Kamu yöneticilerinin bilmesi gereken ise; bugün deprem korkusu ile tüm vatandaşlar kendilerini çaresiz hissediyor. Evlerinin dayanıksız olduğunu biliyor ama orada yaşamaya mecburlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tayfun Kahraman – Dr., Silivri 9 No’lu / A-47

 

 

 

 

 

 

 

 

Kahramanmaraş merkezli deprem felaketi ardından yine kentsel dönüşümü konuşuyoruz. Neden dönüşümü gerçekleştiremedik sorusuna herkes kendi cephesinden cevaplar üretiyor. İktidar 21 yıldır sağlayamadığı güvenli kentlerin sorumluluğunu üzerinden atmak için, kentsel dönüşüme karşı çıktılar söylemiyle muhalefeti ve meslek odalarını suçluyor. Vatandaş ise deprem gerçeği karşısında oldukça kaygılı ve iktidarın adil bir dönüşüm önermediğini savunuyor. Kamu otoritesi olarak iktidar uygulamaları ile kendini çaresiz hisseden vatandaşlara, dayanıklı kentlerde yaşamı öncelemektense rant beklentisiyle piyasa merkezli bir çerçeve sunuyor.

Öncelikle şunu ifade etmek gerek; kamu yararına bir kentsel dönüşüm istiyorsak, amacımız dayanıklı bir konut stokuna ulaşmak ise hedefimiz afet odaklı bir dönüşüm olmalı. Bunları çok konuştuk. İktidar 21 yılda depremle yüzleşmekten kaçındı, etrafından dolandı; denetim ve kontrolleri yapmazken; imar afları ile popülist politikalar peşinde koşarken kentsel dönüşümü kendisi için bir gelir kapısına çevirdi. Kentsel dönüşüm bir rant yaratma, kentte mevcut yerleşimlerin yıkılarak kentsel arsalara çevrildiği bir gayrimenkul geliştirme projesi üretme aracı haline geldi. 6306 Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’a baktığımızda hem Kanunun içeriğinden hem de uygulama örneklerinden bunu kolaylıkla görüyoruz. Riskli alan ilan edilen yerlerde vatandaşı kendisine sunulan projeye mecbur bırakan, piyasa aktörlerinin talebini ve inşaat sektörünün ihtiyaçlarını gözeten, Bakanlığın yerel yönetimlerin yetkilerini gasp etmesini kolaylaştıran bir Kanun önümüzde duruyor.

 

 

 

 

 

 

 

İstanbul örneğine bakarsak; bugüne kadar İstanbul’da Kanunun yükümlülüğe girdiği 2012 tarihinden bu yana 1200 ha büyüklüğünde bir alan riskli alan ilan edildi. Bu riskli alanların nerelerde olduğu gösteren haritaları görmek isteyen gözler gördü; bu alanların büyük çoğunluğunu kent merkezinde değer üretme potansiyeli yüksek alanlar olduğu hepimizin malumu. Ayrıca bu alanların bir kısmının boş ya da kamu tesisleri olduğu da bir gerçek. Örneğin Etiler Polis Okulu’nun arazisi neden riskli alan ilan edildi? Ya da İstanbul’un toplam yüzölçümünün 1/6’sının kaplayan Kanal İstanbul güzergâhı neden rezerv alan ilan edildi? Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama bu örneklerden görüldüğü gibi asıl amaç, deprem güvenli yaşam alanları ya da sorun çözmek değil. Asıl amaç Kanun’un Bakanlığa verdiği geniş yetkileri kullanarak, bu alanlarda gayrimenkul geliştirme projeleri yaparak, bu alanlarda yerel yönetimlerin denetimini ortadan kaldırmak. Bu gerçeği bize anlatan çok net bir fotoğraf var elimizde. İstanbul’da tüm riskleri ve afetlerin tehdit ettiği alanları gösteren İstanbul Bütünleşik Risk Haritası ile 6306 sayılı Kanun ile ilan edilen alanların çalışma oranı sadece %10. Bu fotoğrafın da anlattığı gibi iktidarın gerçek hedefi, İstanbul’da ve tüm Türkiye kentlerinde afet önlemleri adı altında kendi ajandasını uygulamaya koymak.

 

 

 

 

 

 

 

İktidarın bu niyetini gördükten sonra afet öncelikli dayanıklı kentler inşa etmek üzere yaşam haklarını savunan kamucu bir dönüşüm reçetesini sunmamız şart. Önümüzdeki tablo ise oldukça büyük ve karmaşık bir sorunu tarif ediyor. TBMM Deprem Komisyonu’nun 2022 tarihli raporuna göre Türkiye’de yaklaşık 10 milyon konut ya da başka amaçlarla yapılmış yapı var ve bunların yalnızca 1/5’i 1999 yılından sonra yapılmış. Ülkemizin %70’inin deprem bölgesi olduğu düşünüldüğünde bu oranlara göre yaklaşık 6 milyon yapıdan oluşan ve müdahale edilmesi gereken devasa bir yapı stoku var karşımızda. Daha detaylı verilere sahip olduğumuz İstanbul örneğine baktığımızda ise toplam 1 milyon 200 bin bina bulunan İstanbul’da 1999 öncesi yapılan 820 bin bina var ve olası İstanbul depreminde bu binaların 90 bininin ağır ve çok ağır, 160 bininin orta hasar alması yani yıkılması ya da kullanılamaz hale gelmesi bekleniyor. Bu stoka müdahale etmek ve potansiyel risk taşıyan yapıları dayanıklı hale getirmek üzere büyük bir kaynak ve uzun bir zaman ihtiyacımız olduğu gerçeği ortaya çıkıyor.

 

 

 

 

 

 

 

Elbette bu tablo karşısında iktidarın yaptığı gibi, afetlerle mücadele ediyoruz diyerek; gerçek fotoğraf ile yüzleşmekten kaçmak, bir sonraki afete kadar göstermelik işler yaparak, temel atma törenleri düzenleyerek, kurdele keserek sorunu görmezden gelmek mümkün. Fakat bu tablo karşısında yapmamız gereken, deprem gerçeği karşısındaki kırılganlığımız ile yüzleşmek ve bu büyük sorunu çözmek üzere tespit ve müdahale planları ile takvimi hazırlamaktır. Bu amaçla tüm ülke için afet dönüşüm modeli ve müdahale planları hazırlanmalı, finansal çözüm önerileri ise yeniden yaratılmalı, sosyal ve çevresel etki değerlendirmeleri ile bütünsel bir program ortaya konmalıdır. Hazırlanan yol haritası ile önceliklendirmeler yapılarak ilk müdahale edilmesi gereken bölgeler ve kentlerde, ilk olarak taramalar ile riskler tespit edilerek ve risk kademelenmesi yapılarak bina bazında müdahale sıralamaları ve aciliyetler belirlenmelidir. Bina bazında yıkılıp yeniden yapılması gerekenler, güçlendirmeye ihtiyaç duyanlar belirlenmeli, yeniden yapılması mümkün olmayan yapılar ve aflar ile kazanılmış hakları olan hasarlı yapılar güçlendirilerek deprem sonrasında kullanılmasa da çökmeyecekleri bir seviyeye gelmeleri sağlanmalıdır. Bu süreç bize eksik donatı alanları nedeniyle sağlıklı kentsel altyapıya sahip olmayan kentlerimizin bu sorunlarını çözmek için de fırsat yaratacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

Ülke genelinde uzun ve meşakkatli bu süreçte yeniden hayata geçecek olan kentlerimizde depreme dayanıklı yerleşimler, yaşam alanları oluşturulurken nitelikli ve sağlıklı sosyal donatı alanları ve altyapı ile yaşanabilir kentler amacına ulaşmamız da mümkün olacaktır. Bunun yanında üst ölçekten alt ölçeğe tüm imar planları revize edilirken yaşam alanları ile birlikte her kentte sektörel ve sosyal hedefler yenilenerek ulaşım olanaklarının da geliştirilmesi sağlanacaktır. Yani dayanıklı kentler ve konutlar hedefi, kentlerimizde kronikleşen problemlerin çözümüne de olanak yaratacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

Kamucu bir dönüşüm hedefi ile çıkılan bu yolda acil müdahale için ilke ve esasları belirlemek, mevzuatı yeniden düzenlemek, 6306 sayılı Kanun’u iptal ederek gereğinde kent özelinde kanun yapmak kaçınılmaz olacaktır. Unutmamak gerekir ki bizim rant odaklı büyük projelere kaynak aktarmaktan önce kamu yararı odaklı bir dönüşüme, afet öncelikli sağlıklı ve dayanıklı kentler kurmaya ihtiyacımız var. Tüm vatandaşlarımızın erişebileceği, ev sahibi ya da kiracı fark etmeksizin ekonomik nedenlerle dayanıksız olduğunu bildiği konutlarını dönüştürebileceği bir sistem kuran kamu idarelerine ihtiyacımız var. Bu anlamda ödeme koşulları sınırlı olanlara faizsiz uzun dönemli kredi imkânları sunan, ödeme gücü olmayanlara hibe sağlayan bir finans modeli oluşturmamız gerekiyor. Amacımız eğer kamu yararı için çalışmak ise bu kaynakları bulmak hiç zor olmayacaktır. Bu sadece kaynakların kullanımına ilişkin bir tercih meselesidir. Kiracılar için ise üretilecek bu konutlar kamu elinde tutularak sosyal konut olarak kiraya verilmeli, hem mevcuttaki spekülatif kira artışları önlenmeli hem de ihtiyaç sahiplerine yönelik bir konut stoku yaratılmalıdır. Böylece sağlıklı ve dayanıklı konuta erişim ve yaşam hakkı her vatandaş için güvence altına alınmalıdır.

 

 

 

 

 

 

 

Tabii ki kamu yararına dönüşüm için bu hedeflerin kararlı bir şekilde ısrarla takipçisi olmalıyız. İktidarın her geçen gün aşındırdığı fakat Kahramanmaraş depremi ile beraber yeniden hatırlayıp örgütlendiğimiz dayanışmacı kamusallığı ve acil işbirliğini dönüşüm alanında da kurmalıyız. Kamu idaresi yanında toplumsal dayanışmayı örgütleyerek, kamucu bir dönüşüm için seferber olmalı, hep beraber hem denetleyen hem yöneten olmalıyız. Deprem karşısında dayanıksız konutlarda yaşamaya zorunlu bırakılanlar, kendisini çaresiz hissedenler olarak yaşam hakkımıza sahip çıkmalıyız.

 

 

 

 

 

 

 

Kamu yöneticilerinin bilmesi gereken ise; bugün deprem korkusu ile tüm vatandaşlar kendilerini çaresiz hissediyor. Evlerinin dayanıksız olduğunu biliyor ama orada yaşamaya mecburlar. Bu çaresizlik çemberinden çıkmalarını sağlamak gerekiyor. Vatandaş bu konuda kendisini ve ailesinin yaşamını korumak içim kamu otoritesine güvenmek istiyor. Burada güven yaratmak isteniyorsa iktidarın yarattığı ezberi bozmalı ve kamu yararına afet öncelikli bir dönüşümün hayal olmadığını göstermeliyiz.

 

 

 

 

 

 

 

Kamu denince akla hep devlet gelir, aslında vatandaşı, idaresi ve yöneticileri ile kamu biziz. Mevzu bahis ise bizim, hepimizin yaşam hakkı. Bu nedenle kamucu bir dönüşümü başarmalı ve dayanıklı kentler hedefine beraber ulaşmalıyız. Bu hedef için formül basit, kamuyu odağına alan, yaşam hakkını savunan afet odaklı bir dönüşüm: Afet dönüşümü.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak: Birgün

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir