlüklerden bahsetmek ,odanın polislerinden bahsetmek sadece yazaktan öteye geçmiyorBiz buları konuşurken bilmemkaçtane daha önceleri olduğu olduğu gibi eğitim eşitsizliği yaratan özel ve vakıf üniversitelerinin sayılarının arttığını,tarikat ve din ağırlıklı okulların iktidar desteğiyle çoğaldığını 23 nisan ve 19 mayısta altarnatif gösterilerin çoğaldığını ve sayılarının çokça arttığını göreceğiz.
    hala odacı mimdapcı,mim ci. herşeyin bir kenara bırakıp yok gece yarısı mesajları,yok polisler. nedir amaç.
    paylaşamadığımız nedir.neden oda yönetimine talipolunur.
    demokratik olmayan ,herşeyin iktidarın desteğiyle daha da kötüye gittiği bir ortamda mimarlar odasının( ki herkes istesede istemesede üyesi) dahada aktif,daha özveriliçalışmasına yardımcı olması gerekiyor.Bu bu ortamdan faydalanmakisteyen rant çevrelerinin aç mimarlar adına toplumdan ve binlerce mimardan kendini soyutlayarak mimarlar odası kimliğini ,şu anki yönetimini karalayarak propaganda yapmaktır.demokrasiye inananlar ayrı dernekkurmazlar,demokrasiye inananlar öyle veya böyle demokratikkurallarınıda uygular.ben mim gurubunun da yarın mimarlar odası yönetimine geldiğinde kendilerini panzerlerin önüne atacağına inanmıyorum.

  4. Sadece meydanlar değil, sendikalar, meslek odaları da topluluklarına kapalı…
    Geçen genel kurul sürecinde Mimarlar Odasının kemikleşmiş yönetimi bırakın odanın yönetimini devretmeyi yönetime karşı ekipten hiçkimseyi almamak için her türlü yola başvurdu.
    Bu ekibi destekleyenler “temsiliyetin önemli olmadığını, önemli olanın siyasi duruş” olduğunu söylediler ve şu sıralar kelle sayısı çoğunluğunu elinde tutan AKPARTİ ile özdeşleştiler.
    Sonuçta İstanbul’da tam sekizyüz oy alan MİM hareketi -ki bundan önceki seçimlerde şu anki iktidar bundan çok daha az oy almıştı- hiçbir şekilde kendisini oda yönetiminde temsil edemedi.
    Oda da sonuçta bir meydandır. Odanın da polisleri vardır ve geceyarası mesajlarıyla her türlü oyunu seçimleri kazanmak için oynarlar. Temsiliyet, demokrasi umurlarında bile değildir.
    Bu adamlara bile söz hakkı tanıyan MİMDAP’ın benim için de demokrasi ile bağdaşan apayrı bir yeri var.
    Odacılardan ricam artık demokrasi filan demesinler. Demokrasi yerine, yalanların saltanatı diyebilirler daha gerçekçi olur.
    Meydanlara gelince bu ortamda meydanlar mı dediniz efendim?
    Polis her yerde sadece meydanlarda elinde gazla beklemiyor.

    Nasıl olduysa meclisten geçen ve

  5. Meydanları halkına kapalı bir ülkenin bağımsızlık türkülerinin sesi kısılmış demektir. Kendi halkına ve işçisine kapanan meydanlar nasıl bir kamu fikrinin ve yönetim anlayışına uygun düşer?

  6. Seçimlerden bu yana Mimdap’ı izliyorum. Bizim ülke için gerçekten çok ileri bir yayın anlayışı var. Tüm görüşler Mimdap’ın savunduklarına aykırı bile olsalar burada açıkca ve sansürsüz tartışma olanağı buluyorlar.
    Halbuki ülkemizde kendisini en demokratik zannedenler bile henüz bu aşamadan çok uzaktalar. Bu nasıl oluyor? İsimlerinden demokratikliği eksik etmeyenler sansürcü kesilirlerken bir mimarlık sitesi her kesime söz hakkı tanıyabiliyor?
    Belki de bu gerçeklerin tek bir yerde olmadığını peşinen bilmenin getirdiği bir rahatlık ve gerçeklere duyulan saygının bir gerekliliği. Gerçekleri işimize gelmeseler bile aramak, onlara göre davranışlarımızı düzeltmek bence çok önemli.
    Sırf bu nedenle bile (ki yayın olarak gerçekten bazen ülkemizin haketmediği kadar nitelikli olduğunu düşünüyorum) hem kutlanmayı hakediyor hemde çok önemli.
    Bu yazdıklarım Arkitera için de geçerli. Onlarda çok fedakarca çalışıyorlar ve söz hakkının, vicdan ve ifade özgürlüğünün önemini biliyorlar ve ortacağı henüz yaşayan bir toplumda bunu nitelikli bir şekilde sunuyorlar.
    Hepinize çok teşekkürler iyi ki varsınız.
    Yoksa naftalinli köhnemiş çevrelerle ne yapardık?

  7. kent meydanları ne zaman tam manasıyla özgür kalacak işte o zaman demokrasi bu ülkeye gelmiş olacaktır.

  8. mimdap bu yıl 1 Mayıs öncesi dünya meydanları bağlamındaki İstanbul 1 Mayıs Meydanı, yani Taksim Meydanı ile ilgili yaptığı son derece hatırlatıcı yayın çok iyiydi. Ben kentle ve mimarlık-planlama medyası ve sayfaları yapanların- uğraşanların gerçekten de “hatırladıklarını” görünce sevindim doğrusu. Bir yerden başlamak lazım mış demek ki.

  9. Sene 1996 Dış Karakol’u geri almışız. Taksimdeki zorunlu ikametimizden Dış Karakol’a geri dönmüşüz. O dönemin dar çevresi Taksim’in kapatılmasını istiyor. Savları Taksim’in pahallıya malolması, ekonomi yapma zorunluluğu.
    Gerçek gerekçeleri ise Odadaki sol kesimin Taksimdeki lokalde toplanmaları ve yönetim için potansiyel bir tehlike oluşturma ihtimalleri. Toplantı yapılan alanın bir tehdide zemin oluşturabileceğini bu nedenle de “kapatilabilmek” istenebileceğini ilk kez o dönem görmüştüm. Sonuçta şimdi merkez yönetiminde bulunan Necip Mutlu ve odamızın unutulmaz mali yöneticisi Şener Macit’in gayretleriyle (kapatılmayı önlemek için o dönem gelirleri ikiye bölmüş masrafları da ikiyle çarpmıştık Taksim yine de karlı çıkmıştı) kapatmayı önleyebildik. Daha sonra bugünkü yönetim Taksim’i kapatılmaktan beter etti ama en azından bir kaç yıl daha Taksim mimarların adresi olmaya devam etti.
    İstanbul Belediyesinde Dalan’ın devrilmesinden sonra danışmanlık yapmamı istemişlerdi. O tarihte bir çalışma aksları taslağı geliştirmiş yeni seçilen yönetime vermiştim. Önerdiğim çalışma akslarından birisi Beyezıt, Eminönü, Karaköy ve Taksim meydanlarının ayrıca her ilçede en az bir meydanın miting ve toplantılara uygun olacak, topluma açılacak şekilde düzenlenmesiydi. Önerimi çok politika dışı bulmuşlardı. Yıllar geçtikçe bu ifade özgürlüğünün bir parçası olan toplanma özgürlüğünün hem ne kadar önemli hem de bizim ülkenin kasaba politikacıları için ne kadar korkutucu olduğunu gördüm. Muhtemelen her durumda kendi açılarından haklılardı.
    Ne korku, ne endişe nede sonuçları İstanbul’u güzelleştirmiyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir