Kent ile sanat arasındaki uçurum

7 Dakika Okuma Süresi

KORHAN GÜMÜŞ – İstanbul 2010 Kentsel Uygulamalar Direktörü / Radikal

2010’da kent ve sanat gündemleri arasında oluşan uçurum nasıl kapatılır, sanat ve kent gündemlerinin buluşması nasıl sağlanır? Kurumlarda yeni yönetim modelleri nasıl kurulur? Önümüzdeki sürecin en önemli soruları bunlar.

kent-sanat.jpeg

“Bu neyin didişmesi?” başlıklı yazısında Cem Erciyes, “2010’u daha çok geleneksel mirasa yönelik bir kalkındırma projesi olarak gören anlayışla, kültür endüstrisine yönelik bir destek olarak gören anlayış arasındaki işbirliği raydan çıktı” diyordu. Erciyes’in tespitine göre “2010 Ajansı’nda yaşanan sorunlar, kültür endüstrisiyle yani iş dünyasıyla hükümet arasındaki bir çatışma”dan kaynaklanıyor. Bir tarafta mimarlık, restorasyon, inşaat işleri yer alıyor. Diğer tarafta müzik, sinema, tiyatro gibi sanatsal etkinlikler. Hükümet kaynakların daha çok inşaat işlerine ayrılmasını istiyor. Kültür endüstrisi ise etkinliklere daha çok pay ayrılmadığı için rahatsız. Anlaşmazlık işte bundan kaynaklanıyor.Belli ki dışarıdan bakıldığında 2010’da yaşanan sorunlar böyle görülüyor. Hemen söyleyeyim: Eğer sorun bundan kaynaklansaydı, belediyeler ve kültür-sanat ticaretiyle uğraşanlar arasında her gün bir anlaşmazlık yaşanırdı. Oysa değil anlaşmazlık, ticaret erbabının her koşulda duruma uyum gösterdiği söylenebilir. ‘İş dünyası’ kamusal süreçlerin kapalı olmasından istifade etmekte. Bağımlı olan, kraldan çok kralcıdır bizim ülkemizde! Karşı çıkıyorsa birileri, ya evleri başlarına yıkılacak halktır, ya da işyerini kaybedecek esnaf. Sanat erbabımızın örnek mekanının ‘Fransız Sokağı’ olması bu konuda yeterince bir fikir vermiyor mu? Ayıptır söylemesi, olsa olsa birbiriyle didişir ama ayrıcalıklarını terk etmeyi asla göze alamaz. Siyasal patronajla ayrışmak durumunda olanlar varsa, onlar ‘iş dünyası’nın dışında kalanlardır. Sistem onları marjinalleştirip bir kenara iter. Kamu, muhafazakarlığı yani anonim işleri, ‘iş dünyası’ modernliği temsil eder. Ayrışmadan çok paylaşma, hatta anlaşma vardır, taraflar arasında. Bütün bu tespitlere rağmen Erciyes’in başlattığı tartışmanın önemli olduğunu ve başka bir açıdan bakıldığında meselenin özüne dokunduğunu düşünüyorum.

Nasıl oluyor da pek çok sanatçı kendisine sunulan dikensiz gül bahçesinde yaşamak yerine, başka bir iş yapıyor? Nasıl oluyor da zorluklara, tehditlere rağmen bağımsızlığı tercih ediyor? Ve nasıl oluyor da sermaye günümüzde bu “kimseyi temsil etmeyen, yaptıkları anlaşılmayan, çıkarını kollamayan” sanatçıları destekliyor? Bugün yaşanan sorunlar sanatın ne kadar önemli hale geldiğini, topluluklar lehine bir gelişmenin nasıl olabileceğini gösteriyor.

Anlaşmazlık olarak algılanan temelde iki ayrı işleyişe sahip olan siyaset ile sanatın karşılaşması. Günümüzde sanatsal olan artık sanatsal olmayandır, çünkü kamusal alanda sanat teknokratik anonimliği sorgular. İstanbul 2010’un asıl sorunu da bir ‘üçüncü yol’ yaratma sorunu. Sorun bu deneyimin zorluğundan kaynaklanıyor. Bugün bu iki alanı -entelektüel ile siyasalı- ilişkilendirmeden sanatsal bir durum yaratmak mümkün değil. Eğer Avrupa Kültür Başkenti (AKB) projesinde ikili bir yapı oluşmuşsa, yani daha açık söylersek kültürle ilgili bir proje ‘sanat’ ve ‘inşaat’ diye ikiye bölünmüşse, sorun bu ikisi arasında ortaya çıkan anlaşmazlıkta değil, doğrudan bu ayrışmada olmalı. Avrupa Kültür Başkenti Programı sanatı piyasa ilişkilerine terk eden, mimarlığı, restorasyonu ise bir uygulama işi olarak kabul eden ideolojik patronajı sorun eden, dönüştürmeyi amaçlayan bir etkinlik. AKB olan kentlerde kültürün stratejik bir konu olarak disipliner ayrımların ötesine geçmesi, kent işlevlerini kucaklaması hedeflenir. Amaç kentin dönüştürülmesidir. Kentlilerin kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olması, eşitsizliğe karşı mücadele edilmesi, kentin yaratıcılığa açılması için adımlar atılması amaçlanır. İstanbul’un AKB olması için yaklaşık on senedir özveriyle çalışan ve ilgili bütün tarafları bir araya getirerek başvuru dosyasını hazırlayan, Seçici Kurul’un oybirliği ile aldığı kararda altını çizdiği ‘sivil girişim’in amacı da bu.

Kent ve sanat uçurumu
Bugünkü kentsel dönüşüm modeli mekana müdahaleyi yalnızca fiziksel bir konu olarak ele alıyor. AKB programında ise kentleri yaratıcılığa, çoklu ortamlara açan, halkın katılımı ile gerçekleştirilen kentsel iyileştirme çalışmaları bu dar çerçeveyi aşmak için yapılabileceklere örnek oluşturuyor. Kamusal alanların kente yeniden kazandırılması için yapılanlar, birçok açıdan, kültür mirasının korunması, ulaşım, yerleşim alanlarının iyileştirilmesi ve katılım açısından halkın lehine gelişmelerin nasıl olabileceğine örnek oluşturuyor. İstanbul 2010’da da AKM Yenileme Projesi, Yenikapı Theodosius Limanı Projesi, UNESCO Dünya Kültür Mirası Alanı için yapılan çalışmalar, AKB normlarına uygun bir şekilde geliştirilen projeler bu dönüşümün nasıl olacağı hakkında bir fikir veriyor.

Bu süreçte işlevini yitirmiş endüstriyel mekanların kentin kültür altyapısına kazandırılması söz konusu. Kentin Asya yakasını besleyen eski gaz fabrikasının bölgesel gelişmede rol alan bir merkez olması amaçlanıyor. Aynı zamanda uluslararası mimarlık etkinlikleriyle kentin kamusal mekanlarının kültürel kullanımına dikkat çekecek projeler üzerinde çalışılıyor. Yalnızca Yenikapı’da karşılaşılan karmaşık durumun başarılı yönetimi de bu dönüşüme yol açabilir. Bu projeler ayrı ayrı kuruluşların optiği ile değil, kentin çoklu dinamikleri ile ilişkili bir yönetim modeli içinde geliştirilebilir. İstanbul 2010 bu açıdan kuruluşlar, disiplinler arasında koordinasyonu sağlamanın ötesinde projeyi entegre bir yönetim modeline taşıma imkanlarına sahip. 2010 Ajansı mevcut kamusal kuruluşların ilgisini yönetim ve işletme modeline çekmeye çalışıyor. Binaların kamusal bütçelerle yapılmış olmasıyla yetinilmiyor, programlama ve işletme açısından da kurumlaşmış olması amaçlanıyor. Altyapıya ilişkin kalıcı gelişmenin yönetim modelinde gerçekleşmesi hedefleniyor. Eğer AKM gibi simgesel bir örnekte başarı sağlanırsa, bu diğer kamu kültür kuruluşlarına da örnek olabilir.

Şimdi tekrar 2010’a bakalım. Sorun imkan dağıtmak olarak algılanan politikayla özel alana izole edilmiş, piyasa ilişkilerine teslim olmuş sanat arasında değil. Sanatı savunanlarla, her türlü ilişkiyi kendileri için fırsata çevirmeye çalışan iktidar ve piyasa bağımlısı çevreler arasında. 2010’da kaynak aktarmayı ve siyasal patronajı başarı kıstası gören yönetim biçimiyle sanat karşılaştı ve kriz çıktı. Şimdi bütün olanlardan ders çıkarıp yola nasıl ‘daha iyi’ devam edilebilir? 2010’da kent ve sanat gündemleri arasındaki uçurum nasıl kapatılır, iletişim çalışmaları ile sanat ve kent gündemlerinin buluşması nasıl sağlanabilir? Önümüzdeki sürecin en önemli konuları bunlar.

3 Yorum

  1. pınar yılmaz

    sanat ile kent arasında, sanat ile toplum arasında geleneksel biçimde bir uçurum olagelir. öyle olmasa sanat olmaz zaten. herkesi kucaklatyan sanat olmaz mesela. herkesi politikacılar kucaklar ama sadece kendi hizmet ettikleri sınıfa yönelirler. herkes, herşey, kentin karar verme süreci… diyen yeni entellektüel sosyal politika önericileri sanki o makas açılmasın, yok kent ile kültür mesafelenmesin lafları ardında bunun tam tersini yaparlar.
    sanatı çekiştirmemek lazım, popülist sanat olmaz onu kendi söylemlerinize hapsetmeye çalışmayın korhan bey. gereksiz.

  2. zekeriya telçeker

    ya güzel abim kent bizim değil mi sanat da sizin. bırak abim uzaklaşalım yakınlaşalım. yani onu da mı sen söylüceksin. bırak abim karışık kuruşuk konuşmayı sadeleş biraz. sanatı sevelim de tamam. rüzgardan konu çıkarmışsın yine. haydi hayırlı işler.

  3. Yılmaz Ergül

    demek bu son 2010 istifaları kibarca bize birşey söylenmezse biz de konuşmayız gibilerinden açıklamalar bu yüzden…
    “Eğer Avrupa Kültür Başkenti (AKB) projesinde ikili bir yapı oluşmuşsa, yani daha açık söylersek kültürle ilgili bir proje ‘sanat’ ve ‘inşaat’ diye ikiye bölünmüşse,..” demişsiniz korhan bey. sizin hangi tarafta olduğunuz yazınızdan anlaşılmıyor…
    her iki tarafta birden mi yoksa? kazanan tarafta mı?
    herhalde yaşayarak durduğunuz tarafı anlayacağız herzaman olduğu gibi.
    evet bu arada doğru bir temasla söylediğiniz gibi “kent ile kültürün arası giderek açılıyor” epeyce…
    bir de sizin gibi avrupa kültür başkentliğini güzel yurdumuza taşımak için yıllardır can siperane fedakarlıkları gözünü kırpmadan bir çırpıda yapıveren kıymetlerimiz daha iyi bilirler mutlaka (bizlere düşmez şimdi) ama bu kentin, üstelik hem de ‘eşitsizlikleri gideren’ buyurmuşsunuz, işte o ‘kültürle’ sizlerinde içinde olduğunu bir şekliyle “üst kültür” ile sahici hiç bir arakesiti yok zaten.
    gerisi herkes için bu fedakarlığı yapan (teşekkürü bir borç biliriz, ya da teşekkürden öte ne yapmalıyız acaba?) sizler gibi kültür elçilerimizin farz-ı muhayyilesi. siz söyleyip siz öyle farzedip siz bu şehri başkent, kültür abidesi ya da en dipte bir yerde, artık durum “kültür” açısından ne gerektiriyorsa onu yapıyorsunuz. yaptığınız söyleyip söylediklerini yapıyor gibisiniz…
    bunları aradaki mesafe açısından belirtmek istedim, zaten arada uçurum var. üstelik üstelik bu (yine bize düşmez ama) ‘görünen’ uzaklık. siz ‘daha açılmasından’ endişelenmişsiniz, ne büyük hassasiyet…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir