BAĞIŞ ERTEN / Radikal
Ya Katar gibi büyük organizasyonlar yapan, spor kültürü yetersiz bir ülke olacağız ya da İspanya gibi demokratik bir spor kültürünü mayalandıracağız.

Türkiye’nin yüzölçümünün yedide biri kadar bir ülke… Slovenya’nın ancak yarısı, Hollanda’nın ise üçte biri ediyor. Nüfus açısından durum daha da vahim. Estonya’dan biraz kalabalık, Kıbrıs’ın iki katı kadar, Bosna’nın yarısından daha az insan yaşıyor. Demokrasi deseniz hak getire. Tamam, ferah feza yaşıyorlar ama Hamid Bin Halife El Sani ve ailesinin aşiret rejimi bitmek bilmiyor. Doğa deseniz, her taraf çölle kaplı. Yapay denizler, dev binalarla estetik kovalıyorlar. Neresi burası? Katar.Ama ne var? Bolca petrol! Har vurup harman savuracak kadar hem de. Şimdilerde mahdumlardan birinin merakı sayesinde sporun başkenti olmaya niyetliler. Tenisin en büyük turnuvalarına da ev sahipliği yapıyorlar, yüzmenin en büyük yıldızlarını ağırlıyorlar, olimpiyatlara da göz dikiyorlar. İsviçre’ye kayıtlı bir şirket olarak, her zaman önce şirket çıkarlarını koruduğunu gösteren FIFA’nın efendileri sayesinde dünyanın en güzel futbol festivalini de aldılar en son. 2022’ye dek festival olarak kalırsa tabii. Çölün ortasında, bilmem kaç derece sıcakta Dünya Kupası izleyeceğiz yakında. Neden? Çünkü en çok parayı onlar veriyor. Çünkü başta futbol olmak üzere, pek çok sporda parayı veren düdüğü çalıyor.
Futbol, zengin oyuncağı
Bu yeni bir şey değil aslında. Hele de söz konusu olan futbolsa. Premier League, kulüplerin zenginlere peşkeş çekildiği bir pazar oldu bile. Anlı şanlı Barcelona dahi borçlardan çıkmanın yolunu Katarlı bir vakfın vereceği göğüs reklamında buluyor. Güzelim oyun, her geçen gün büyük sermayedarların lüks heveslerine kurban gidiyor. Ve sporun büyük büyük yöneticileri buna göz yumuyor.
Hepimiz biliyoruz, Katar ne spor ülkesi olduğu için, ne gerçekten sporu bir tür toplumsal bütünleşme aracı olarak gördüğü için alıyor bu organizasyonu. Dünyanın en popüler iletişim aracı olan sporu kullanarak uluslararası kamuoyunda saygınlık kazanmak için yapıyor. İnsan faktörüne değil ‘organizasyon’a vurgu yapan bir spor algısı bu. Katarlı çocuklar spor izlesin/yapsın diye değil sporun saflığına, uluslararası kabul görmüşlüğüne, çekiciliğine sığınmak için. Deyim yerindeyse; dostlar alışverişte görsün diye. Revayı hak mı gerçekten?
Oturduğumuz yerden buna öfkelenip duruyoruz ama yaşadığımız topraklarda da durum farklı değil. Dünya Basketbol Şampiyonası yapıyoruz, Türkiye’nin maçı değilse ortalıkta in cin top oynuyor. Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu diyoruz, bütün Avrupa izliyor, biz izlemiyoruz. Hadi 10 yıl önce diye Popov’un Ataköy’de dünya rekoru kırdığı yüzme yarışlarına kimse gelemedi, daha geçen yıl ıssızlığın ortasında yapılan Avrupa Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası’nın utancını nereye gizleyeceğiz? Bir avuç insan izledi muhteşem kulaçları. Kadınlar tenisinin sezon sonundaki en büyük turnuvası olan WTA sezon sonu şampiyonası önümüzdeki sene Katar’dan bize geçecek. Peki o günlerde salonlar hıncahınç dolacak mı? Varsayalım Dünya Kupası’nı aldık. Uruguay-japonya maçına gidecek kadar seviyor muyuz futbolu? Katar kötü tercih, evet. Ama biz de pek iyi değiliz henüz. Tamam, Katar gibi değiliz, ama bir spor ülkesi olmadığımız da aşikâr.
Herkes için spor olanağı
Önümüzde bir yol ayrımı var. Ya Katar’ın yolundan gidip sadece büyük organizasyonlar peşinde koşan ama spor kültürü, sporun toplumsallaşması konusunda yetersiz kalan bir ülke olacağız ya da İspanya gibi bunu topyekûn bir kalkınma, dönüşüm harekâtının bir parçası olarak algılayıp, katılımcı, yaygın, demokratik bir spor kültürünü mayalandıracağız. Ya sadece yarışmacı sporcular yetiştirmeye kafayı takacağız ya da sadece yarışmacı sporcular değil, herkes için spor olanakları yaratacağız.
Teşbihte hata olmaz ama, bu konu bana hangi iktisadi ekolü takip edeceğimiz yönündeki tartışmayı hatırlatıyor biraz. Endonezya gibi otoriter bir kalkınma mı, yoksa Avrupa gibi demokratik bir kalkınma mı? Emek sömürüsünü umursamayan, büyük harfle yazılan ‘Devlet’in çıkarlarını, çokuluslu şirketlerin kârını kendi halkının önünde gören Endonezya mı olacağız? Yoksa insan merkezli, çevreye duyarlı bir toplumsal ekonomiyi mi gözeteceğiz? İşte yukarıda yazdıklarım bu tartışmanın spor versiyonu değil mi?
Velhasıl; soru aynı soru: Katar mı olacağız, İspanya mı? Endonezya mı olacağız, yoksa Avrupa değerlerine sahip çıkan bir ülke mi? Tercihinizi ve bu tercihin getirdiği siyasi konumunuzu iyi belirlemek lazım. Spor deyip geçmeyin, bazen hiç ummadığınız yerde böyle turnusol etkisi yaratabiliyor.


